Kâğıdın Arkası
Kalemin ucu deftere değmeden elim havada kaldı. Karaköy servis tünelindeki demir kapının ötesinden gelen ses, adımı Mert Saye’nin yaptığı gibi söylemişti: son heceyi neredeyse yutarak.
Yanımdaki Mert Saye deftere değil, kapının altındaki karanlık çizgiye bakıyordu. Yüzündeki ifade yeterince açıktı. Sesi o da duymuştu.
“Sen miydin?” diye sordum.
“Hayır.”
Kapının öte yanındaki ses, onun cevabını beklemiş gibi konuştu. “Yazdığın şey burada kalır, Nehir Yalın.”
Henüz hiçbir şey yazmamıştım. Kalemi defterden uzaklaştırdım.
Mert Saye, “Neyi yazacağını bilmiyor,” dedi alçak sesle.
“Sen biliyor musun?”
Bakışları bir an kalemin ucuna indi. “Kapıyı açıp açmayacağını.”
Bunu söylemesi beni rahatlatmadı. Aynı kararı ses de tahmin edebilirdi. Üstelik kapının önünde durup deftere eğildiğimizi görmenin bir yolunu bulmuş olabilirdi. Bilmediğim şeyler arasına bir tane daha ekledim: bizi ne kadar zamandır izlediğini.
Kapıdan gelen sese, “Kimsin?” dedim.
Yanıt hemen gelmedi. Ardından Mert Saye’nin sesindeki o hafif pürüzle, “Bunu ona sor,” dedi.
Mert Saye çenesini sıktı. Yüzünü ona çevirmemi ister gibi bir hareket yaptı, sonra vazgeçti. Aramızda defterin açık sayfası duruyordu. Bir an için onu kapatıp Mert Saye’ye uzattığımı, o da aynı anda eğilince söyleyeceklerimi yalnızca onun duyacağı kadar yaklaşabildiğimi düşündüm. Düşünce, ağzıma gelecek ilk sözcükte kesildi. Kardeşimi ararken böyle bir an istemeye hakkım yokmuş gibi utandım. Gözümü kapıya çevirdim.
“Bir şey deneyeceğim,” dedim.
Mert Saye kaşlarını kaldırdı.
“Sen konuşma.”
Kapının öte yanına seslendim. “Mert Saye’nin şimdi ne düşündüğünü söyle.”
Sesin susuşu uzadı. Tünelin tavanından bir damla düştü; yere çarptığını ikimiz de duyduk.
“Beni sınama,” dedi ses sonunda.
“Demek bilmiyorsun.”
“Bildiklerim seni memnun etmeyecek.”
Elimdeki kalemle söyleyebileceği her şeye karşılık hazırlamak istedim. Bunun yerine kalemi kapağına geçirdim. Kapıyı açma kararını, kardeşimin yerini gerçekten öğrenebileceğim bir ana kadar erteledim. Karşımdaki ses bana bir neden sunmadan bunu yapmayacaktım.
Mert Saye açık defterini kapattı. “İstersen buradan uzaklaşırız.”
“Sen de gelir misin?”
“Evet.”
Yanıtı çabuktu. Yine de gözlerinde bir tereddüt aradım; kapının başından ayrılmasının bir bedeli olup olmadığını bilmiyordum. Gece bittiğinde beni unutabileceğini ise biliyordum. Bu yüzden, yanında kalmasını istemekle onun sözünü tutmasını istemek arasındaki farkı kendime açıklayamadım.
“Henüz gitmeyeceğim,” dedim. “Önce o kâğıda yeniden bakacağım.”
Kapının altından gelen parçayı haritamın eksik sağ alt köşesine yerleştirdim. Kenarları yine birbirini tuttu. Fakat kâğıdı kaldırırken başparmağım arka yüzündeki kabartıya takıldı. Parçayı çevirdim. Mürekkep yoktu; birisi başka bir sayfaya bastırarak yazmış, iz alttaki kâğıda geçmişti.
Mert Saye yaklaşmadı. “Okunuyor mu?”
Kapıya doğru durup haritamı parçanın altına koydum. Kalemin yanıyla kabartının üzerinden hafifçe geçince harflerin kenarları koyulaştı.
*Mert Saye kapıyı kapattı.*
Nefesim boğazımda kaldı. El yazısı kardeşiminkine benziyordu. Özellikle “kapı” sözcüğündeki uzun çizgiye. Ama karanlıkta, görmekten korktuğum bir şeyi tanıdık bir yazıya dönüştürüyor da olabilirdim.
Kâğıdı Mert Saye’ye uzattım. “Oku.”
Önce bana baktı. Yazıyı gördüğüm anda ona sırtımı döneceğimden kuşkulanmış gibiydi. Kâğıdı elimden aldı; parmaklarımız değmedi.
Cümleyi okurken dudakları kıpırdamadı. Sonra gözlerini kaldırdı.
“Hatırlamıyorum,” dedi.
“Kapıyı hiç kapatmadığını da mı?”
“Bunu söyleyemem.”
Öfkelensem daha kolay olacaktı. Bana kendini savunacak tek bir kesin söz vermiyordu. Kardeşimin haritasındaki kâğıt, onun adını taşıyordu; karşımdaki adam ise inkâr edebileceği bir şeyi bile inkâr etmiyordu.
“Bana zarar vermeyeceğine söz verdin,” dedim.
“Verdim.”
“Kardeşime ne olduğunu bilmeden o söze nasıl güveneceğim?”
Elindeki kâğıdı hemen geri verdi. “Güvenmeni isteyemem. Ama sen karar verene kadar kapıyı açmayacağım.”
“Sen açmayacaksın,” diye düzelttim. “Benim kararımı da benim yerime vermeyeceksin.”
“Vermeyeceğim.”
Kapının ardından kısa, kuru bir gülüş duyuldu. Mert Saye’nin gülüşüne benzemiyordu. İkimiz de sese döndük.
“Hanginiz kapattığımı gördü?” diye sordum.
Bu kez kapının öte yanında bir sürtünme oldu. Metalin hemen dibinde birinin yer değiştirdiğini düşündüm. Eşiğe bakarken Mert Saye yanımda durdu; geçmemi engellemedi, geri çekilmem için de işaret vermedi.
Ses daha yakından geldi. “Kâğıdın devamını okumadın.”
Parçayı kaldırıp iki yüzüne de baktım. Başka iz yoktu. “Devamı nerede?”
Kapının altında ince, açık renkli bir kenar belirdi. Az önceki parçadan daha büyük bir kâğıt, içeriden ağır ağır itiliyordu. Üzerinde yazı olup olmadığını göremiyordum.
Mert Saye, “Almadan önce—” dedi ve sustu.
“Ne?”
Bakışları uzattığım elimdeydi. Söyleyeceği şeyi bekledim. O sırada kâğıdın üzerine bir gölge düştü; kapının öte yanında biri, tam karşıma gelmişti.
Mert Saye son cümlesini bitirmedi. Kapının altındaki kâğıt da ilerlemedi. Son sözü öte yandaki ses söyledi:
“Önce ona sor, Nehir Yalın. Kardeşini en son hangi tarafta gördü?”