İçeriğe geç

Boğaz'ın Altındaki Şehir

Bölüm 3 · 3 dk okuma

Boğaz'ın Altındaki Şehir

Bölüm 3

İkinci Ses

Elimi demir kapıdan çektim; son vuruşun titreşimi Karaköy servis tünelindeki paslı menteşede hâlâ sürüyordu. Mert Saye, açık tuttuğu deftere bakmadan, “Karşılık vereceksen önce ne söyleyeceğini düşün,” dedi.

“Vurarak cevap vermeyeceğim.”

Başını çevirdi. Beni durdurmadı; bu kez karşımdaki sesin peşinden gitmemi de istemiyordu. Aramızda kararımı bana bırakacak kadar yer vardı. Yine de kapıya ondan daha yakın duran bendim.

“Orada kim var?” diye sordum.

Öte yandan ses gelmedi. Islak sokağı demirin arkasında görebildiğim anın üzerinden çok geçmemişti; şimdi kapının altından sızan su bile durmuştu. Eğilirsem aralıktan bir şey seçebilir miyim diye düşündüm, ama Mert Saye’nin defteri kapatırken çıkardığı ses beni yerimde tuttu.

“Adımı söylemesini bekleme,” dedim. “Ritmi bilen biri adımı da öğrenmiş olabilir.”

“Ne duymak istiyorsun?”

Kardeşimin yalnızca ikimizin bildiği bir cevabı vermesini. Sesini duymayı. Kapıyı açıp hiçbir şey sormamayı. Bu isteklerin hangisinin daha tehlikeli olduğunu ayıramadım.

“Bana bir şey göstersin,” dedim.

Mert Saye’nin bakışları kapının altına kaydı. “Buradan mı?”

“Bilmiyorum.” Demire doğru, sesim ulaşsın diye bir adım attım. “Beni duyuyorsan, elinde bana ait bir şey olduğunu göster.”

Son kelime ağzımdan çıkar çıkmaz içim daraldı. Harita çantamdaydı. Kardeşimin bıraktığı son şeyi benden başka kimin gördüğünü bilmiyordum; kapının öte yanındaki kişi, bunu görmüş olan tek yabancı bile olabilirdi.

Bir sürtünme duyuldu. Kapının altındaki dar aralıktan, suyun taşıyamayacağı kadar ağır, buruşturulmuş bir kâğıt parçası itildi. Demire takıldı; öte taraftan birinin tırnağıyla dürtmesi üzerine önüme düştü.

Mert Saye hamle yapmadı. Ben de hemen eğilmedim.

“Sen bak,” dedim.

“Bana ait değil.”

“Benim olup olmadığını da bilmiyoruz.”

“Öyleyse birlikte bakarız.”

Yanımda çömeldi, ama kâğıda uzanmadı. Onun parmaklarıyla benimkiler arasında bir karış mesafe vardı. Bir an için, uzanırken yanlışlıkla eline değdiğimi ve onun çekilmediğini düşündüm. Gözümün önünden geçen küçücük görüntüye öfkelendim. Kardeşimi aradığım kapının dibinde neyi düşünecek hâlde olduğumu bilmek istemiyordum. Elimi dizime bastırıp bekledim.

Mert Saye, sesindeki değişimi gizlemeye çalışarak, “Nehir Yalın?” dedi.

“İyiyim.”

İnanmadığını gözlerinden gördüm. Üstelemedi. Kâğıdı ben aldım.

Üstünde bir çizim yoktu. Yalnızca koparılırken sivrilmiş iki köşe ve ortasına işlemiş soluk mavi bir leke vardı. Çantamın fermuarını açıp haritayı çıkardım. Mert Saye defteri cebine koydu; gözlerini haritadan kaçırması için bir sebebi yoktu, yine de ben onu yere açana kadar bekledi.

Kâğıdın sağ alt köşesinde eksik bir yer vardı. Bulduğumuz parçayı oraya yaklaştırdım. İki yırtık kusursuzca birleşti. Mavi leke de haritadaki silik izin devamıydı.

“Kardeşimin haritasından,” dedim.

“Evet.”

Bu kadar çabuk onaylamasına baktım. “Bunu daha önce gördün mü?”

“Hayır. Az önce seninle aynı şeyi gördüm.”

Sözünü ölçüp biçmemişti. Defterini bunun için taşıdığını biliyordum; hatırlamadığı bir şeyi hatırlıyormuş gibi yapmamak için. Yine de içimdeki kuşku, o dürüst cümleyi hemen kabul etmedi.

“Bu parça nasıl onun eline geçti?”

Mert Saye kapıya baktı. “Bilmiyorum. Kapıyı açıp sorabileceğini de söylemeyeceğim.”

“Beni korumaya çalışırken cevapları benden saklama.”

“Cevabım yok.” Bir an durdu. “Kapıyı açarsan seni durdurmam. Ama gördüğüm tehlikeyi söylemeden de seyretmem.”

Sözünün ağırlığı, verdiği sözü ilk duyduğumdakinden farklıydı. Bana zarar vermemek için kararımı elimden almayacaktı. Bunun bedelini kendisi de biliyor gibiydi.

Parçayı çevirdim. Arkasında ince bir kurşunkalem izi vardı; bir yazı değil, birbirine koşut iki kısa çizgi. Haritaya doğru tuttuğumda çizgiler herhangi bir yola bağlanmadı. Önceden orada olup olmadıklarını bilmiyordum. Daha yakından incelemek için parçayı cebime koydum, haritayı da çantama geri yerleştirdim.

“Defterini verir misin?” dedim.

Mert Saye kaşlarını kaldırdı. “Ne yazacaksın?”

“Yarın hangisini hatırlamayacağını bilemiyorum. Benim kararımı hatırlamanı istiyorum.”

Defteri açıp bana uzattı. Parmaklarımız birbirine değmeden küçük kitabı aldım. Boş bir sayfaya tarih attım; ardından, *Kapıdaki kâğıdı ben aldım. Kapıyı henüz açmadım. Bunu benim yerime kimse kararlaştırmadı,* yazdım.

“Son cümle fazla mı sert?” diye sordum.

“Hayır.” Sesi alçaldı. “Doğru.”

Defteri geri vermek için kaldırdım. Almadı.

“Bir şey daha yaz,” dedi.

“Ne?”

“Burada yalnız değildin.”

Kalemi sayfanın üstünde tuttum. O cümleyi yazarsam, yarın bana inanmayacak birine değil, bugün yanımda duran adama da bırakmış olacaktım. Başımı kaldırdığımda bakışlarını kaçırmadı. Kapıyla aramızdaki mesafe değişmemişti; birbirimize daha yakın olduğumuzu yine de inkâr edemedim.

Kalemin ucunu kâğıda değdirdim.

Tam o sırada kapının öte yanından Mert Saye’nin sesi geldi:

“Onu yazma, Nehir Yalın.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.