İçeriğe geç

Boğaz'ın Altındaki Şehir

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Boğaz'ın Altındaki Şehir

Bölüm 2

Kilit Dili

Kilit Dili

Karaköy servis tünelindeki açık kapının önünde haritayı biraz indirdim. Kardeşimin çizgilerinin arasına yerleşen cümle hâlâ oradaydı: Kapıyı kapat. Mert Saye de yazıyı görmüştü. Benden önce kapıya uzanmadı.

Demir kanadın altından ince bir su çizgisi geçiyor, rayların arasından bize doğru akıyordu. Sarı yağmurluklu kişi sokağın sonunda durmuştu; başı kalkıktı ama yüzünü seçemiyordum.

“Sen de gördün,” dedim.

“Evet.”

“Öyleyse neden bekliyorsun?”

“Haritayı taşıyan sen olduğun için.”

Bunun bir cevap olmasını istemedim. Kardeşimi bulmak için taşıdığım şeye güvenmeye çalışıyordum; şimdi aynı şey önümdeki tek yolu kapatmamı istiyordu. Haritayı katladım. Kâğıdın sesi tünelde gereğinden yüksek çıktı.

Sarı yağmurluklu kişi bir adım attı. Bize doğru değil, yana. Kapının dar açıklığından görebildiğim sokağın dışına çıkmaya çalışıyor gibiydi.

“Belki de ondan kaçıyor,” dedim.

Mert Saye bakışını kişiden ayırmadan, “Kimden?” diye sordu.

Bilmiyordum. Açıklığın ötesindeki suda, yağmurluğun sarı yansımasından başka bir karaltı belirdi. Sokakta ona karşılık gelen birini göremiyordum. Gözlerimi kırpınca karaltı kayboldu; sarı yağmurluklu kişi ise olduğu yerde kaldı.

“Mert Saye, orada başka biri var mı?”

“Ben göremiyorum.”

Sesi sakindi, fakat kapının açık duran kanadı hafifçe oynayınca çenesi gerildi. Rüzgâr hissetmemiştim. Sokağın üzerindeki su kıpırdamıyor, yalnızca eşiğin altındaki çizgi akıyordu.

Demir kanadı itsem kapanırdı. Sonra ne olacağını bilmiyordum. Kardeşim o sokaktaysa onu geride bırakmış olacaktım. Sarı yağmurluklu kişi kardeşimse, daha yüzünü görmeden aramıza kapı koyacaktım.

“Kapatınca yeniden açabilir miyiz?” diye sordum.

“Bunu bilmiyorum.”

İlk kez hemen bir karşılık vermemesi içimi rahatlattı. Bana güven vermek için bilmediği bir şeyi uydurmuyordu. Yine de kapıya bakarken ellerini iki yanında kapalı tutması, kendini güçlükle durdurduğu izlenimini verdi.

“Bana zarar vermeyeceğine söz verdin,” dedim.

“Sözüm geçerli.”

“Onu kapının öte yanında bırakırsam?”

Mert Saye nihayet yüzüme döndü. Bakışlarımız kilitlendiğinde sorumun ne kadar haksız olduğunu anladım: Yağmurluğun içindeki kişinin kim olduğunu o da bilmiyordu. Yine de soruyu geri almadım. Orada kardeşim olma ihtimali varken kibar davranacak hâlim yoktu.

“Kararı senin yerine verirsem,” dedi, “sana verdiğim sözün bir anlamı kalmaz.”

Bir an için kapının kapandığını, Mert Saye’nin de yanıma gelip alnını benimkine dayadığını düşündüm. Yalnızca bir an: sesini duymadan soluklanabileceğim kadar yakın duruyordu zihnimde. Gerçekte aramızda demir kanadın genişliği kadar mesafe vardı. Düşünceyi kovunca yüzüm ısındı. Haritayı çantama koyup ondan yarım adım uzaklaştım. Kardeşimin nerede olduğunu bilmezken aklımın böyle bir yere gitmesine öfkelendim.

Sokaktan bir ses geldi. Sarı yağmurluklu kişi kolunu kaldırmıştı. Bizi mi çağırıyordu, yoksa yaklaşmamamızı mı söylüyordu, anlayamadım. Mert Saye de elin hareketini izledi.

“Bir şey söyle,” dedim. “Geçidi gözetiyorsun.”

“Yağmurluğun içindekini tanımıyorum.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Bu kapıdan geçmesine izin verirsek nereye gideceğini de bilmiyorum.”

Sarı kol bu kez kapının ardındaki sokağı işaret etti. Bakışımı çevirdim. Az önce yansımasını gördüğüm karaltı, rayların üzerinde değildi; suyun içinde, kişinin ayaklarının dibinde duruyordu. Yüzeye daha yakından bakmak için eğildim. O sırada eşiğin altından gelen su ayakkabımın ucuna değdi.

Geri çekildim. Su da benimle birlikte bir karış ilerledi.

“Mert Saye.”

“Gördüm.”

Artık beklersem neyi öğrenebileceğimi bilmiyordum. Kapıyı iki elimle ittim. Demir kanat ağırdı. İlk birkaç santimde sarı yağmurluğun yüzü açıklıktan çıktı; sonrasında yalnızca kaldırdığı eli görebildim. Elin parmakları kapanıp açıldı. Bir işaret miydi, yardım isteği mi, kapıyı kapatmama itiraz mı, ayırt edemedim.

Mert Saye yanıma geldi, fakat kapıyı tutmadı. Yardım isteyip istemediğimi beklediğini anlayınca başımı salladım. Bu işi kendim bitirmem gerekiyordu.

Kanat yerine oturmaya yaklaşırken eşikten akan su hızlandı. Omzumun bütün ağırlığını demire verdim. Metal çerçeveye çarptı. Ses tünel boyunca uzandı; ardından suyun sesi kesildi. Kapı kapanmıştı.

Avuçlarımı demirden ayırdım. Kollarım titriyordu.

“Kardeşim içerideyse…” Cümleyi tamamlayamadım.

“Bilmiyoruz,” dedi Mert Saye.

Bu söz canımı acıttı. Yine de doğruydu. Çantamdaki harita bana bir karar verdirmişti; karşılığında kardeşimden tek bir iz göstermemişti.

“Az önce söylediklerini yarın da hatırlayacak mısın?” diye sordum. Sorunun nereden çıktığını ben de bilmiyordum. Belki kapının önünde verdiği sözün, kapanan kapı kadar sağlam olmasını istiyordum.

Mert Saye ceketinin iç cebinden küçük, yıpranmış bir defter çıkardı. Kapağına baktı, açmadı.

“Bu tarafta geceyi geçirirsem sabah hatırlamam,” dedi. “Burada yaşadıklarımı, konuştuğum insanları. Deftere yazdıklarım kalıyor.”

Kapanmış kapı birden aramızdaki tek tehlike olmaktan çıktı. Sözünü yarın yeniden okuyabileceği bir yere yazmadıysa, ona nasıl güvenecektim? Bunu sormak istedim. Mert Saye defteri açıp boş bir sayfa buldu, kalemi bana uzattı.

“Ne yazmamı istiyorsun?”

Kalemi almadım. Kapının öte yanından üç hafif vuruş duyuldu. İkisi art arda geldi; üçüncüsü için kısa bir süre beklendi. Mert Saye defteri indirdi.

Bu ritmi biliyordum. Kardeşimle küçükken, ayrı odalarda kaldığımız geceler duvarlara böyle vururduk.

Elimi kapıya götürdüm. Aynı karşılığı verirsem kapının öte yanındaki kişi onu duyacaktı. Parmaklarım demire bir soluk mesafede dururken, içeriden bir vuruş daha geldi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.