Karaköy’deki kapalı servis tünelinin zincirine penseyi geçirdiğim anda demir kapının öte yanından üç kez vuruldu.
Elim havada kaldı. Tünelin sonunda, duvara gömülü eski istasyon saatinin kırmızı saniye ibresi yerinden kıpırdamıyordu. Telefonum 23.59’u gösteriyordu; buraya geleli on bir dakikaydı.
Kapıya yeniden vurulmadı.
Penseyi sıktım. Zincirin bir halkası kopup ayaklarımın dibine düştü. Kardeşimin çantamda sakladığım haritasında bu kapı yoktu. Onun yerine, tam burada başlayıp Boğaz’ın altına uzanan bir sokak çizilmişti. Çizginin başına koyduğu küçük çarpıyı dün geceye kadar boş bir kâğıt sanmıştım. Bu akşam mürekkep kendi kendine belirmişti.
“İçeriden çıkmak isteyen biri yok,” dedi arkamdaki ses. “Kapıyı kapalı tutmaya çalışıyorlar.”
Döndüm. Tünelin girişinde bir adam duruyordu. Elinde anahtar yoktu, üniforma giymiyordu. Geçidi kesmiyor, yalnızca benim çekilmemi bekliyordu. Ben çekilmeyince bakışını kopmuş zincire indirdi.
“Kim onlar?” diye sordum.
“Henüz bilmiyorsun.”
Bu, soruma cevap değildi. Penseyi çantama attım ama kapıdan uzaklaşmadım.
“Sen biliyorsan söyle.”
“Önce haritayı kapat.”
Çantamın ağzı aralıktı. Kâğıdın bir köşesi görünüyordu; üzerindeki tek işaret de küçük çarpıydı. Adamın oradan ne gördüğünü anlamaya çalışırken kapının altından ince bir su çizgisi ilerledi. Ayakkabımın ucuna ulaşmadan durdu. Sanki biri öte yandan musluğu kapatmıştı.
“Haritayı nereden biliyorsun?”
“Oraya çıkan herkesin elinde başka bir şey oluyor.” Bir adım yaklaştı; aramızda yine de birkaç metre vardı. “Seninki kâğıt.”
İstasyon saati tık etti. İbre bir saniye ilerledi.
On bir gündür kardeşimden haber almaya çalışıyordum. Onun çizdiği son haritayı gösterdiğim herkes bana bilmediğini söylemişti. Karşımdaki adam ise kâğıdı görür görmez ne işe yaradığını anlamıştı. Kaçmam için iyi bir sebepti. İlk kez bir cevap bulabileceğimi düşünmem için de.
“Adın ne?” dedim.
“Mert Saye.”
“Burada ne yapıyorsun, Mert Saye?”
“Geçidi gözetiyorum.”
Gözümü kapıya çevirdim. Eski kilidin bulunduğu yerde anahtar deliği bile yoktu. “Belediye adına mı?”
“Hayır.”
“Öyleyse çekil.”
“Önünde durmuyorum.”
Haklıydı. Yine de kapıya uzanırken onun bakışını üzerimde hissettim. Bir an için, dönüp ona haritayı açtığımı düşündüm. Eğilip kardeşimin çizgisini takip edecek, ilk kez biri bana o çizginin nereye vardığını söyleyecekti. Düşünceyi kestim. Kâğıdı ondan korumak için çantanın fermuarını kapattım; bunu fark etmiş olmalıydı, çünkü artık haritaya değil yüzüme bakıyordu.
“Seni çocuk yerine koymadım,” dedi.
“Öyle konuşuyorsun.”
“Yirmi yaşında olduğunu biliyorum.”
Boynumdaki öğrenci kartına baktım. Adım da yaşım da orada yazmıyordu; doğum tarihim kartın arkasındaydı. Kartı hemen kazak yakamın içine soktum.
“Buna bakmadın.”
“Hayır.”
“O hâlde nereden biliyorsun?”
Cevap vermedi. Saat bir kez daha tık etti.
“Kendini tanıttın ama sorularıma cevap vermiyorsun,” dedim. “Benden ne istiyorsun?”
“Bu kapıyı açarsan gördüklerinin peşinden tek başına gitme.”
Sesinde emir yoktu. Yine de kapalı bir geçidin önünde, yaşımı bilen bir yabancıdan söz almaya niyetim yoktu.
“Kardeşimi arıyorum.”
Mert Saye’nin yüzündeki ifade değişti. Çok kısa sürdü. Adını bilip bilmediğini soramadan kapının altındaki su geri çekildi.
“Ne kadar zamandır?” dedi.
“On bir gün.”
“Haritayı o mu çizdi?”
Çantanın fermuarına baktığımı görünce cevabı beklemeyi bıraktı. “Açma,” dedi. “Şimdi değil.”
Bu kez saatin ibresi art arda üç saniye ilerledi. Kapının arkasından bir tramvay zili duyuldu. Karaköy’deki bu tünel yıllardır kullanılmıyordu; kapının ardında ray bulunmaması gerekiyordu.
“Madem orayı gözetiyorsun,” dedim, “kardeşimi görmüş olabilirsin.”
“Olabilirim.”
Dürüstlüğü beni bir an susturdu. Ardından öfkelendim. “Bu kadar mı söyleyeceksin?”
“Bir adım atarsan daha fazlasını görürsün. Sonra dönmek isteyip istemediğine kendin karar verirsin.” Kapıya baktı. “Ama ben seninle gelirsem beni de dinlemen gerekecek.”
“Bana zarar vermeyeceğine söz ver.”
“Veriyorum.”
“Sözün yeterli mi?”
“Şu anda elimde bundan başka bir şey yok.”
Pensenin kestiği zincir yerdeydi. Kapıyı tutan başka bir şey görünmüyordu. Mert Saye yaklaşmadı. Beklemeyi sürdürmesi kararımı kolaylaştırmadı; yalnızca kapıyı benim açacağımı kesinleştirdi.
Avucumu demire dayayıp ittim.
Kapı, düşündüğümden hafif açıldı. Eşiğin ötesinde raylar, taş cepheli binaların arasına doğru uzanıyordu. Yukarıda gökyüzü yerine karanlık su vardı. İçinden geçen bir vapurun ışıkları sokak boyunca sessizce kaydı.
Nefesimi tuttum. Çantamdaki kâğıt hışırdadı. Fermuarı açıp haritayı çıkardığımda kardeşimin çizdiği sokağın sonuna yeni bir çizgi ekleniyordu. Mürekkep, tuttuğum yerde kâğıdı ıslatmadan ilerledi.
“Bunu sen de görüyor musun?” diye sordum.
Mert Saye yanıma gelmedi. Gözlerini haritadan ayırmadan, “Evet,” dedi.
Çizgi bir yapının önünde durdu. Hemen altında tek kelime belirdi: BURADA.
Tramvay zili ikinci kez çaldı. Rayların sonunda duran kişi başını kaldırdı. Yüzünü seçemiyordum; aramızdaki mesafe çok fazlaydı. Ama üzerinde, kardeşim kaybolduğu gün ödünç alıp geri vermediği sarı yağmurluğum vardı.
Ona seslenmek üzereydim ki haritanın alt kenarında kardeşimin el yazısıyla bir cümle daha oluştu:
Nehir, kapıyı kapat. O beni görmüyor.