Locke, avuçlarının içindeki yüksek frekanslı titreşimi bastırmaya çalışarak kupayı titreyen elleriyle dolaptaki yerine yerleştirmeye çalıştı. Metalin soğukluğu cildine kazınmış gibiydi; göğsündeki o hayali ama yakıcı acı, her nefesinde ciğerlerine batan binlerce iğne gibi hissettiriyordu.
Tam kapağı yavaşça kapatıp geriye doğru bir adım atmıştı ki, arkasındaki ahşap kapının tiz, kasvetli gıcırtısıyla donakaldı.
"Gece yarısı... Odanda olman gerekirdi, Locke."
Ses, odayı dolduran ağır kimyasal kokusunun arasından sıyrılıp gelmişti. Locke hızla arkasına döndü. Babası Eliot Blackhole, eşikte duruyordu. Uzun gölgesi, şöminenin cılız ışığında odaya doğru uzanmıştı. Üzerindeki önlük lekeliydi, gözlerinin altındaki koyu halkalar günlerdir uyumadığını ele veriyordu ama bakışlarında garip, daha önce hiç görmediği diri bir dikkat vardı.
Locke, panikle parmaklarını avucunun içine gizledi. Bacakları titriyordu. "Ben... Ben sadece sesler duydum baba," diye fısıldadı, sesi boğazında düğümlenerek. "Kapı aralıktı."
Eliot, yavaş ve ölçülü adımlarla masaya doğru ilerledi. Oğlunun korku dolu gözlerine bakmadı; bakışları doğrudan Locke’un masaya koyduğu Madraga Kupası’na kaydı. Ardından adımlarını durdurup Locke’un tam karşısında dikildi. Işık yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu.
"Sesler mi?" dedi Eliot, sesi son derece sakin, neredeyse bir ninni kadar yumuşaktı. "Peki... Başka ne duydun? Ya da... Ne gördün Locke?"
Eliot elini yavaşça kaldırıp Locke’un omzuna koydu. Bu bir babanın şefkatli dokunuşu gibi görünüyordu ama elindeki baskı garipti. Bir hastayı muayene eden bir hekimin ya da bir nesneyi inceleyen bir uzmanın soğukluğu vardı o dokunuşta.
"Rüya... Garip bir şey gördüm," dedi Locke. Babasının gözlerinin içine bakmaya çalışarak bir adım geri çekilmek istedi ama Eliot’ın eli omzuna daha da sıkı kenetlendi. "Saray gibi bir yerdi. Bir canavar vardı baba... Devasa, karanlık bir canavar. Ve bir prens... Bir prens öldü."
Eliot’ın göz bebeği hafifçe büyüdü. Nefti yeşili gözlerinde anlık bir şimşek çaktı. Parmakları Locke’un omzunu biraz daha sıktı.
"Prens..." diye mırıldandı Eliot, kendi kendine konuşur gibi. "İçinde bir acı hissettin mi? Bedeninde... Bir tür sarsıntı ya da sıcaklık?"
Locke’un içindeki şüphe bir anda sert bir duvara çarptı. Babası onun korkup korkmadığını sormuyordu. "İyi misin?" demiyordu. Yaşadığı dehşetle ilgilenmiyordu; sadece aldığı hislerle, fiziksel tepkilerle ilgilenmiyordu. Bir sorgunun ortasındaydı ama soruyu soran adam onu koruması gereken kişiydi.
"Neden soruyorsun?" dedi Locke, sesindeki çocuksu saflığın yerini aniden sorgulayıcı bir sertlik alırken. "O kupa ne baba? O odada ne yapıyorsunuz siz? O canavar da neydi?"
Eliot’ın yüzündeki o yapay merhamet maskesi bir anda silindi. Bakışları soğudu, omuzundaki elini yavaşça geri çekti. Bir an için oğluna değil de elindeki bir deney tüpüne bakar gibi baktı.
"Yeter bu kadar," dedi Eliot, kestirip atan buz gibi bir tonla. "Çok fazla hayal kuruyorsun. Bu kadarı zihnin için ağır. Derhal odana git ve uyu Locke. Bu gece burada yaşananlar ya da o kupa hakkında tek bir kelime duymayacağım. Odana."
Locke, babasının gözlerinde aradığı o sığınağı bulamayacağını anlayarak arkasını döndü. Kapıdan çıkarken babasının hâlâ arkasından, ellerine bakarak bir şeyler not aldığını hissetmek sırtını ürpertti.
Sabahın ilk ışıkları, ıslak pencerelerden içeri süzülürken Locke yataktan hiç uyumamış hâlde kalktı.
İç monologu zihninin içinde amansız bir çark gibi dönüyordu. O gördüğüm şey bir rüya olamazdı. O acı... Göğsümden giren o pençenin soğukluğunu hâlâ hissedebiliyorum. O adam... Prens... Ben o adamın gözlerinden baktım dünyaya. Kimdi o? Peki ya babam? Babam o kupanın bana ne yapacağını biliyor muydu? Neden 'bir sıcaklık hissettin mi' diye sordu? Biliyordu. Kahretsin, ne olduğunu biliyordu!
Elini yüzüne götürdü. Parmak uçlarındaki o hafif, görünmez titreme durmuştu ama cildinin altında, kanında akan yabancı bir gücün varlığını hissedebiliyordu.
Giyinip alt kata, yemek salonuna indiğinde adımları duraksadı.
Uzun zamandır ilk kez, masanın başındaki o boş sandalye dolu duruyordu. Eliot Blackhole, tabağındaki ekmeği bölerken diğer çocuklarla konuşuyor, Thomas’a gülümseyerek çorbasını dökmemesini söylüyordu.
Locke’un göğsünü hafif bir sıcaklık kapladı. Bir anlık saf, çocuksu bir umut zihnini sarstı. Belki de dün gece yanıldım, diye düşündü, bir çocuğun babasına tutunmak isteyen o çaresiz saflığıyla. Belki de beni düşündüğü için aşağı indi. Annemin ölümünden sonra ilk kez bizimle kahvaltı yapıyor. Benim için... Yaşadığım şoku fark ettiği için geldi.
Fakat masaya oturup babasıyla göz göze geldiğinde, o umut bir kırbaç gibi yüzüne çarptı.
Eliot ona gülümsüyordu ama bu gülümseme Jean’a ya da Thomas’a baktığı gibi değildi. Bakışları Locke’un yüzünde durmuyor; parmaklarına, boyun damarlarına, nefes alıp verişindeki ritme kayıyordu. O bakışta bir babanın sevgisi yoktu. Bir madencinin, toprağın altında bulduğu nadir ve değerli bir cevheri, işlenmeye değer bir madeni incelemesindeki o soğuk hesapçılık vardı.
*Ben senin madenin değilim,* diye geçirdi zihninden Locke, tabağındaki çatalı sımsıkı kavrayarak. İçindeki o sıcaklık anında buz tuttu. Ben senin oğlunum. Ben bir insanım... Ama sen bana bir eşya gibi bakıyorsun.
Yemek boyunca tek bir lokma bile yiyemedi. Eliot’ın gözleri üzerindeyken attığı her nefes bir yük gibi çöktü omuzlarına.
Kahvaltı bitip de çocukların ders için kütüphaneye geçme vakti yaklaştığında, Locke, koridorda Gabriel’ı yakaladı. Kardeşini kolundan tutup ahşap merdivenlerin altındaki duldaya çekti.
"Gabriel, dinlemek zorundasın," dedi Locke fısıltıyla. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. "Dün gece babamın odasına girdim. Masadaki o garip kupaya dokundum."
Gabriel kaşlarını çattı, elindeki ders kitabını göğsüne bastırıp kardeşine üstten bir bakış attı. "Yine ne zırvalıyorsun Locke? Babamın çalışma odasına girmek yasak, bilmiyor musun?"
"Önemli olan o değil!" dedi Locke, Gabriel’ın omuzlarını tutarak. "Kupaya bakınca zihnim başka bir yere gitti. Bir prensin bedenindeydim Gabriel! Kim olduğunu bilmiyorum ama bir krallığın taht varisiydi. Bir şenlik salonundaydık, gökyüzü kan kırmızıydı. Ve devasa bir canavar... Cıva gibi köpüren karanlık bir canavar içeri daldı. Kralı öldürdü, sonra da beni! Acıyı hissettim Gabriel, öldüm ben dün gece!"
Gabriel kardeşinin ellerini omuzlarından sertçe itti. Yüzünde alaycı ve kızgın bir ifade belirdi.
"Saçmalamayı kes artık," dedi Gabriel, sesini yükseltmeyerek ama kelimeleri tek tek vurgulayarak. "Rüya görmüşsün. Babamın çalışma odasındaki kimyasalların kokusu zihnini bulandırmış. Uykunda kabus görüp buraya gelmişsin, şimdi de bana masal anlatıyorsun."
"Gabriel, yemin ederim doğru!" Locke parmaklarını kardeşine doğru uzattı. "Bak! Bedenim titriyor, kanımda bir şeyler var. Babam sabah masaya neden indi sanıyorsun? Beni izliyor! Beni bir denek gibi incelemesini görmüyor musun?"
Gabriel’ın gözlerinde çelik gibi sert bir mesafe oluştu. "Babam dünyayı, dışarıdaki o salgından insanları kurtarmaya çalışıyor Locke! Bizi korumak için gece gündüz çalışıyor. Sen ise gelmiş ona 'beni denek yapıyor' diyorsun. Kıskanmayı ve sürekli dikkat çekmeye çalışmayı bırak. Ben dersliğe gidiyorum."
Gabriel arkasını dönüp hızla merdivenleri tırmandı. Locke, koridorun soğukluğunda tek başına kaldı. İkizinin ona inanmaması, içindeki o yalnızlık hissini daha da derinleştirmişti.
Gün boyunca malikanenin üzerine çöken anormallikler giderek belirginleşti.
Locke derslikte otururken etrafındaki her ayrıntıyı adeta bilinci bilenmiş gibi izlemeye başladı.
Küçük Gwen, kitap okurken birkaç kez başını kaldırıp Locke’a baktı. Gözlüklerinin arkasındaki iri gözlerinde derin bir huzursuzlık vardı. Çocuksu sezgileriyle Locke’taki değişimi hissetmiş gibiydi ama yaklaşmaya korkuyordu. Jean ise iki abisinin arasındaki o buz gibi sessizliği fark etmiş, neşeyle ortamı yumuşatmaya çalışsa da başarısız olup kenara çekilmişti.
En ürkütücüsü ise Andrew Amca’ydı. Gün ortasında kütüphaneye giren usta kimyacı, gözlerini direkt Locke’a dikmişti. Elindeki el yazması not defterine bir şeyler yazıyor, Locke hareket ettikçe başını sallayarak not almaya devam ediyordu.
Locke, pencereden dışarıdaki ıslak bahçeye baktı. Malikanenin taş duvarları artık onları koruyan bir kale değil, etrafını saran bir kafesti. Bedenindeki o görünmez titreşim hafifçe yeniden başladığında, göğsünü tuttu.
Haftanın bitmesine günler vardı ama zihnindeki o karanlık hissediliyordu: O canavar, o kanlı şafak ve tanımadığı o prensin ölümü... Yalnızca bir kereliğe mahsus bir kabus değildi. Bir döngünün kapısı aralanmıştı ve babası, oğlunun o kapıdan içeri adım adım çekilişini büyük bir soğukkanlılıkla izliyordu
Bölüm 2
BÖLÜM 2
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.