Yıllar öncesinde, ben daha çok küçükken meyve bahçemizi paylaştığımız, diğer evin bahçesi ile bağlantılı bir evimiz vardı. Annemin yedinci ve sonuncu, tek erkek çocuğuydum. Ablalarımla aramda kat kat yaş vardı. Altıncı ablam 11 yaşında iken doğmuştum. Yan evdeki çocuğun doğumundan bir yıl sonra gözlerimi dünyaya açmışım. Dediklerine göre o kadının rahimi tersmiş. Sürekli çocuğu olsun diye uğraşıyorlarmış. Ve uğraşlarının karşılığını da almışlar. Ona arkadaş olarak ben doğmuşum. Arka bahçede beraber oynamak, büyümek için.
O aile, benim ailemin en yakın dostlarıydı. Ben de onun en yakın dostu olacaktım. Fakat bir talihsizlik yaşandı. Doğumumun hemen ardından başka ülkedeki şubeye babasının işi yüzünden gitmek zorunda kaldılar. Evlerindeki eşyaların üstü beyaz çarşafla kapandı ben bilmem kaç yaşına gelene kadar. O çocuk ve ailesi, ben annemin kucağında ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş babamın elli yaşındaki başka erkekten daha genç kollarına aktarılırken gittiler. Koca bahçe de bana kaldı.
Tam 1976 yılında, ben o zamanlar mahallenin karalama tahtası, dokuz yaşında aklımın pek almadığı dostluk durumunu herkesle gerçekleştirmek istiyordum.
Sıcak bir Haziran günündeydik, doğum günüme daha birkaç gün vardı, beşinci ablamın evlenmesine ve üçüncü ablamın doğurmasına da bir ay... Mahallede çok iyi çocuklar vardı ama bazılarını da kötü yapan bir sebep.
"Sicheng, bahçemizde beraber saklambaç oynayalım mı?"
Sicheng ellerini çırpıp üstüne büyük gelen kapriyi çekti. Sicheng'ın iki abisi vardı ve Sicheng onların küçükken giydiği giysileri giyip ailesine eskileri, abilerinin küçüklüğünü yaşatıyordu. Aynı büyük abisine benziyordu yüzü. Büyük abisinin yüzü de babasına.
"Ben o zaman Taeil'i çağırıyorum." dedi ince ve mutlulukla çıkan sesiyle. Sadece babasına ve abisine benzemeyen yönü; saçları annesi gibi kumraldı, küçük tutamları açık renkteydi. O bir melezdi.
Kapının önünde oturup beklerken, Taeil'in cılız bacakları rüzgar gibi sallandı. Başka yöne doğru koşuyordu. Mahallenin bazı çocuklarını çağırmaya.
Yanında dört çocukla geldiğinde, kısa olan Çinli çocuğun yüzünü buruşturduğunu gördüm.
"Taeil, orada hayaletler yatıyor. Onları uyandırırsak kızarlar. Öyle değil mi abi? Sen burada yaşıyorsun?" diye bilmiş bilmiş konuştu. Bir diğer küçük melez ise kıpkırmızı olmuştu. Yarım aksanıyla yanındaki küçük çocuğun kolunu tutuyor, kulaklarına fısıldıyordu.
"Bu çok saçma! Kilisede peder ne dedi duymadınız mı? Hayalet diye bir şey yok."
Sicheng'ı onayladım. Tekrar çekiştiriyordu kaprisini. Herkes derin bir nefes verdi.
"Korkan varsa gitsin, biz oynamaya gidiyoruz."
Taeil omuz silkinerek bahçe kapısından yanıma gelip beni ittirdiğinde içim kötü olmuştu. Yine de onun dediğini yaparak bahçeye girdik. Arkama hafifçe baktığımda diğerlerinin geldiğini fark ettim. Ebe Jungwoo adlı küçük çocuklardan biri seçildiğinde haksızlık olduğunu düşündüm. Bu çocuk ebe olamazdı. Ama oluruna bırakıp ses çıkarmadan saklanmaya gittim.
Ben bir erik ağacına tırmanmıştım.
"Dokuz ve on. Önüm, arkam, sağım, solum sobe. Saklanmayan ebe!"
Sonu uzatarak deli dana gibi koşmaya başladı. Görünürde kimse yoktu. Daha sonra arka taraftan öne doğru koşan bir diğer melez Yukhei ve Kun'u gördüğünde koşmak için çok geçti Jungwoo için.
İkisi kıkırdarken Jungwoo hırslanıp ayaklarını yere vurdu. Evin yakınına gitmiyordu. Bahçenin arka taraflarına yol aldığında boş evin sağından çıkan Taeil ve Sicheng'ın çığlıkları bahçede yankılandı.
"Hayalet, hayalet var!"
Tüm çocuklar çığlık çığlığa çıkmış, beni ağacın üstünde tek bırakmıştılar. Annemler alışveriş için çıkmıştı, evde tek bir ablam vardı. O da altıncı ablam, düşmanım.
Evde neler olduğunu merak etmiyor değildim. Ama ben bu ağaca ilk defa çıkmıştım ve ağaç gerçekten çok büyüktü. Küçük bedenimin eğer aşağı atlarsam darmadağın olacağını düşünüyordum.
Jungwoo'nun görmemesi için çıktığım yer beni terletmeye ve korkudan ağlamaya itmişti.
O sırada evden çıkan çocuğun buraya koşturarak geldiğini görmüyordum.
"Kollarıma atla."
Gözlerimi hemen kolumun kenarıyla silip yeni gördüğüm çocuğa utançla baktım. Biraz uzun ve sağlıklı birisiydi. Güneşten dolayı gözlerini kısmıştı.
"Taeyong, hadi kollarıma atla! Korkma, seni tutarım."
"Sen o çocuk musun?"
"Jaehyun. Hadi atla."
Siyah saçlarını kafasını sallayarak yana attı. Pek de bozuk olmayan Korecesiyle kurduğu cümleler beni şaşırtıyordu. Oldukça tatlı mavi bir şort, beyaz kolalı gömleğinin üstünde askılıklarıyla yere düşmeyi bile göz almıştı.
Atlayamayacağımı anladığında kollarını indirip gülümsedi.
"Yardım çağırmam gerekecek. Ama sürpriz olacaktı..."
Ablamın benimle dalga geçmesine izin vermeyecektim.
"Gitme lütfen."
"O zaman atla, tutacağım seni. Söz veriyorum. Belki düşeriz birkaç sıyırık... İnmen gerek."
Kollarını açtığında aklıma daha kötüleri geldi.
"Tutacaksın ama değil mi?"
"Evet, tutacağım."
Aşağı kendimi sakince attığımda Jaehyun ve benim çığlığım tüm her yerde yankılandı. Sonunda zemindeydik ama ikimizin de kolunda bir şeyler yanıyor ve acıyordu hareket ettirince. Çok acıyordu, oynatınca yeri sallayacak derecede bağırıyorduk. Çığlığımıza koşan yabancı bir amca ikimize de telaşla bakıyordu. Sonra Jaehyun'un dediği şu cümleyi duydum:
"Lanet olsun Murphy kuralları!"
•••
Apar topar hastaneye gitmiştik. Ben durmadan ağlıyordum. Ağlamayı bırakabilseydim, zaman bulsaydım kesinlikle ona bağırıp üstüne atlayacaktım. Bir diğer kolunu ben kıracaktım. Bana söz vermişti. Hani sadece sıyrık olacaktı?
Amca beni sakinleştirmiş, oğlundan çok bana bakmıştı. Kolumuz oturduğu zaman ikimize de bir dondurma almıştı. Benimkisi çikolatalıydu. Sözde değil, gerçekti. Çikolata parçacıklarını dişlerken Jaehyun'a bakmak bile istememiştim. O çocuk beni tutmamıştı, canının ne kadar yandığı bile umrumda değildi. Bu acımasızlığımı sürdürecektim. Benim için kendi kolunu kırması son anda eve geldiğimizde aklıma gelmişti.
Ve babamın arkadaşına atlamasını unutmayacaktım. Kocaman adamlar çocuk gibi seviniyordu. Annem bize yanındaki teyze ile "Bu nedir ki? Siz çocuksunuz. Elbette bir yerlerinizi kıracaksınız. Geçecek. Hatta acıyor mu şu an?" dediğinde başımızı hayır anlamında salladığımızda akrabalarımıza gittiğimizde her sene geçen klasik konuşmaların bir kısmını teyze ile gerçekleştirdi. Hava kararırken, herkes içeri geçmiş, biz unutulmuştuk.
Ben bunun için doğmuştum. Jaehyun unutulursa, ben de unutulacak ve onu yalnız hissettirmeyecektim.
İkimizin bir eli, ağzı dondurmalıyken birbirimize bakıp gülümsedik. Yanakları kızarmıştı. Alçıların içindeki pamuktan dolayı olmalıydı. Hem bu alçının içi de kaşıntı yapıyordu.
Aslında konuşurdum ama pek konuşmadım. İncelemekten ve dondurmaya odaklanmaktan, ayrıca ona sinirlenip sinirlenmeyeceğimi düşünmekten varlığını unutmuştum.
"Özür dilerim. Ama seni tuttum."
"Biliyorum."
Kolumuzdaki alçı kurumuştu ve ağırlaşmıştı. Yukarıda tutmaktan yorulur hâle gelince "Bahçedeki hortumla elimizi yüzümüzü yıkayalım mı?" dedim. O olmasaydı şimdiye kadar düz kaldırımın üstüne kendimi bırakmıştım, tamam abartıyorum birkaç metrelik çimler öyle etki yaratırdı, eminim! Sonra ablam üstüme su fırlatırdı. Ben de alçı ile onu kovalardım.
"Pekâlâ."
Yorulduğunu biliyordum. Göze aldığı için onu şimdiden çok sevmiştim. Kavga ederiz sanıyordum. Eve bağlı olan su hortumunu tutması için eline verdim. Sırayla yıkamanın ardından o erik ağacını es geçip bir kiraz ağacının altına uzandım. Yanıma gelip sırtını ağaca, alçının ağırlığını dizine verdi.
"Murphy kim?"
Jaehyun güldü:
"Lanet olası bir adam. Ne olursa olsun başımıza en kötü olan olayın geleceğini söylemiş. Bu bir kuralmış. Ve buna Murphy kuralı deniyor. Murphy gerçekten illet bir adamın teki. Bence isminde bir uğursuzluk var. Her seferinde düşündüğümde aklıma kötü bir şey geldi. Ve yine... Solağım ben, talihsizliğe baksana!"
Ben de sağlaktım. Gözlerim kapanıyordu.
"Sürekli burada kalacaksınız değil mi?"
"Evet, sürekli."
Jaehyun ayağa kalktı.
"Hadi kalk ayağa, gidelim evlerimize. Daha burada geçirecek çok zamana sahibiz, beraber."
Evine yeni ulaştığı için yorgundu, bunlar yaşanmıştı ve biz çocuktuk. Uykumuz saat kaçta gelirse gelsin, hiçbir şey duymadan kendimizi ona kaptırırdık.
Parlak fener gözüme tutuldu, babam beni kolları arasına aldı. Kafamı çevirdiğimde Jaehyun'un bana gülümsediğini gördüm. Sonrası bulluttan buluta atlayan biz.