İçeriğe geç

Birbirimize Ait Değiliz

Bölüm 2 · 3 dk okuma

Birbirimize Ait Değiliz

Bölüm 2

BÖLÜM 2 — MEKTUP

Kâğıdı elimde tutarken bir süre ne yapacağımı bilemedim.

Annemin el yazısını tanımamak mümkün değildi. Harfleri biraz eğik olurdu, bazı kelimelerin sonlarını gereğinden fazla uzatır, özellikle acele ettiğinde “r” harflerini neredeyse birbirine karıştırırdı. Çocukken ödevlerimi kontrol ederken yaptığı küçük notlardan bile tanırdım onu.

Ama bu kez yazdıkları bir alışveriş listesi ya da bana bırakılmış sıradan bir not değildi.

Adım ilk cümlenin içinde geçiyordu.

Eğer bu mektubu Mina okuyorsa, artık benden saklayacak hiçbir şey kalmamış demektir.

Cümleyi bir kez daha okudum.

Sonra bir kez daha.

“Ne sakladın benden?” diye fısıldadım.

Cevap gelmedi.

Tabii ki gelmeyecekti.

Kâğıdın kenarını biraz daha sıkı tuttum ve okumaya devam ettim.

Mektup, annemin yıllar önce Akyel’den ayrılmasından bahsediyordu. Fakat neden ayrıldığını açıkça söylemiyordu. Bunun yerine sürekli aynı insanlardan söz ediyordu. Bir kadın, iki erkek ve on dokuz yıl önce çekilmiş bir fotoğraf.

Masamın üzerindeki fotoğrafı tekrar elime aldım.

Mektuptaki isimlerden biri fotoğraftaki adamlardan birine aitti.

Cem.

Diğerinin adı ise Rauftu.

Kadının adıysa Nermin.

Üç isim.

Üç yabancı.

Ve annem.

Mektupta Nermin’den bahsedilen yerde yazının birkaç satır boyunca karalandığını fark ettim. Annem bir şey yazmış, sonra üzerine defalarca çizgi çekmişti.

Bunu çocukluğumdan beri yapardı.

Bir şeyi söylemek istemediğinde önce yazardı.

Sonra silerdi.

Sonra başka bir şey yazardı.

Belki de hayatı boyunca yaptığı buydu.

Söylemek istediği şeylerle söylemeye cesaret edebildiği şeylerin arasında yaşamıştı.

Mektubun sonunda yalnızca bir cümle vardı.

“Mina, eğer bir gün Akyel’e geri dönersen, önce Tuna’yı bul.”

Elimdeki kâğıt bir anda ağırlaştı.

Tuna.

Az önce evimde duran adam.

Annemin hastanedeyken görüştüğü adam.

Ve mektupların baş harfinin sahibi olduğunu düşündüğüm kişi.

Sandalyeden kalktım.

Telefonumu çıkarıp Tuna’nın numarasını aramak istedim.

Sonra durdum.

Numarasını bilmiyordum.

Daha doğrusu, onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordum.

Kapıyı nasıl açtığını bile bilmiyordum.

Annem ona neden anahtar vermişti?

Neden beni tanıyormuş gibi konuşuyordu?

Ve annem neden özellikle onu bulmamı istemişti?

Mektubu tekrar kutuya koyacakken telefonum çaldı.

Ekranda tanımadığım bir numara vardı.

Bir süre bakıp kaldım.

Sonunda açtım.

“Efendim?”

Karşıdan birkaç saniye ses gelmedi.

Sonra bir erkek sesi duyuldu.

“Kutuyu buldun mu?”

Elimdeki mektuba baktım.

Sesini tanımıyordum.

“Sen kimsin?”

“Önemli değil.”

“Benim için önemli.”

Karşıdaki kişi kısa bir nefes verdi.

“İlk mektubu okuma.”

Kaşlarımı çattım.

“Tuna mısın?”

Sessizlik.

Sonra telefon kapandı.

Bir süre ekranıma baktım.

Bu kez gerçekten korkmaya başlamıştım.

Çünkü annemin evinde yalnız olduğumu düşünürken, birileri benim ne bulduğumu biliyordu.

Aşağıdan hafif bir ses geldi.

Sanki bahçeden bir şey düşmüştü.

Telefonu cebime koyup pencereye yaklaştım.

Perdeyi hafifçe araladım.

Bahçede kimse yoktu.

Sadece kapının yanında duran eski posta kutusu görünüyordu.

Nedense gözüme takıldı.

Annem yıllardır posta kutusunu kullanmazdı.

Yine de aşağı indim.

Kapıyı açıp bahçeye çıktım.

Posta kutusunun kapağı yarı açıktı.

İçinde tek bir zarf vardı.

Üzerinde ismim yazıyordu.

Mina.

Zarfı elime aldığım anda arkasında küçük bir tarih gördüm.

17 Mayıs 2007.

Doğduğum gün.

Nefesimi tuttum.

Zarfın içinde tek bir fotoğraf vardı.

Fotoğrafı çıkardığımda ellerim titremeye başladı.

Fotoğrafta annem vardı.

Kucağında bir bebek tutuyordu.

Bebeğin yüzü görünmüyordu.

Yanında ise genç bir adam duruyordu.

Fotoğrafın arkasında tek bir cümle vardı.

“Bu çocuk hiçbir zaman gerçeği öğrenmemeli.”

Fotoğrafı elimden düşürdüm.

Çünkü yanındaki adamı tanıyordum.

Tuna.

Ama fotoğrafın tarihi on dokuz yıl öncesine aitti.

Benim doğduğum güne.

Ve Tuna, o gün benim annemin yanında duruyordu.

Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.

“Mina.”

Donup kaldım.

Yavaşça arkamı döndüm.

Tuna bahçe kapısının önünde duruyordu.

Gözleri elimdeki fotoğrafa takıldı.

Yüzündeki ifade değişti.

“Onu nereden buldun?”

Fotoğrafı göğsüme bastırdım.

“Sen bana söyle.”

Tuna birkaç saniye konuşmadı.

Sonra kapıyı kapatıp bana doğru yürüdü.

“Bu fotoğrafı görmemen gerekiyordu.”

“Bu cümleyi bugün ikinci kez duyuyorum.”

“Kim aradı seni?”

“Sen olmadığını biliyorum.”

Tuna durdu.

“Ne dedi?”

“İlk mektubu okumamamı.”

Yüzü gerildi.

“Telefonunu göster.”

“Niye?”

“Çünkü o numara…”

Devamını getirmedi.

“Kim?”

Tuna bana baktı.

Bu kez gözlerinde saklamaya çalıştığı korkuyu açıkça görebiliyordum.

“Çünkü o numaranın artık kullanılmaması gerekiyordu.”

Ne demek istediğini soramadan telefonu tekrar çaldı.

Aynı numara.

İkimiz de ekrana baktık.

Tuna’nın yüzü bembeyaz oldu.

Telefonu açmadım.

Arama birkaç saniye sonra kesildi.

Ardından ekrana tek bir mesaj düştü.

“Tuna’ya güvenme.”

Mesajın altında ikinci bir cümle daha vardı.

“Çünkü annen sana onun hakkında hiçbir şey anlatmadı.”

Tuna ekrana baktı.

Ben ise ilk kez onun da benim kadar korktuğunu fark ettim.

Ve o an, bu kasabaya dönmemin annemin evini satmakla hiçbir ilgisi olmadığını anladım.

Ben Akyel’e dönmemiştim.

Birileri beni buraya geri getirmişti.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

3. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

1 yorum