İçeriğe geç

Bir Zamanlar Bizdik

Bölüm 1 · 15 dk okuma

Bir Zamanlar Bizdik

Bölüm 1

BİR KUZGUN TÜYÜ.

Bazen insan birisini unuttuğunu sanır. Yıllar geçer, sesini hatırlamaz,kıyafetlerini,kokusunu.. Ama yüzünü bulanıkta olsa görür zihninde.Hatırlaması için tek bir şey yeter aslında.Bir koku,bir kitap ya da bir tüy. 20 YIL ÖNCE-ÇORUM “Lara! Sakın peşimden gelmeye kalkışma!” Uyarmıştı ama Lara’nın dinleyeceğini sanmıyordu Yiğit. “Geleceğim ki!” koşarak ona doğru gelen açık kumral saçlı,yeşil gözleri olan minik kız çocuğuna hayranlıkla baktı. “Gelme kumru! Ellerim kirli seni tutamam üstün başın çamur olur!” Kumru…Yiğit’in Lara’sına taktığı ilk lakap.Sesler kesilince arkasına dönüp baktı Yiğit.Minik kız çocuğu gözleri dolu dolu,dudağını büzmüş bir şekilde Yiğit’e bakıyordu.”Sakın!” dedi. “Sakın ağlama.” Tabii ki dinlemedi. Saniyeler içinde yere çöküp böğürerek ağlayan kız çocuğuna bakakaldı sadece.”Yapma kumru ya…Şimdi değil,şimdi olmaz.”Susmayacağını anlamıştı. Minik çamurlu elleriyle Lara’nın yüzünü avuçları içine aldı.”Bak bana kumru. Bir şey demedim ki,elini tutamazsam düşersin diye gelmeni istememiştim.Hem bak,” Dirseğinin üst tarafında kalan ufak çiziği gösterdi Yiğit. “Kolumda kanıyor.Ama merak etme acımıyor.”Biliyordu ki,onun yarasına ondan daha çok ağlayacaktı. Kocaman gözlerini ona baktı.”Eee ama şimdi çamurlu ellerinle yüzüme dokunuyorsun.Şimdi kirlenmedim mi ben?” “Kirlendin kumru ama ikimizde kirlendik.Şimdi ikimizde yıkanacağız sayende.”Kiri,pisi sevmezdi Yiğit.Her şey yerli yerinde ve temiz olmalıydı onun için. Kumru ise…tam tersiydi,zıddıydı.O halde neden hep onu istiyordu? Onunla oynamak,vakit geçirmek,kitap okumak,dışarıda koşturmak,çizgi film izlemek,uyuyakalmak..Neden? “Gel bakalım kumru,çık şuraya dikkat et ama.” Sakardı Lara.Çok sakardı hemde.Sürekli bir yerlere çarpar,morartırdı her yerini.Sakar olduğu kadar aykırıydı.Bir şeylere hemen “evet” demezdi,sürekli olay çıkarırdı.Bebekliğinden beri hiç susmaz,dövebilmek için tek bir ters hareket arardı.İstediği bir şey olmadığı zaman deli gibi ağlar,kavga çıkarır ve sonunda istediği şeyi aldırırdı.Bunu yapmasındaki en önemli koz yeşil gözlerini pörtlek pörtlek açması olabilirdi. “Çıktım Panzer.” “Panzer mi? Panzer ne kız?” Şaşkınlıkla bakakaldı Yiğit. Bu kız 9 yaşında bunu nereden biliyordu? Hadi Yiğit 11 yaşında bir yerlerden öğrenmişti ama 9 yaşındaki bir kız çocuğu için çok iddialıydı. “Duygusuz demekmiş,Karan’dan duydum.” “Sen arkadaşlarımla konuşurken beni mi dinliyorsun Kumru? Ayıp.” Minik ellerini Lara’nın yeşil elbisesine dolamıştı Yiğit.”Aa bak! Ne buldum,bir kuzgun tüyü!” dedi Yiğit. “O ne be?” “Kuş tüyü.” “Hadi ama kumru,hızlı ol biraz.Hızlı olda sana vereyim tüyü.”Hışımla ona döndü Lara;”Hıh!” dedi çeşmenin oraya dayadıkları taştan inmeye çalışırken. “Küstüm.” “Sen buradan inemezsin ki kumru.” gülerek baktı kız çocuğuna. “İnerim bir kere!” diye mızmızlanan kız çocuğuna tekrar baktı Yiğit. Lara tam ayağını taştan indirip aşağı bırakıyordu ki dengesini kaybetmesi bir oldu. Tek bir kişi tuttu. Yiğit. Panzer. Kumru’nun Panzer’i. “Koca kafalı tank! Duygusuz! Git oynamayacağım bir daha!” Kucağında tepinen çocuğa yılmış bir bakış attı Yiğit. Elini tutmadığı için kucaklamak zorunda kalıyordu,daha doğrusu can çekişmek.. Yavaşça kucağından indirdi ama kumru hâla mızmızlanıyordu. Kumru demesinin bir sebebi vardı tabii,hiç susmuyordu ki! “Hadi ama kumru,sen bensiz beş dakika bile duramazsın.” Ellerini önünde kavuşturmuş,yemyeşil gözleriyle bön bön bakıyordu.”Dururum!” Keçi inadı vardı bu kızda. Hatta keçi direkt inadını bu kızdan almıştı,öyle bir inattı. “İyi bakalım,dur da görelim.” Arkasını döndü Lara.Yiğit bırakıp gitmedi tabii ki,bırakamazdı. Gerçekten durabilir miydi? Saate baktı,14;58’di. “Sayıyorum bak ona göre.” “Say! 15 dakika bile dururum sensiz! Koca kafalı şey!” Bir kaç saniye geçmişti ki Lara seslendi,aksi zaten beklenemezdi. “Panzer! Beş dakika oldu mu? Kollarım ağrıdı.” Hayır,sadece 2 dakika olmuştu. “Oha kumru! 15 dakikadır bensiz duruyorsun! Aferin kız sana!” Gözlerinin içi parladı Lara’nın. “Ben demiştim!” Kollarını açtı Yiğit,koşup sarıldı Lara.Bu onların sessiz anlaşma diliydi.O gün hiç 15 dakika geçmedi ama onlar sarılırken değil 15 dakika,yıllar geçmiş gibiydi,Kumru ve Panzer’in sarılmasında.. “Al bakalım,ama sakla tamam mı? Çok değerli.” dedi Yiğit tüyü uzatırken. “Tamam.” dedi Lara. “Saklayacağım.” “Eğer bir gün yanında olmazsam,bu tüyü okşa tamam mı Kumru?” “Sen benden gitmezsin ama olur Panzer,hadi saklambaç oynayalım!” Güldü Yiğit. “Geliyorum Kumru’m’!” 24 NİSAN 2024 “Yer üstünde yeşil yaprak.” 1 leş. “Yer altında kefen yırtmak.” 2 leş. “Yastığımız kara toprak.” 3 leş. “O da bizi atar bir gün.” 4 leş. “O da bizi atar bir gün.” 5 leş. Teröristleri vuruyordu Yiğit.Ağzında da babasının en sevdiği türküyü mırıldanıyordu.Telsizi alıp;”Aytekin.” “Emredin Komutanım.” “Saat 6 yönü?” “Temiz.” “Sağ sol?” “Temiz.” “Güzel.Temizlediniz mi itleri?” “Temizledik komutanım.” “Bu adam bana çok çekici geliyor ya..” diyen sesi tanıyamadı önce Yiğit.Ve sonra aklına tek bir isim düştü;Efe. “Ulan Efe…Sevdim belanı kardeşim.” Telsiz cızırdadı. “Efe mi?” Sesini kalınlaştırmaya çalıştı Efe. “Şu anda ulaşılamıyor,lütfen daha sonra tekrar deneyiniz..” “Bok deliğine bile girsen,seni Yiğit Komutan’ımın bulacağını biliyorsun değil mi Efe?” gülerek konuşan Rüzgar’ın sesi duyuldu. “Biliyorum..” diye fısıldadı Efe.” “Toplanın.” dedi Yiğit sert bir sesle.”Dönüyoruz.” Onlar kim miydi? Kıdemli Üsteğmen Yiğit Karael. Üsteğmen Baran Aytekin. Teğmen Keskin Karademir. Astsubay Başçavuş Efe Korkmaz. Astsubay Başçavuş Demir Saygın. Astsubay Kıdemli Üstçavuş Miraç Alverdi. Astsubay Kıdemli Üstçavuş Rüzgar Akyürek. Astsubay Kıdemli Çavuş Savaş Doğankurt. Astsubay Çavuş Atlas Yücehan. Onlar Kılıç Timi’ydi. Babasının katillerini,bebek katillerini, teröristleri vatanından temizlemeye yemin etmişti Yiğit o gün.Yemin etmişti babası gibi asker olacağına,bu vatan için canını vereceğine,kanının son damlasına kadar savaşacağına,işkence çekse bile Türk olarak asla yılmayacağına,bir gün o şanlı bayrakta yer edineceğine,bütün şehitlerin kanını kendi kanı gibi koruyacağına,bayrağının hep dimdik durması için ne olursa olsun savaşacağına yemin etmişti. Adı gibi olacaktı Yiğit.Korkusuz.Türk olmak bunu gerektirirdi,Türk’e bu yakışırdı. 20 yıl olmuştu,Babasını teröristler ondan alalı 20 yıl olmuştu. 24 NİSAN 2004 Sabahın körü.Uyuyamamışım o gece.Kumru’nun yanında uyumak istemişim ama annem izin vermemiş, saat geç oldu diye.Güneşin bile doğmaya üşendiği,kuşların ötmeyi unuttuğu saatler olur ya,tam o saatlerdeyiz.Babamın gelmesine saatler kalmış.Heyecanlıyım,sarılmayı özlemişim.Ama o gün camın kenarından kırmızı bir ışık odama girdi,sanki birisi ‘yangın var!’ demeye çalışıyordu;o yangının annemin yüreğinde olduğunu bilmeden.Yavaşça koridora çıktığımda annemin sesi duyuldu ilk. Ağlamadan önceki o ilk iç çekiş olur ya… İç çekişin yankısı.İşte o. Ablam Aslı,aşağıdan gelen uğultulara uyanmıştı.Gözleri mahmurdu,sevmezdi uyandırılmayı.Saçları dağınıktı ama gözleri..Bir anda mahmurluğu gitmiş tek bir duygu yerleşmişti gözlerine;Korku. O an hiç birimiz ne olduğunu bilmiyorduk ama kalplerimiz hissetmişti.Yavaşça sızlamıştı,içeride bir şeyler kırılmıştı.Yavaşça adım adım salona yürürken,annemin sesi tekrar yükseldi. “Hayır!Yalan..Yalan bu! O benim kocam,o benim Yusuf’um..Bırakıp gitmez o beni!” Ablam birden yere çöktü.O koskoca sessiz sakin ablam..Koca koca kahkahalar atan kız..”Baba..” kelimesi ağzından döküldüğü anda doğruldu. “Yaşıyor..Değil mi? Yaşıyor..Babam ölmez,babalar ölemez..” Ama yeşil üniformalı adam susuyordu.O an her şey durdu.Babamın sesi kulaklarıma geldi. “Olur tabi oğlum,benden daha çok rütben olur.” “Asker olacak benim oğlum.” “Gel okuyalım kitabını.” “Silah tutmak için küçüksün daha oğlum.” “Yer üstünde yeşil yaprak..” “Doldur bakayım bi kadeh!” O zamana kadar bir çok suskunluk duymuştum.Küs arkadaşlar,annemin sessiz ağlayışları,ödev kontrolündeki o sessiz bekleyişler..Ama bu.. Başkaydı. Asker;”Yusuf KARAEL hain bir pusuda şehit düştü.Başınız sağ olsun.” Babamın sözü tekrar kulaklarıma doldu. “Eğer bir gün benim gibi bir asker bu kapıya gelip ‘Başınız sağ olsun.’ derse,git o bayrağa sarıl ben o bayrakta olacağım oğlum.” O sırada kapıda minik bir silüet belirdi. Lara. Çocukluğum,9 yılım.Hayatımın en gıcık ama en kıymetli parçası. elinde küçük ayıcığı vardı, onu da alıp gelmişti. Sanki bana sarılır gibi ayıcığını uzattı. Yeşil gözleri karanlık bir orman gibiydi, yaş doluydu. Yiğit 11 yaşındaydı ama o an ruhu 30 yaş almıştı. Kumru’nun ellerini tuttum,gözlerindeki yaşı sildim.”Ağlama.” dedi Kumru.Gözyaşı sanki gözlerinden değil kalbinden aktı o an. “Ben buradayım..” dedi minik Kumru. “Korktun mu?” dedim,başını salladı.”Hayır..” dedi ama biliyordu.Kumru korkardı,Kumru ağlardı. Sarıldı Kumru’ya.Ablasının göz yaşı halıya damlarken söz verdi kendi kendine.”Kumru asla ağlamayacaktı.Yiğitte asla şehit olmayacaktı.” “Babam artık yok ama Kumru ağlarsa,ben yok olurum.” Annesi yere kapanmıştı,çığlık attı. “Ben onsuz ne yapacağım?!”Cevap veremedik.Cevabı yoktu.Ne asker,ne ablam ne de ben hiç birimiz istesekte cevap veremedik.Kapının dışı meraklı gözlerle dolmuştu ama ateş düştüğü yeri yakardı.”O çok iyi bir insandı.” fısıldaşmalar başlamıştı bile. İçimden geçen cümle şuydu;”İyi olmak yetmedi baba,gittin.” Ve o gün olgunlaştım.11 yaşında olgunlaşmak zorunda bırakıldım.Mezar taşına ne yazılır bilemedim ama kalbime bu cümleyi kazıdım;”Babama sarılamadım.” O gece şanlı bayrağıma sarılarak uyudum ama olmadı,babamın o güven veren kokusunu tekrar içime doya doya çekemedim. 24 NİSAN 2024 “Ben Mardin’e gitmem.” Bu cümle son bir haftadır evin duvarlarında yankılanıp duruyordu.Annem artık beni duymuyormuş gibi yapıyordu ama ben onu duyuyordum; göz kapaklarının kıyısında beliren o incecik seyirmeler, her ”gitmem” dediğimde bir tık kasılan çenesi… Sanırım biraz sinirliydi ama ben kararlıydım.Hem babamla birlik olup yazdırmışlardı bana. “Anne,” dedim sorgulayıcı bir ses tonuyla. “Sen Mardin’i bana neden yazdırdın?” “Kızım ben mi yazdırdım sence? O aşiret sevdalısı halanla yaptınız, şimdi de gitmem diye tutturuyorsun bıktım vallahi!”Doğruydu, bir tık halamla tercih yapmış olabilirdim ama o zaman ben ailecek Mardin’e gideriz sanıyordum fakat babamın tayini reddedilince bu iş daha başlamadan bitti. “Ya anne ben İzmir’de büyümüşüm o taş evlerde ne yapacağım ben?” “Onu da düşünseydin Yeşil belam onu da düşünseydin!” Bu kez gerçekten bıkmış olacak ki ütüsünü bırakıp bana döndü. “Hem belki o taş evler küçücük kafanı genişletir.” Benim kafam gayet geniş, teşekkürler! O sırada içeri halam girdi, girdi girmesine de annem de ben de şok içinde halama baktık. Halam rengarenk fistanını giymiş, başına Mardin’in yöresel yazmasını bağlamış, bana” Eee kız gitmiyor muyuz Mardin’e? Bana da bir aşiret ağası bulalım!”diyordu. Şu an kafamın içinde;”Mardinli güzel yarim,inan sana hayranım,uğruna feda olsun,varım yoğum bu canım!” çalıyordu,yoksa gerçekten mi çalıyordu? ”Kız kapat şunu! Tutturdu bu da gitmem de gitmem diye! Bir şey söyle şu yeğenine!” Halam aniden yanıma geldi. “Kız ne demek gitmem? Sen aşiret çocuğu bulacaktın,ben de ağasıyla evlenecektim,altınların dizi dizi oynamayacak mıydık??” Ben iflas..”Vallahi sizde bir gram akıl yok,halalı yeğenli.Delirtirsiniz siz milleti!” Annem bıkmış gözlerle ikimize baktı. “İyi tamam be!Gideceğim Mardin’e!” Annem ellerini yüzüme getirdi.Sesi bu sefer yumuşacıktı.”Bak Lara.İnsan bazen bazı yerlere gitmek istemez ama kaderin eli senin oraya taşır.Belki de gideceğin yerde seni bekleyen biri vardır,bilemezsin..”Bu duygusallığı halan bozdu. “He kız ne var bir Cihan Albora bulsan?” Hala ya..Yemin ederim,ergenliğim bu kadar zor değildi.Annem sessizce valizimi alıp yatağın üstüne koydu,içini sadece kıyafetlerle değil sanki kendine bile ifade edemediği sözlerle doldurmuştu.Ben ise sadece izledim. Kelimeler boğazımda düğümlü,ellerim boş. Yolculuk başlamadan önce valiz değil kendimi hazırlamalıymışım meğer. Babamın uğruna hastanelik olduğu,sadece dokuz yılımı kapsayan adamın mezarına gidecektim Mardin’de. “Şehit Kıdemli Üsteğmen Yusuf KARAEL.” Yusuf amcam,9 yılımın amcası..Sesler sustu tekrardan. 24 NİSAN 2004 “Gökgözlü kızım! Bırakma Yiğit’in elini, tamam mı?” Dil çıkardım. “Onun adı Yiğit değil kii! Onun adı Panzer!” Dudaklarını büzdü Yiğit. “Ya baba! Bir şey de şuna! Yolacağım saçlarını az kaldı!” Yusuf amcam gülerek yanıma geldi. “Tamam tamam,kavga yok.Asker,bırakma gökgözlümün elini.Gökgözlüm sende bırakma abinin elini.” İkimizi de saçlarımızdan öptü. “Ne abisi be? Bundan abi mi olur?” O sırada elini bırakıp kaçmıştım. “Gel buraya Kumru! Bu sefer yoldum o saçlarını!” Direkt kaçtım odadan,annemlerin yanına ve avazım çıktığı kadar bağırdım;”Yiğit beni dövüyor!!!!” O sırada Yiğit daha mutfağa girmemişti ama olsun. “Bana bakın eşek sıpaları!” diye bağırdı Fatma teyze.”Uslu durun vermem yoksa böreklerimden!” Tabii ki sözleri asılı kalmıştı. Mutfağa dalan Yiğit ve annemin altına girip yufka dolu tabağı hüngür şakır aşağı indirdiğim için günün sonu ikimizinde poposunda çıkan 38 numara terlik iziyle bitmişti. Gözlerim doldu. Garajdaydım. Babama, halama ve anneme sıkıca sarıldım. Annem yine analık öğütlerini eksik etmedi.Camı açık bırakma,geç yatma,düzgün beslen,terli terli soğuk su içme vb. Son noktayı yine halam koymuştu. “Boşver şimdi ananı,aşiret ağası bul ağası.” dedi göz kırparken. Güldüm. En son babama sarıldım. “Dikkat er Yeşil’im.Ne zaman ararsan baban burada.” Kalbimi gösterdi. “Ve burayı hep dinle kızım,hep dinle.” Güldüm. Gözlerim yaş doluydu,zaten ağlamak için şu an her şey yeterliydi,ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. “Ay tamam be! Ağlayacağım şimdi,gidiyorum artık.” Otobüs kalkarken şehir gittikçe küçüldü.Ve annem,babam,halam da.. Özleyecektim. Ağlamalı,zırlamalı,uyumalı,bol bol sövmeli bir günlük İzmir-Mardin yolculuğundan terfi etmiş durumdaydım.Otobüsten indiğim an yüzüme çarpan sıcak hava dalgası sanki,”Geri dön kızım hâla vaktin var.” diyordu ama vaktim yoktu,çünkü bu bir işti.Çünkü büyümüştüm.Artık ne babasının yeşili,halasının ve amcasının gök gözlüsü,ne annesinin yeşil belasıydım ne de Panzer’in Kumrusu..Babam o gece karşısına beni alıp sertçe konuştuğunda ne ben bir daha Panzer diye ağlamıştım ne de aklıma getirmiştim.Biliyordum o burada askerdi ve ben burada geçirdiğim her günü diken üstünde geçirecektim.En çok da Yusuf amcamın şehit haberi gibi onun da şehit haberinin gelmesinden korktuğum için..Gözlerimde biriken yaşı sildim,çünkü annem;”Oraya adam gibi git,lisedeki gibi karakollardan toplamayalım seni.” diyerek uyarmıştı beni.O kadar yaramaz bir ergenlik geçirdiğini düşünmüyordum.Ne vardı yani lise birde kavgaya karıştıysam,lise ikide musluğu kırdıysam,lise üçte denemede kendi adım yerine müdürün adını yazdıysam? Çocukluğunda bisikletle ağaca girip sağ kolumu kırdıktan sonra tekrardan bineceğim diye evden kaçıp sol kolumu da kırdıysam? Ya da ilkokulda tuvalette kilitli kalıp kapıya tırmanabileceğini düşünüp kafa üstü zemine çakıldıysam?Protestolara katıldıysam?Bence herkesin başına gelebilecek olaylar bunlar. Kabul ediyorum zor ergenlik geçirmişim ve annemin o cümleleri hâlâ kulaklarımda. Mardin garajı dedikleri yer,”otobüsten in,çöle hoşgeldin!” konsepti ile tasarlanmıştı sanki.Allah’ım bir şehrin garajında bir tane bile ağaç olmaz mı? Kurumuştum resmen.İçimden kendime sövüp bir yandan da sürekli şu cümle geçiriyordum;”Lara,şehir seçme hakkın varken neden yazın ortasında Mardin?”Cevap:KADER. Kader falan değil,düpedüz torpilsizlik! Oysa ki ikinci tercihim de İzmir vardı..Telefonumun şebekesi çekmiyordu,harika! İnternete bağlanıp “Mardin’de susuz kalınca ne yapılır?” yazamadım tabii ki ama bir an düşündüm acaba dedemin deyimi ile “Taş emsem ağzım nemlenir mi?”diyerek taş mı arasaydım? Bu fikri de bilgisayardaki çöp kutusuna atar gibi zihnimden sildim.Taksiye bindim.Şoför bana baktı,sonra tekrar baktı ve en sonunda “İzmir’den mi geldin,bacım?” dedi.Bacım.. Sen o kadar tıp fakültesi oku,bacım oluyorsun işte. Taksiye binmiştim de ev?? O iş ne olacaktı?Lara’da çareler tükenmez! EV TURU: CİMRİLİK LEVEL: ÖĞRENCİ. Kendimi en yakın emlakçıya attırıp ev aradığımı söyledim. Ev aramaya başladığım an kalbim küt küt ama aşk değil bu,bildiğin kira küt küt’ü! iki artı birler uçmuş gitmiş tek odalı yere “bohem tarzı” deyip millete 10.000’den kitlemeye çalışıyorlar.Bohem mi?Kanka bu bildiğin bodrum kat ben burada nefes alamam!Tam umudu kesmişken emlakçı kadın bana dönüp,”Bir yer daha var ama biraz eski.” dedi. Eski kelimesini ilk duyduğumda gözümün önünde soba ve örümcek ağları geldi ama bu saçma düşünceyi de “Saçmalama Lara.” diyerek yarı yolda bıraktım,gittik ve bil bakalım ne oldu? Ev harikaydı. Eskiydi evet ama pencereden Mardin Kalesi’ bile gözüküyordu,sanki tarih filmlerinde figüran olabilirmişim gibi hissettim kendimi ama benden olsa olsa savaştıkları yerdeki çalılardan biri olurdu. Tamam,tavan biraz çatlaktı ama ben de kafadan çatlaktım!Kimin umurunda? Evi tuttum,valizi salonun ortasına koyup,sadece bakıştım.Bu ev yalnız kalıp overthink yapmak için fazla eğlenceliydi.Oda arkadaşı bulmam lazımdı,üstelik bu düşüncemin üstüne annem “doktorlar yalnız kalmamalı” diyerek saçma sapan bir video göndermiş,ev arkadaşımla bir de fotoğraf istemişti.Bir insan bu kadar kızına güvenmeliydi işte.Ben de sosyal olayım dedim ve ev arkadaşı ilanı verdim.Sadece üç kişi döndü,tam bir fiyaskoydu! 1- Tütsü yakıp negatif enerjiler ile savaşan bir yoga eğitmeni. 2-Sadece geceleri uyanık olan garip bir yazar. 3-Veeee….Rüya. Rüyayla tanışma amacıyla ilk olarak buluştuğumuzda tam olarak şunları dedi;”Oha kızım senin saçın doğal mı? Ben vallahi buraya gelince ne yiyeceğimi bilemedim aç kaldım bir gün!” dedim ki;evet.Çatlak tavanlı evimize bir çatlak daha dahil olacak!Yüzde sıfır yüz filtresi,yüzde yüz kahkaha filtresi! Evin girişine “aşk kahkaha ve kahve” yazılı bir tabela bile asmıştı,kahve bağımlım. O gün gece nöbetine kadar evi dizayn ettik.Odam Rüya’nın ki gibi minnak ama sevimliydi,benimkiler Rüya’nın aksine yeşil,onunkiler benim aksine maviydi.İkimiz de gözlerimizin rengine göre dizayn etmek istemiştik. Bu arada Rüya çalıştığım hastanede sekreter,müthiş değil mi? Hastaneye ilk adımımı attığım an Rüya ben girince çıkmıştı,mesaisi bitmiş.Daha çok sıcaktan kavrulmuş bir şekilde kaçıyor gibiydi ama olsun.Beyaz önlük üstümde ama içim simsiyah. Kalbim öyle bir çarpıyor ki,sanki biri içeride müzik yapıyor:DUM TISS ISS DUM TISS TISS!! İlk gün,ilk nöbet.Gece.Hava 40° ama hala sıcak! Normalde esmesi lazım değil mi ama?İçeride pişiyorum ama dışarıda “Merhaba hocam,nasılsınız?” diye uyduruyorum.Acile yatırın beni! Serum merum iğne, hap ne varsa verelim! Havale geçiriyorum! İmdaaat!! Acil Servis…Kargaşa…İnsanlar gelip gidiyor…Ağlama sesleri..Ve rüyadan mesaj;”Gelirken limon al burada çok pahalı belki 100 metre ötede daha ucuzdur :D”Manyak kız! Mardin’de limon mu olurmuş ayrıca ben limon sevmem ki? Acilde serum takarken limon peşindeyiz,deli gibi! Hem ben psikiyatrist olarak neden nöbetteydim? Tamam şizofreni atakları olabiliyordu ama nadirdi. Teyzelerin “Yavrum huramda bi ağrı va sen bilirsin dohtorsun herhal” demesiyle uğraşıyor ve onları aralıksız bir şekilde acil servise yönlendiriyordum.Tam her şey bitti odamda kitap okuyayım diyerek aradan sıyrılmaya çalışıyordum ki,içeri sedye girdi,üstü başı toz toprak,yüzü morarmış,alnı kan içinde bir asker yatıyordu. Yanıma gelen başka bir asker fısıldadı;”Teröristlerin arasından zor kurtardık,ne yaşadığını bilmiyoruz,psikolojik olarak kötü durumda.” Asker gözlerini açıp hafifçe mırıldandı;”Yapamadım..Koruyamadım…Affet beni..” Yutkundum. Ellerim titredi. Elimdeki kitabı düşürmemek için masaya fırlattım. Sesler yeniden kesildi. 24 NİSAN 2004 Babamı ilk kez böyle görmüştüm. Omuzları çökmüş,gözleri sanki yıllarca uykusuz kalmış gibi yorgun. O,her zaman en zor hayalleri bile gram acımadan alan adam. Bugün o haberle darmadağındı. “Baba..” dedim en yumuşak sesimle. “Ne oldu…?”Küçüktüm,aklım ermiyordu Yusuf amcamın öldüğüne. Hiç bir şey söylemedi,yanıma oturdu.Hastane odasının gri duvarları bile bizden utanıyor gibiydi. Nefes alırken ciğerlerime diken batıyordu sanki.Konuş,dedim içimden.Ne olur anlat,ne olur söyle. Ama kelimeler onun boğazında değil,yüreğinde düğümlemişti.Bir anda başımı ellerinin arasına aldı.”Lara..” dedi hayal meyal hatırlıyordum ama sesi titriyordu.”Yetişemedim.” O an zaman durdu. “Kime?” dedim aklım hâla ermiyordu,dokuz yaşındaki Lara kabullenmiyordu ölümü. “Yusuf amcanı..Ben..Ben onun ameliyatına girdim ama… olmadı,yapamadım..” Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Ben amcanı kurtaramadım kızım,o benim ellerimde öldü.” Babamın o güçlü elleri,hayat kurtaran,umut taşıyan elleri bu kez birini tutamamıştı,yaşama umudu olamamıştı,hayatını kurtaramamıştı.Bir şey diyemedim,düşünemiyordum. Omuzunda ağladım,o da benim omzumda ağladı.İlk kez,ilk kez babam güçsüzlüğünü saklamadı. Dokuz yaşındaki kızına sığındı,ben ise dokuz yaşında büyümek zorunda kaldım. GÜNÜMÜZ “Lara!! Bir şey de adam şok geçiriyor!” Sesi titriyordu,hâla aynı şeyleri mırıldanıyordu,gözleri boşlukta,çırpınan elleriyle bir şeyler tutmaya çalışıyordu. Yanına eğildim;”Tamam sakinleş,kurtarıldın sakin ol.”Reflekslerini kontrol ettim,refleksleri vardı,hayattaydı. Kısmi şoktaydı,yeniden bir şeyler söyledi;”Komutanım…affet..” Gözüm sedyenin yanında koşuşturan askeri personele kaydı,biri telsizle konuşuyordu,diğeri ise ellerini yumruk yapmış,çaresizce duvara bakıyordu. ”Psikolog Seda Hanım‘ı çağırın! Çabuk!” O sırada acil kapısından biri daha girdi;uzun boylu,sert bakışlı bir adam.Üstü başı toz topraktı. Hızlı adımlarla ilerledi,o sırada Seda gelmiş,TSSB‘nin şokundan çıkması için sakinleştirmeye çalışıyordu. En sonunda sakinleştiriciyi koluna şak diye sokunca,hafif bir inilti ile sessizleşti. Hayattaydı,nefesleri düzendeydi,yaşıyordu ve en önemlisi şehit olmamıştı. Az önceki adam gözlerinin tek bir yere kitlemişti,sedyeye. Gözgöze geldik,o ela gözlerinde körüksüz yanan ateş,beni de yakacak kadar kuvvetliydi. Zaman durdu. Onu tanımıştım. Gözlerindeki o ateş vardı ya,kaybetme korkusuydu. Omuzlarındaki o yorgunluk -bu arada o nasıl omuz oğlum hay maşallah- geçmişin yüküydü. Sert bakışlarının ardında kimseye göstermediği ama benim karış karış ezbere bildiğim o çocuk vardı. Babasını mezara koymuş,ardından güçsüz olmamak için hiç ağlamamış bir çocuk. Panzer. Sedyenin yanındaki masaya doldurulması gereken evrakları imzaladıktan sonra karşısına dikildim. “Ailesine haber verin isterseniz,toparlanması uzun zaman alır.” Gram beklemeden “Yoldalar.” dedi sert gözükmeye çalışan bir sesle ama ben onu tanıyordum,o sesteki korkuyu anlayabiliyordum. Geçmek için sağa kayıyordum ki önüme geçti.Maşallah kolon gibi adamdı hâla eskisi gibi.Koca kafalı tank diye boşuna demiyorduk herhalde. O ses tonuyla bir soru yöneltti ve ben öylece kalakaldım. “Seni bir yerden tanıyor muyum,doktor?” Tanıyorsun,diyemedim. Geçmişindeki Kumru’yum,diyemedim. Yusuf amcanın gökgözlüsüyüm,diyemedim. Fatma teyzenin su kuşuyum,diyemedim. Ben senin geçmişinim,diyemedim. Sen beni terk ettin,unuttun ama ben unutamadım,unutmaya zorlandım,diyemedim. O an dünya yabancı ama bir o kadar tanıdık olduğumuzu anlamış gibi,rüzgâr estirdi ve kitabın arasından bir şey uçup ikimizin tam ortasına düştü. Yıllar öncesinden sakladığım bir şey.. Panzer’in yıllar önce bana hediye ettiği bir şey… Bir kuzgun tüyü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.