İstanbul’a döndüğümde büyük bir boşluğun içinde buldum kendimi. Ömer ve kızlar henüz dönmemişti. Günlerim bu boş evde çok sıkıcı geçiyordu. Kitap okumaktan ve müzik dinlemekten nefret eder olmuştum. Bari keman ve gitar derslerine devam edeyim dedim. Kerim ve Kerem’i boşta yakaladığım her an müzik derslerime devam ettim. Gitarda oldukça ilerlemiş, şarkılar söylemeye başlamıştım ama kemanda hala rezalet durumdaydım. Milletin kemanı ağlıyor, benimki ise ciyaklıyordu. Allah komşulara sabır versin yani. Ne yapsam iğrenç bir ses çıkıyordu. Kerim bile büyük bir hevesle başladığı işi yarım bırakmak üzereydi. Ne yaparsam yapayım beceremiyordum.
Bir akşam vakti evde sıkıntıdan kendimi parçalayacakken gözüme ilişti keman. Bir hışımla aldım elime. Yaşadıklarımı falan düşüneyim dedim, duygulanırsam belki çalabilirdim. Tamam o an mantıklı gelmişti.
Yapamadım tabi ki.” Kelebekler de ağlar” isimli parçayı çalmaya çalışırken kelebekler gerçekten ağladı. Hatta kelebekler ölmüş bile olabilir. Rezil ettim şarkıyı ve bıraktım elimden. Ben pes etmiştim ama Kerim pes etmiyordu. İlla öğrenmemi istiyor, çabalamıyorum diye bana kızıyordu. Nihayet başardık ikimiz de. Artık keman çalabiliyordum. Hatta bazen besteler uydurmaya çalışıyor, şarkı sözleri yazıyordum ama pek başarılı olduğum söylenemezdi. Bu yüzden başka bir hobi arayışına girdim.
Bir akşam üstü sokakta dolanırken bir dükkan gördüm. Önünde biblolar, el yapımı seramikler, rengarenk eşyaları olan rengarenk bir dünyaydı. Durup vitrine kilitlenmiş, dükkanı seyre dalmıştım. Sanat ve renklerin beni bu şekilde etkileyeceğini hiç tahmin etmezdim. Etkileyici bir atölyeydi. Cadde üstünde biraz durup vitrini izledim. Kimse bu güzelliği fark etmiyor, geçip gidiyordu. Sanki benim dışımda kimse görmüyordu bu atölyeyi.
Vitrine iyice yaklaşıp dükkanın içini görmeye çalıştım. İçeride hayatımda gördüğüm en yakışıklı adamlardan biri sehpa boyuyor, karşısında oturan tombul kız da seramik ve kilden bir şeyler yapıyordu. Atölyenin içi daha da büyüleyiciydi. Belki de benim böyle bir sanat dalı ile ilgilenmem gerekiyordu. Çünkü farklı bir büyüye kapılmıştım sanki. O yüzden bir hışımla içeriye gireyim derken kapalı olan kapıya güm diye kafamı vurdum. Dünyam karardı bir anda. Şu cam kapıları da neden böyle tertemiz siliyorlar anlamıyorum. Şu hale bak, resmen bütün makyajım kapıda kaldı. Hem içerideki yakışıklı adam, hem de yoldan geçenler gördü tabi. Rezilliklerime bir yenisini daha ekledim yani.
Güm diye ses çıkınca içeridekiler de korktu bir anda. Gelip kapıyı açtı bana o tombul kız. Allah bilir “Salağa bak, daha kapıyı göremiyor” demiştir. Zaten sarışın adam gülmemek için kendini zor tutuyordu. Ben içeriye girince o da kalktı yerinden.
“İyi misiniz, şöyle oturun isterseniz. Bir şeyiniz var mı?” diyerek yanıma geldi. Şöyle bir baktım da, sanat eserlerinden biri de bu adam galiba. Atölyenin baş yapıtlarından biri gibi duruyor orada. İçerideki heykellere benziyor. O boy o pos, o vücut nedir ya rab? Hele o gözleri.... Mavi mi yeşil mi anlamıyorum, öyle güzel bir renk. Hatta laciverte bile benziyordu. “Ay hiç iyi değilim, bir kere öpersen iyileşirim” diyecektim ki aklıma Ömer geldi. Hemen toparladım kendimi.
- İyiyim, kusura bakmayın. Sizi de rahatsız ettim. İlk defa görüyorum burayı. Siz mi yapıyorsunuz bu objeleri?
- Kuzenim Gülizar yapıyor, boyama ve tasarlamayı ben yapıyorum. Hoşunuza giden bir şey var mı?
“Sen hoşuma gidiyorsun yakışıklı” diyip kollarına atsam mı kendimi acaba?
- Her şey çok güzel. Sadece satış mı yapılıyor burada.
- Burada boyama dersi alabilir, beğendiğiniz bir objeyi benim gözetmenliğimde kendiniz boyayabilirsiniz. İsterseniz evinizden getireceğiniz bir şeyi de geri kazandırabilir ve dönüştürebilirsiniz.
Çok mantıklı gelmişti. Zaten boşluktan ve sıkıntıdan kafayı yemek üzereydim. Ben de boş zamanlarımı atölyede geçirmeye karar verdim. Sabahın köründe atölyeye gidiyor, Serhat bey ile birlikte boyama yapıyordum. Hem bu süre içinde konuşup sohbet ediyor, birbirimizi yakından tanıyorduk.
Elime ahşap bir kutu vermişti. Onu önce düz renge boyuyor, üstüne yüzlerce desen yapıyor ve farklı teknikler kullanarak süslüyorduk. Gerçi ben asla beceremiyordum ilk zamanlar ama Serhat beyin desteği ve sabrı ile öğrenmeye çalışıyordum. Küçücük bir ahşap kutunun boyanıp tamamen bitmesi bazen günlerimi alıyordu ama olsun, sanki başka işim mi var? En azından yeni arkadaşlar ediniyordum.
Bir gün kitabımı alıp atölyeye gittiğimde içeride yüz kadar 5 yaşlarında velet olduğunu gördüm. Bir özel okuldan getirmişler etkinlik için. Hepsinin elinde ahşap bir oyuncak ve önlerinde bir sürü boya vardı. Serhat hoca onlara boya yapmayı öğretiyor, onlar da minik elleriyle beceriksizce bütün boyaları oyuncaklara buluyorlar, boyamaya çalışıyorlardı. Başlarında çocukların öğretmenleri de vardı ama Serhat hoca gebermek üzere gibi görünüyordu.
İçeriye girip girmeme konusunda kararsız kaldım bir an. Zaten işi başından aşkındı. Ortalıkta koşturuyor, aynı anda bir sürü işe yetişmeye çalışıyordu. Çocuklar da her yere boya bulaştırıyor, fırçaları yıkadıkları suyu döküyorlardı. Üstelik ben o çocuklardan daha salaktım. Başına dert olmayayım diye kaçmaya karar vermiştim ki gördü beni. Yanıma gelip “ Asiye hanım merhaba. Atölye çalışmamız var, çalışmalarımıza katılmak ister misiniz?” dedi. Daha sonra önemli bir şey söyleyecekmiş gibi eğildi ve “Yardım et, kurtar beni. Ya onlar beni yiyecek ya ben onları” dedi. Kabul ettim ama kabul ettiğime Serhat daha çok üzülmüştür bence. Çocuklar suları dökmesin diye uğraşıyorlardı ama suyu ben döküyordum. Çocukların yapmasını istemediği ne varsa ben yapıyordum. Her yere boya döküp silmeye çalışırken bulaştırıyordum. Adam benim on beş IQ sahibi olduğumu böylece anlamıştı.
Çocuklardan biri boyama işlemini bitirmiş, elindeki oyuncağı kurutmaya çalışıyordu. Gidip yardım edeyim diye aldım elinden. Bas bas bağırıp ağlamaya başladı “Oyuncağımı çaldı” diye. Küçük piç, ne yapayım ben senin bok gibi boyadığın oyuncağını. Sus diyorum susmuyor, bağırıp çağırıyor ve ağlıyor. Duyan da oyuncağını değil, böbreğini aldım sanacak. Evlenince asla doğurmama kararı aldım bu velet yüzünden.