İçeriğe geç

Bir ufak sevda meselesi

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Bir ufak sevda meselesi

Bölüm 2

Giriş

BÖLÜM 1: SAHTE KİMLİKLER VE GÖLGELER

Giriş kapısının üzerindeki bronz levhada eskitme harflerle Grand Horizon Oteli yazıyordu. Juleka, Londra'dan beri üzerine yapışan o soğuk kasveti ve yağmurun ağırlaştırdığı trençkotunun yakasını biraz daha kaldırarak içeri adım attı. Lobinin yüksek tavanından sarkan kristal avizelerin loş ışığı, parlatılmış mermer zemine yansıyordu. Dışarıdaki fırtınanın uğultusu, döner kapının kapanmasıyla bıçak gibi kesilmişti. Juleka derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsündeki o tanıdık, daraltıcı baskı izin vermedi. İki gündür uyumamıştı. Heathrow Havalimanı'nda uçağa bindiği andan beri, Türkiye'ye uzanan bu kaçış yolculuğunda arkasındaki gölgenin nefesini ensesinde hissediyordu.

Resepsiyon bankosuna doğru yürürken adımlarının çıkardığı sesleri dinledi. Her tıkırtı, arkasından gelen bir başkasının adımıymış gibi geliyordu. Cebindeki sahte kimlik kartına dokundu. Parmak uçları, üzerindeki soğuk plastiği bulduğunda zihninde tek bir ismi tekrarladı: Leya. Artık senin adın Leya. Juleka ismi İngiltere'de, o karanlık Thames Nehri kıyısında kalmıştı. Eğer yaşamak istiyorsa, o İngiliz kadını bu yabancı ülkede bir süreliğine gömmek zorundaydı. Bankoya ulaştığında, yüzünde profesyonel bir nezaket maskesi taşıyan genç resepsiyoniste gülümsedi. Bu gülümseme, günlerdir yaptığı en sahte şeydi.

"İyi akşamlar," dedi Juleka. Aksanlı ama net Türkçe kelimelerini özenle seçerek sesinin titrememesine gayret etti. "Leya ben. Leya Demir. Adıma bir rezervasyon olacaktı."

Resepsiyonist çocuk bilgisayarın klavyesine hızlıca dokundu, ardından başını kaldırıp aynı mekanik gülümsemeyle ona baktı. "Hoş geldiniz Leya Hanım. Evet, üç gecelik süit oda rezervasyonunuz görünüyor. Kimliğinizi alabilir miyim?"

Juleka, çantasından çıkardığı sahte Türk kimliğini çocuğa uzatırken gözü lobinin köşesindeki devasa aynaya kaydı. Aynanın yansımasında otelin girişini, oturan birkaç misafiri ve ağır perdeleri görebiliyordu. Kimse ona bakmıyordu. Ya da o, öyle düşünmesini isteyen usta bir avcıyla karşı karşıyasın diye kendini kandırıyordu. Londra'daki tren istasyonunda gördüğü o siyah şapkalı adamı hatırladı. Yüzünü hiç tam görememişti ama yürüyüşündeki o tekinsiz, acelesiz ritim hafızasına kazınmıştı. Adam peşinden buralara kadar gelmiş olabilir miydi? "İşlemleriniz tamam Leya Hanım, 404 numaralı oda. Asansörler sağ tarafta," diyen resepsiyonistin sesiyle irkildi. Anahtar kartı alırken, "Burada güvende olurum, değil mi?" diye sormak istedi ama sustu. Sadece teşekkür edip asansöre yöneldi.

Dördüncü katın koridoru, lobinin aksine oldukça sessiz ve karanlıktı. Duvarlardaki aplikler zayıf bir ışık yayıyordu. Juleka, halının üzerinde sessizce ilerlerken 404 numaralı kapının önüne geldi. Kartı okuttu, klik sesini duyduğunda içeri sızıp kapıyı arkasından hızla kapattı. Hemen emniyet mandalını sürgüledi, zinciri taktı. Sırtını kapıya yaslayıp gözlerini kapattı. Kalbi göğüs kafesini delmek istercesine vuruyordu.

Oda genişti ama pencerelerden sızan fırtına sesi içerideki sessizliği daha da tekinsiz kılıyordu. Çantasını yatağın üzerine fırlattı. Banyoya gidip musluğu açtı ve yüzüne buz gibi su çarptı. Aynaya baktığında gördüğü kadın bitkindi. Gözlerinin altı morarmış, kızıl saçları dağılmıştı. "Sen Leya’sın," dedi aynadaki yansımasına İngiliz aksanıyla fısıldayarak. "Sen sadece buraya tatile gelmiş bir kadınsın. Seni tanımıyorlar. Seni bu ülkede bulamazlar." Ancak içindeki bir ses, kıta değiştirse bile, geçmişin kokusunu taşıdığı sürece o adamın onu bulacağını fısıldıyordu.

Ertesi gün, Juleka rolünü mükemmel oynamaya çalıştı. Sabah kahvaltısı için restorana indiğinde karşılaştığı otel müdürüne ve garsonlara kendini kibar, hafif aksanlı Türkçesiyle "Leya" olarak tanıttı. "Türkiye'yi çok seviyorum, kafa dinlemek için geldim," dedi. Herkese karşı fazla cana yakın, fazla görünür olmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki, saklanmanın en iyi yolu bazen herkesin gözü önünde olmaktı. Eğer Leya olarak yeterince iz bırakırsa, geçmişteki o İngiliz kadının, Juleka'nın izleri tamamen silinirdi.

Ancak akşamüstü odaya döndüğünde, masanın üzerindeki küçük bir detay kanını dondurdu. Sabah çıkmadan önce banyodaki havluların dizilimini, kapının arkasına koyduğu görünmez saç telini kontrol etmişti. Kapıda bir zorlama yoktu. Ama yatağın üzerindeki yastık, sabah bıraktığından tam iki santim daha sağa kaymıştı. Biri buradaydı. İçeri girmiş, hiçbir şey almadan, sadece "Buradayım" mesajı vermek için gitmişti. Juleka o gece hiç uyumadı. Elinde küçük bir çakıyla, yatağın kenarında oturup şafağın sökmesini bekledi.

Üçüncü gecenin gece yarısı, fırtına şehri tamamen esir almıştı. Otelin dışındaki ağaçların dalları pencerelere vuruyor, kırbaç gibi sesler çıkarıyordu. Juleka yatakta, kıyafetleriyle uzanmış tavanı izliyordu. Tam gözleri yorgunluktan kapanmak üzereyken, koridordan gelen o hafif sesle irkildi. Halının üzerindeki o acelesiz, ritmik adımlar... Tam 404 numaranın önünde durdular.

Juleka nefesini tuttu. Kalbinin sesi kulaklarında gümlemeye başladı. Saniyeler sonra, kapının altından sızan ışık kesildi. Bir gölge oradaydı. Ardından, kapı kilidinden gelen hafif bir tıkırtı duyuldu. Elektronik kilit, yeşil bir ışıkla onaylandı. Kapı yavaşça aralandı, emniyet zinciri sonuna kadar gerildi ve büyük bir metal makasın ağzı zincirin arasına girdi. Tek bir hamleyle zincir kesildi. Kapı sonuna kadar açıldığında, odanın loş ışığında o adam belirdi. Londra'daki tren istasyonunda gördüğü o siyah şapkalı adam. Yüzünün yarısı gölgede kalmıştı ama dudaklarındaki o soğuk tebessüm net bir şekilde seçiliyordu.

"İsim değiştirmek ve buralara kadar kaçmak iyi bir denemeydi," dedi adam, kusursuz bir İngilizceyle ve buz gibi bir tonla odaya adım atarken. "But the game is over, Juleka." (Ama oyun bitti, Juleka.)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.