İstanbul, Boğaz Hattı, AkşamBoğaz'ın serin rüzgârı, Aras'ın yüzünü okşarken, içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Yanında, gözleri parıldayan Deren vardı. İkisi de sessizce İstanbul'a bakıyorlardı. Bu şehir, şimdi onun özgürlüğünün son kalesi gibi görünüyordu. Uçağa yetişmesi için çok az vakti kalmıştı.Deren, elini Aras'ın eline kenetledi. "Gitme Aras. Kal burada, bana, hayatımıza dön. Ne olursa olsun, beraber üstesinden geliriz."Aras'ın boğazı düğümlendi. Babasının o sert, emir verici sesi kulaklarında çınlıyordu. Yüzü acıyla kasılmıştı. "Duramam Deren. Her şey bitti."Deren'in yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. "Ne demek her şey bitti? Anlamıyorum. Ne oldu? Bir anda ne değişti?"Aras, gözlerini ondan kaçırdı. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. "Bu iş böyle gitmez. Olmayacak bizim işimiz. Seninle bu yola devam edemem.""Saçmalıyorsun!" dedi Deren, sesi yükseliyordu. "Sen bana aşıksın! Dün gece her şey yolundaydı! Sadece babanın bir telefon konuşması yüzünden mi bu? Ne saklıyorsun benden?"Aras, Deren'in gözyaşlarını sildi. Kendisi de ağlamamak için zor duruyordu. Ona gerçeği anlatamazdı. Bu, hem Deren'i daha fazla üzer, hem de Soydanların işlerine zarar verirdi. "Benden uzaklaş, Deren. Seni mutlu edecek birini bul. Beni unut."Bu sözler, Deren'i derinden yaraladı. "Ben seni nasıl unuturum! Bizim bunca hayalimiz, bunca anımız..."Aras, daha fazla dayanamadı. Deren'i son bir kez sımsıkı kucakladı, burnunu saçlarına gömdü ve o kokuyu içine çekti. Bu, onların son vedasıydı. Ardından, bir taksiye atladı ve havalimanına doğru yola çıktı. Deren, arkasından, hıçkırarak yere yığıldı. İstanbul, iki aşığın hayallerini alıp gitmişti.
İstanbul'un Boğaz hattında, hayatını ve aşkını geride bırakmış bir şekilde taksiye binen Aras Soydan, uçağın penceresinden şehrin ışıklarının yavaşça küçülmesini izledi. Zihni bomboştu, kalbi ise Deren'e söyleyemediği kelimelerin acısıyla doluydu. Saatler sonra, Mardin'in kavurucu sıcağıyla, bu kez babasının emirlerini yerine getirmek için döndüğü topraklara ayak bastı. Konak, onun için artık bir ev değil, bir kafes gibiydi.Avlunun kapısı açılıp içeri girdiğinde, tüm yorgunluğu ve ruhundaki ağırlıkla karşılaşan ilk kişi Elif oldu. Genç kız, geleneksel bir gelinlikle, başı öne eğik bir şekilde avlunun köşesinde duruyordu. Ne bir gülümseme, ne de bir tebessüm vardı yüzünde. Sadece derin bir hüzün ve sessiz bir isyan... Aras'ın bakışları, İstanbul'dan getirdiği acısıyla Elif'in gözlerindeki çaresizliği gördüğünde, içini tarifsiz bir acı kapladı. İki yabancı, birbirlerinin gözlerinde, kendi yıkılmış hayallerinin enkazını aynı anda hissettiler.Bu an, aralarında tek kelime bile edilmeden, törenin kaderlerini birbirine bağladığı ilk andı.Çok geçmeden, avluya yerleştirilen nikah masası, rengarenk balonlar ve beyaz tüllerle süslenerek düğün havasına büründü. Elif, annesi Asiye Hanım'ın yanında, adeta kendi cenazesine gelir gibi masaya yaklaştı. Herkes yerini almıştı. Aras, takım elbisesi içinde, ailesinin yanında duruyordu. İki aşiretin reisi, Hacı Bey ve Mahmut Ağa, masanın iki yanına oturmuş, tüm bu seremoninin mimarı oldukları için gururlu görünüyorlardı.Nikah memuru, konuşmasına başlayacaktı ki, avlunun kapısından iki kişi hızla içeri girdi. Gelenler, şaşkınlık içinde etrafa bakan, modern giyimli bir genç kadın ve bir genç adamdı. Bu, Deren ve Aras'ın yakın arkadaşı Kerem'di. Deren'in gözleri Aras'ın yanındaki gelinlikli Elif'i görünce, dehşetle büyüdü. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez haldeydi.Mahmut Ağa'nın otoriter sesi, "Kim bu yabancılar, Aras?" diye gürledi.Aras'ın kalbi hızla çarpıyordu. Hızlıca bir yalan uydurdu. "Baba... Benim arkadaşlarım. İstanbul'dan geldiler." Deren'in elini tuttu ve Kerem'in yanına çekti. "Deren, Kerem'in sevgilisi."Bu yalan, Elif'in içini incitti. Onun için ne kadar değersiz olduğunu hissetmişti. O sırada, soydaş ailesinin en küçük kızı Aslı Soydan, kapıda durmuş, olanları izliyordu. Bakışları, Aras'ın arkadaşı Kerem'e takıldı. Kerem'in telaşlı ama samimi duruşu, genç kızı ilk görüşte etkilemişti.Herkes şaşkınlıkla Aras'ın cevabını beklerken, nikah memuru boğazını temizleyerek tekrar sordu:"Evet, Aras Soydan, Karakaya ailesinin kızı Elif'i eş olarak kabul ediyor musun?"Tüm gözler Aras'a dönmüştü. Aras, son kez Deren'e baktı. Gözlerinde derin bir hüzün ve pişmanlık vardı. Bu bakış, Deren'in içindeki şüpheyi daha da artırdı. Ardından, bakışlarını Elif'e çevirdi. Masum ve kırgın duran Elif'in gözlerinde kendi kaderinin aynasını gördü. Kalbi sızladı.Cevap vermek için derin bir nefes aldı.
Nikah memuru, avluda yankılanan sesiyle bir kez daha sordu: "Evet, Aras Soydan, Karakaya ailesinin kızı Elif'i eş olarak kabul ediyor musun?
Tüm konak nefesini tutmuş, Aras'ın cevabını bekliyordu. Deren'in gözleri şaşkınlık ve korkuyla Aras'a kenetlenmişti. Elif ise başı öne eğik, sanki kendi kaderinin son anını dinler gibiydi. Aras'ın içinden bir ses isyan etmesini söylüyordu, bir başkası ise bu savaşın anlamsız olduğunu fısıldıyordu. Derin bir iç çekti.
Gözlerini Elif'in mahzun yüzüne çevirdi ve boğuk bir sesle, "Evet," dedi.
Nikah töreninin ardından, avludaki gergin hava yerini şatafatlı bir kutlamaya bırakmıştı. Mahmut Ağa ve Hacı Bey, omuzlarında tüm aşiretin yükünü taşımış iki reis gibi, birbirlerine sarılarak kan davasının bitişini kutladılar. Yüzlerindeki sert ifadeler yumuşamış, yerini yıllardır bekledikleri huzura bırakmıştı. "Haydi, hayırlı olsun Mahmut Ağa," dedi Hacı Bey. "Artık düşmanlık bitmiştir. Bu çocuklar, bizim barışımızın nişanıdır." "Hayırlı olsun Hacı Bey," diye karşılık verdi Mahmut Ağa. "Benim canım, oğlum Aras'ım senin biricik kızın Elif'inle evlenmiş, törelerimiz de yerini bulmuştur. Artık biz düşman değil, iki can yoldaşıyız." İki aşiret reisi, avlunun ortasında durmuş, herkesin duyması için yüksek sesle konuşuyordu. "Yeri gelmişken, Hacı Bey," dedi Mahmut Ağa, gözleri Yusuf'u arayarak. "Sizin Yusuf, bizim kızımız Sude... Gönülleri birbirine düşmüş, dillerinden duydum. Bizim tarafımızdan bir sıkıntı yoktur bu işe." Sude'nin yüzü bir anda aydınlandı. Yusuf sevinçle babasına baktı. Ancak Mahmut Ağa'nın bir sonraki cümlesi, herkesin nefesini kesti. "Ama bu iş, bir ailenin evladıyla olacak iştir. Yusuf... Kusura bakma Hacı Bey, senin oğlun o kadar değersiz biridir ki, bizim aşiretimizin adını taşıyamaz. Kızıma layık biri değildir." Bu sözler, avludaki herkesi şaşırttı. Yusuf'un yüzündeki sevinç bir anda silindi, yerini derin bir utanca bıraktı. Sude'nin gözleri doldu, babasına yalvaran gözlerle baktı. Hacı Bey ise bu hakaret karşısında öfkeden mosmor kesilmişti. "Mahmut Ağa, sen ne dediğinin farkında mısın?" dedi Hacı Bey, sesi titriyordu. "Benim evladıma nasıl hakaret edersin?" Mahmut Ağa, umursamazca omuz silkti. "Ben sadece gerçeği söyledim, Hacı Bey. Senin oğlun, benim kızımın yanına yakışmaz. Bu kadar!" Bu sırada, Mert, kalabalıktan sıyrılarak kardeşinin yanına geldi. Gelinliğin içinde mahzun duran Elif'i görünce içi burkuldu. Kimseye aldırmadan kardeşine sımsıkı sarıldı. "Elif'im... Abin senin için üzülüyor," diye fısıldadı. Elif, ağabeyinin kollarında gözyaşlarını serbest bıraktı. Mert'in varlığı, onun için bu cehennemin içinde bir nefes gibiydi. Ardından, takı töreni başladı. Aşiret mensupları, ellerindeki altınlar ve paralarla gelin ile damada doğru sıraya girmişti. Ancak Mahmut Ağa'nın sözleri, düğün havasının yerini gerilime bırakmıştı.