Sarayın batı cephesindeki kulelerden birinde, sabahın ilk ışıkları odaya ince ince süzülüyordu. Pencereden bakan her göz, doğrudan kraliyet bahçesini görebilirdi. O bahçe, gün boyunca asil davetlere ev sahipliği yapsa da sabahları sessizliğin ta kendisiydi. Ve o sessizlik, o sabah yalnızca bir kişi tarafından bozuluyordu: siyah zırhlar içindeki bir adam.
Prenses Alenya, pencerenin kenarında durmuş, çenesini ellerine dayamıştı. Gözleri aşağıdaki figürde takılı kalmıştı.
Soğuk zırhların içinde kocaman bir yalnızlık taşıyordu o adam. Hareketleri sertti ama boş değil; tam tersine... her adımında, içinde susturulmuş bir öfke vardı sanki. Veya bir sır.
Alenya'nın gözleri adamın omzuna, ellerine, yürüyüşüne, duruşuna... her şeyine kayıyordu. Ama asıl aradığı bir şey vardı: Yüzü. Kimdi o?
Arkadan yaklaşan bir ses, düşüncelerini böldü.
"Yine mi ona bakıyorsun?"
Alenya gülümsedi, sesi tanımıştı.
Mira.
Hem nedimesi, hem de çocukluk arkadaşı.
Elinde bir fincan tarçınlı süt, pencerenin yanına geldi.
"Fark ettirmemeye çalışıyorum ama... çok dikkat çekici, değil mi?" dedi Alenya gözlerini camdan ayırmadan.
Mira fincanı masaya bıraktı. “Dikkat çekici mi? Yoksa... merak uyandırıcı mı?”
Alenya gözlerini kıstı. “Meraktan fazlası değil.”
"İlginç. Çünkü seni iki haftadır yalnızca sabahları cam kenarında görüyorum."
"Tesadüf."
"Tabii ki," diye mırıldandı Mira alaycı bir gülümsemeyle.
Sessizlik oldu. Aşağıdaki şövalye hâlâ yalnızdı. Antrenman yapmıyor, sadece bahçede yavaşça yürüyor, sarayın taş duvarlarına karşı sanki düşünüyordu.
Alenya’nın sesi yumuşak ama kararlıydı:
“Kim bu şövalye?”
Mira durdu. Tam fincandan bir yudum alacakken eli havada asılı kaldı. Gözleri, Alenya’ya değil, aşağıdaki adama kaydı.
“Söylemeyeceksin değil mi?” dedi Alenya, onun ifadesinden bir şeylerin ters olduğunu hissederek.
“Seninle hiç konuşmadığını sandım.”
“Konuşmadım da zaten. Sadece bir kez… kolyemi getirdi. Bir cümle söyledi. Sonra başını eğip gitti. Ama… o cümle beynime kazındı.”
“Sesi nasıldı?”
Alenya hafifçe gülümsedi. “Sert ama yorgun. Gibi.”
Mira sessiz kaldı. Ardından, kelimeleri yavaşça döküldü:
“Adı Kael.”
Alenya dönüp ona baktı.
“Kael?”
Mira başını salladı. “Evet. Kael. Sessizdir. Kimseyle pek konuşmaz. Kalabalıklardan uzak durur. Babandan emir almadan hiçbir yere adım atmaz. Savaşta iki kez ağır yaralanmış, ama yine de dönüp aynı sadakatle hizmete devam etmiş.”
“Ve sen bunu neden daha önce hiç anlatmadın bana?”
Mira gözlerini kaçırdı. “Çünkü... seni ilgilendireceğini hiç düşünmemiştim. Ve... onun gibi biri, bir prensese... sadece uzaktan bakabilir.”
“Ben de sadece bakıyorum.”
Ama Mira o an Alenya'nın gözlerinde bir şey gördü:
Sadece "bakmak" isteyen birinin gözleri değil.
Görmeye cesaret edenin gözleri.
Aşağıda Kael, bir an durdu. Başını hafifçe gökyüzüne çevirdi. Gözleri cama ulaşmamıştı ama Alenya'nın kalbi ürperdi.
O da sanki hissetmişti…
İzlenildiğini değil.
Anlaşıldığını.
Alenya geri çekildi, perdenin ucunu tutarak, sessizce kendi kendine fısıldadı:
“Kael...”
Kraliyet bahçesi ilkbahar sabahlarında çiçek kokularıyla uyanırdı. Taş yolların arasından fısıltılar geçerdi; sarayın hizmetkârları, muhafızları, nedimeleri… Herkes kendi görevini taşıyan bir gölge gibi ilerlerdi. Ama o sabah, bu sakinliğin ortasında biri vardı ki ne yürüyordu, ne bekliyordu.
O sadece birini izliyordu.
Kael.
Bahçenin güney ucunda, sırtını meşe ağacına dayamış, kaskı elinde, gözleri ileriye dikiliydi. Yine oradaydı. Prenses Alenya.
Kael onu izlememeye yemin etmişti ama… bakmadan da duramıyordu.
Yürüyüşü hafifti, başı dikti. Elbisesi güneşle yarışır gibi savruluyordu. Ama en dikkat çekici olan, yüzündeki kararlı ifadeydi.
Bir planı var gibiydi. Yine ona gelecekti.
Kael iç çekti.
“Lütfen… bugün konuşma. Bugün görme beni. Sen bana bir adım daha atarsan, ben yeminimi unuturum.”
Ama Alenya onu çoktan görmüştü.
Adımlarını hızlandırdı, sarayın küçük çeşmesinin yanına geldi.
Kael’i karşıladı.
“Kael,” dedi yavaşça.
Kael başını hafifçe eğdi. Cevap yok.
“Bir kez konuşmuştun benimle. Şimdi neden susuyorsun?”
Kael’in iç sesi çığlık atıyordu:
“Çünkü konuşursam… seni isteyeceğim.
Seni istersem… yeminlerimi bozarım.
Yeminlerimi bozan bir şövalyenin onuru yoktur.”
Tam o sırada arkadan sesler geldi.
“Prenses Alenya!”
İki nedime, aceleyle yaklaşıyordu. Ellerinde parşömenler, nefes nefese.
“Efendim, kral babanız sizi bekliyor. Bu sabahki meclis toplantısı için hazır olmanız gerek.”
Alenya gözlerini Kael'den ayırmadı.
"Beş dakika."
"Üzgünüm ama kral çok öfkeli, hemen gelmelisiniz."
Alenya istemeyerek geri döndü.
Kael hâlâ tek kelime etmemişti.
Giderken sadece bir cümle bıraktı:
“Kael, senin sessizliğin bile gürültülü geliyor bana.”
Kael öylece kaldı.
“Beni anlayamazsın, Alenya.
Senin her nefesin özgürlükle doluyken, ben zincirlerle büyüdüm.
Ben sadece koruyucunum...
O gün böyle geçti.
Ama ertesi gün… Alenya tekrar geldi.
Bu kez yanında bir sepet vardı, içinde gül yaprakları.
Kael’in görev yerine doğru yürüdü.
Yere eğilip yaprakları tek tek taş yola bırakmaya başladı.
Kael'in tam önüne kadar geldi.
Eğildi, son yaprağı bıraktı.
Ve sonra…
“Kael. Artık kaçma. Bir kez... sadece bir kez, ‘neden?’ de.”
Tam ağzını açacak gibiydi ki…
“Prenses! Acil çağrı!”
Bir başka nedime, bu kez korkuyla geliyordu.
“Saray eğitmenleri sizi bekliyor! Eğitim saatiniz geçti, kral duymadan dönmelisiniz!”
Alenya geri çekildi.
Bakışları hayal kırıklığıydı.
Bu kez tek kelime etmeden gitti.
Kael ise gözlerini yumdu.
“Konuşmuyorum çünkü seni kaybetmeye tahammül edemem.
Ama senin bu çaban... beni yavaş yavaş öldürüyor, Alenya.”
