Rüzgârın sesi ve soğuğu tenime işlerken yaptığım tek şey, çoktan güneşe veda etmiş bu parkta, korkulukların arkasından gölü izlemekti. Yapmam gereken çok şey vardı tabii ki ama hiçbirini yapabilecek gücü kendimde bulamıyordum. Sadece dur ve izle... Hayatın bana sunduğu tek şey buydu büyük ihtimalle. Şu zamana kadar kendim için yaptığım şeyleri düşündüğümde, aslında hayatta sırf kendi isteğimle hiçbir şey yapmadığımı fark ediyordum. Ama bunu değiştirecek kadar cesur değildim, değiştirmek için çaba harcamaya mecalim de yoktu.
Belki de bu hayatı hak etmiştim. Hiçbir kuzenimle doğru düzgün bir iletişimim yoktu. Hiçbir hayalimin peşinden koşmamıştım. Derslerimde başarılı olmak gibi bir gayem ya da iyi bir insan olmak gibi bir çabam da yoktu. Genel olarak hayatta hiçbir amacım olmamıştı galiba... Bu hayatımın saçma ve sıkıcı olduğunu biliyorum ama evet tabiki arkadaşım olmuştu. Bu kişi kuzenimdi ve bu kadar yaşıtım kuzenim olmasına rağmen benden küçük olan bu kız ile hayatımın en iyi arkadaşlığını yaşamıştım. Tabi ki bu arkadaşlık uzun sürmemişti ve başka bir şehre taşınıp bana bir sebep bile sunmadan benimle iletişimi tamamen kesmişti.
Yıllar sonra bugün, onun düğününe gitmem gerekiyordu ve ben bu gölün başında durmuş, bu boktan hayatımın ne kadar çekilmez olduğu üzerine düşüncelere dalmıştım.
Soğuk rüzgâr tenime işlerken kulağıma o tanıdık ama en nefret ettiğim seslerden biri ilişti: Çalan telefonumun sesi. Kabanımın cebinden çıkarıp ekrana baktım. Annem arıyordu.
Açtım ve kulağıma götürdüm. "Efendim anneciğim?" Her zamanki itaatkâr tonumla konuşmayı başlattım. Soğuk havaya karışan sıcak nefesim beyaz bir buhar oluşturmuştu. Yükselen buhara doğru bakıyordum ki annemin her zamanki sinirli, tiz sesi telefonun hoparlöründen bana ulaştı:
"Neredesin sen! Neden hemen gelmiyorsun da illa bir rezillik çıkarıyorsun? Neden bir gün olsun normal bir insan olamıyorsun? Senin gibi bir evladım olduğu için utanıyorum! Bu triplerini kendine sakla ve hemen şu düğün salonuna gel!"
Evet, her zamanki gibi bir konuşma daha. Görmeyeceğini bilsem de sessizce başımı salladım. "Tamam, bir yirmi dakikaya orada olacağım, sadece trafik var," dedim.
Onun için "normal olma" tanımının ne anlama geldiğini çok iyi biliyordum. Onun normali; dizinin dibinde kalıp, sırf o istedi diye üniversiteyi yanlarında okumam, matematik öğretmeni olmam ve kazandığım parayla onlara ev ve araba almamdı. Babamın normali ise çok daha başkaydı; ortaokulu bitirir bitirmez kapanıp, köşesine sinmiş sessiz bir ev hanımı olmamı beklemişti. İkisinin "normali" birbiriyle savaşmış, sonunda annem kazanmıştı ve ben o savaşın ortasında nefes alamayan, iradesiz bir kuklaya dönüşmüştüm. Atamamla evden ilk defa ayrılmış olabilirdim ama artık hayat için çabalamanın bir anlamı kalmamıştı. Kendi adıma hiçbir arzu barındırmayan, tam da onların yonttuğu o "başarısız" kalıba sıkışmıştım.
Bana ne kadar nankör bir evlat olduğum hakkında saydırmasını bir süre daha dinleyip, en sonunda özür dileyerek telefonu kapattım. Galiba artık bu gölden ayrılma zamanı gelmişti. Bomboş bu parktaki, hiçbir ilgi çekiciliği olmayan karanlık suyu izleyecek tek deli bendim zaten. Bu düşünce bende acı bir gülme isteği uyandırdı. "Haha..." Ne kadar da boş bir hayat. Tıpkı bu göl gibi.
Yavaşça arkamı dönüp banka koyduğum çantamı aldım. Bir adım, iki adım... İlerlemem lazımdı, yoksa o lanet düğünü gerçekten kaçıracaktım. Üçüncü adımı atacağım sırada göğsümde tuhaf, sanki içimden bir şey yırtılarak çıkmak istiyormuş gibi dehşet verici bir ağrı hissettim. Nefesim kesildi, dizlerimin bağı anında çözüldü. Elimdeki çantayla birlikte yeri boyladım.
Çığlık atmam lazımdı, yardım istemeliydim ama etrafta ne bir park görevlisi vardı ne de gecenin bu saatinde parka gelebilecek bir zır deli. Zihnim acıyla yavaşça bulanıklaşırken hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı. Ailemin beni dövdüğü anlar, kuzenlerimin beni dışladığı ve bana iftira attığı sayısız olay, akrabalarımın iğneleyici lafları, babaannem... Babaannemin öldüğü an ve diğer tüm iğrenç anılar zihnimde bir sinema perdesindeymiş gibi oynuyordu. Benim gibi bir insana da ancak böyle bir son yakışırdı galiba... Yalnız yaşayan ve yalnız ölen bir insandım ben. Böyle bir hayattı benimkisi...