İçeriğe geç

Bir Sağırın Şarkısı

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Bir Sağırın Şarkısı

Bölüm 2

2. BÖLÜM

Sesler.

Birçok insan nasıl bir nimete sahip olduklarının farkında değil. Üzücü. Dalga sesleri, en sevdikleri yemek hazırlanırken çıkan küçük sesler, sevdiklerinin sesleri, bir gülüşün sesi.

Acaba nasıl?

Çok mu şey kaçırıyorum ben?

Gözlerimi açtım. Penceremden dışarı baktım. Kuşlarda ve erik ağacında takılı kaldı gözlerim.

Çok düşünmeye başladım, acilen denize gitmem lazım benim.

''-Doğa, hadi denize.''

Cevabı beklemedim, direkt ayağa kalkıp hazırlanmaya başladım. Bir deniz şortu, papatya desenli atlet. Bir klasik. Bu sefer hafif bir makyaj da yapacağım. Biraz kapatıcı ve kıpkırmızı, yanaklarımı canlı gösterecek bir allık. Saçlarımı da açayım. Evet, mükemmel.

Telefonuma bakıyorum.

''Bugün biraz evde durmak istiyorum Türkan, belki yarın gelirim.''

Harika. Doğa gelmek istemiyor. Ona kızamam, yazlığa geldiğimizden beri neredeyse her gün benimle denize geliyor. Bir gün de evde takılmak istemesi çok doğal. Ama yine de onu yanımda isterdim. Her neyse, yapacak bir şey yok. Bugün de kendi kendime takılırım bende.

Merdivenlerden indim, annemin yanına gidip ona denize gideceğimi anlattım. Onaylayıp dikkatli olmamı tembihledi. Ona el sallayıp çıktım evden. Babamla vedalaşmadım, daha doğrusu vedalaşamadım çünkü hafta içi hastaneye gidip çalışması gerekiyor. Yani şu an bizimle değil, annem ve ben tekiz ancak genelde akşamları teyzemlerle veya dedemlerle birlikte oluyoruz.

Akşamları demişken... ben hala o akşamın etkisindeyim. Yeni komşularımızla tanıştığımız akşam. Hala orada konuştuklarımızın etkisindeyim.

Çocukluğumdan beri çevremdeki insanlar işitme engelim yüzünden bana karşı özellikle hassas ve iyi davrandılar. Kendimi eksik ve kötü hissetmemem için ellerinden geleni yaptılar. Ancak ben büyüdükçe bu hislerimi engellemek de zorlaşıyordu. O akşam Özgür'ün çaldığı piyanoyu duyamamak garip bir his oluşturmuştu içimde. Ara ara kendime sorduğum ama sorar sormaz geçiştirdiğim o soru yine rahatsız ediyordu beni.

Çok mu fazla şey kaçırıyorum?

Evet, oldukça rahatsız edici bir soru olduğunun farkındayım. Ama kendimi durduramıyorum. O günün üstünden 1 hafta geçti ve 1 haftadır biraz durgunum. Bu çok can sıkıcı çünkü düzeltemeyeceğim bir şey için üzülüyorum ve bu hayatımı yavaşlatmaktan başka bir işe yaramıyor. İşte asıl sorun da bu benim için. Sıkıntım insanlarla dertleşerek, bir terapistle konuşarak çözülmeyecek. Evet, belki bir süreliğine beni rahatlatacaklar ama sonuçta sıkıntım asla çözülmeyecek. Çaresizlik duygusunun bu kadar sinir bozucu olduğunu bilmezdim.

Nasıl aşacağım bu çaresizliği? Özgür ''duyamıyorsan hisset'' demişti. Hadi ama, bunu nasıl yapacağım!? Sesleri hissetmek... bu nasıl yapılabilir? Tabii, o nereden anlayacak ki. O; denizin sesini, annesinin sesini, dalgaların ve piyanonun sesini duyabiliyor sonuçta.

Özgür hakkında daha fazla şey soracaksanız söyleyeyim, birbirimize telefon numaralarımızı verdik ama hiç konuşmadık. Evlerine de tekrar gitmedik. 1 haftadır onu hiç görmedim. Açıkçası konuşmaya utanıyorum çünkü onu darlıyormuş gibi olmak istemiyorum. Onun böyle düşünmeyeceğini bilsem de öyle geliyor işte, şu anlık görüşmüyoruz.

Pekala, bu düşüncelerimin arasında denize gelmişim. Biraz rahatlama vakti. Plaj çantamı sahile bırakıp kendimi sulara atıyorum. Serin su vücudumu ıslatıyor. Düşüncelerim bir an olsun suların arasına karışıp beni terke diyormuş gibi hissediyorum o an. Kendimi dalgaların büyüsüne bırakıyorum.

Saatlerce yüzdüm. Bugün yalnızca eğlenmek için değil, unutmak için yüzdüğüm için daha hırçın, daha hırslıydım dalgalara karşı. Sonunda yorulduğumda plaj çantamın içindeki büyük havluyu açıp kumların üzerine serdim, üzerine oturdum. Saçlarım darmadağındı. Onları sırtıma doğru atıp güneşi izledim biraz. Yavaş yavaş ufuktan batmaya başlamış, öğlen sıcağının yerini akşam üstünün o tatlı esintisi almıştı. Hala eve gitmek için biraz vaktim vardı, bu süre içerisinde havluma uzanıp ufku izlemek istedim. Deniz ve gökyüzünün birleştiği o nokta... gün batımında manzarası harika olur.

Havanın dayanılmaz sıcağının gitmesiyle etraf da biraz kalabalıklaşmıştı. Yazlıklarından çıkan insanlar buraya çay-kahve pikniği yapmak için gelirler, hem serinler hem de sahilde vakit geçirirler. Bazen bizimkileri evden çıkmaya ikna ediyorum ve burada çay içiyorlar. Güzel oluyor.

İnsanları incelemeye başladım. Birkaç çocuk kumdan kale yapıyor, bazıları suda oynuyorlardı. Aileler ya kumlara ya da getirdikleri sandalyelere oturmuş, ara ara göz ucuyla onları yokluyorlardı. Tam bu sırada bir ailenin oldukça tanıdık olduğunu fark ettim. Bunlar... evet evet, Özgür'ün anne babası! Peki Özgür nerede?

Sudan çıktığı için kumral saçları ıslaktı, birkaç tel yüzüne düşmüştü. Altında siyah bir şort vardı ve üstü çıplaktı. Arkasını döndüğünde omzunun ve sırtının ne kadar geniş olduğunu fark ettim. Beyaz teni güneşin etkisiyle hafifçe kızarmıştı. Ona biraz fazla dikkatli baktığımı fark edince kendi kendime utanıp etrafa göz gezdirdim, neyse ki herkes kendi halinde eğlendiği için benim bu saçma davranışımla ilgilenmemişti.

Acaba yanına gitmeli miydim? Telefondan konuşmaya utanıyordum ama yanına gidersem o günkü gibi güzel bir muhabbet edebilirdik belki. Bir süre havlunun üzerinde öylece oturdum, belki de içten içe beni fark etmesini bekliyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. En sonunda bu saçma belirsizliğe dayanamayıp ayağa kalktım. Plaj çantamı toplayıp ayrıldım plajdan. Hava kararmaya başlamıştı ve annemleri endişelendirmek istemezdim sonuçta. Özgür'ü illaki tekrar görürdüm.

Eve dönerken üzerimde garip bir durgunluk hala oradaydı Evet, hala o soruyu düşünüyorum. Sinirle iç çekip adımlarımı hızlandırdım. Özgür'ü görmek nedense hissettiğim eksikliği artırmıştı. Halbuki onun hiçbir suçu yoktu, tam aksine gayet olumlu etki verebilecek bir insandı ama bende bir gariplik vardı. Eve girdim, anneme kısa bir selam verip hızlıca odama girdim. Karnıma saplanan sinir bozucu ağrıyla huzursuzluğum daha da arttı. Duş almak için banyoya girdim ve bum! Evet, ayın o günü geldi. Bir hafta boyunca deniz yok. Ne zamanlama ama. Tam bu sırada bu düşünceli halimin sebeplerinden birinin bu olabileceğini düşündüm ve biraz rahatladım. Belki bu dönem geçince düşüncelerim de hafiflerdi. Yani, umarım.

Hızlı bir duş alıp hiçbir bakım yapmadan direkt yatağıma uzandım, gözlerimi kapattım. Adet dönemlerim çok zor geçiyordu, özellikle ilk 2 gün ölü gibi oluyordum genelde. Sadece dinlenmek ve yemek yemek istiyordum. Bu esnada omzumdaki elle irkildim. Annem bu akşam yemekte misafirlerimizin olacağını ve kendisine yarıdm etmemi istediğini anlatıyordu. Karnımın ağrısı henüz zirve noktasına ulaşmamışken ona yardım etme kararı aldım. Misafirlerimiz de Özgür'ün ailesiydi. Onu denizde gördüğüm hali aklıma gelince yüzüme ince bir gülümseme oturuyordu. Sonradan bu hareketim için utanıp annemin peşinden mutfağa girdim. Annemin meşhur salatası, soğuk bir çorba, peynirli börek ve çikolatalı kek. Bence harika bir menü ,umarım misafirlerimiz de aynısını düşünür.

Annem çikolatalı kek görevini bana verdi, kendisi diğer işlerle ilgileniyordu. Tatlı yapmayı oldum olası sevmişimdir, bir de bu tatlı çikolatalıysa daha da büyük bir zevkle yaparım. Harika bir kek harcı hazırlayıp kek kalıbına döktükten sonra dibinde kalan harcı kaşıkla sıyırdım. Şahsen en sevdiğim aktivitelerden biridir. Anneme baktım, o da böreği ve çorbayı hazırlamış, salatanın sosunu hazırlıyordu. Bana limon sıkmamı söyledi. Sıkacağı alıp büyükçe bir limonu sıktım, salata sosuna döktüm. Bir yandan da keki kontrol ediyordum. Yanmasını istemezdim değil mi?

...

Akşamüstü oturma odasındaki kanepede uzanmış dinleniyordum, karnımın ağrısı artmıştı. Üstümde siyah, sade bir elbise vardı. Ne giyeceğimi dakikalarca düşünüp bunu bulabilmiştim. Saçlarımı da balıksırtı ördüm. Tam gözlerimi kapatacağım esnada annemin mutfaktan çıktığını gördüm, kapıya doğru ilerliyordu. Muhtemelen zil çalmıştı. İsteksizce ayağa kalkıp onu takip ettim. Evet, gelmişlerdi. Annesi babasıyla kısaca selamlaştık, nedense annesi biraz soğuk gelmişti bana. Bu sadece benim hislerim miydi yoksa kadın gerçekten bana soğuk mu davranıyordu anlayamamıştım. Bunu görmezden geldim ve o an Özgür'le göz göze geldik. Mavi, düz kesim bir jean ve beyaz bir tişört vardı üzerinde. Beni görünce gülümsedi. Şimdi, ne yapacağım? Sarılmalı mıyım? Yoksa tokalaşmalı mıyım? Sarılmak çok saçma olur. Tokalaşayım.

Ben elimi uzatmadan Özgür elini uzatmadı. Ben uzatınca nazikçe sıktı, "hoş geldin" dedim ona işaretlerimle. O da "hoş buldum" diye cevapladı. Beraber balkona çıktık, masaya oturup yemeğimizi yemeye başladık. Bir şeyler konuşulurken ben yine sessiz kaldım. Tam bu sırada koluma nazikçe dokunulmasıyla irkildim. Özgür'dü. Sohbet etmeye başladık. Hayatımda ilk kez yemekte bu şekilde sohbet ediyordum. Çok güzel bir histi. Demek yemekte sohbet etmek böyle bir hismiş.

Yemekten sonra masanın toplanması için anneme yardım ettim. İçimdeki tuhaf huzursuzluk artmıştı. İlk başta adet olduğum içindir diye düşünmüştüm ama hayır, bu farklıydı. Yemek yerken edilen basit bir sohbet bile bu kadar keyifli ve iyi hissettiriyorsa ben daha neleri kaçırıyordum acaba? Dünyada işitemediğim için kaçırdığım hangi basit şeyler vardı?

Bu düşünceleri bir kenara itip Özgür'ü odama çağırdım. Ona taş boyama koleksiyonumu göstermek istedim. Beraber odama çıktık, dolabımdaki kutuyu çıkarıp yere oturdum, Özgür de karşıma. Taşları çıkardığımda Özgür'ün gözleri parladı adeta. Tek tek hepsini göstermeye başladım. Özgür çok beğendiğini söyledi. Özellikle dalga ve çiçek deseninin çok hoşuna gittiğini söyledi.

Taşlara bakarken kendi kendime düşüncelere daldım yine. Bir taşı alıp sessizce elimde evirip çevirdim. Özgür dalgınlığımı fark etmiş olacak ki yavaşça koluma dokunup dürttü beni.

"İyi misin?" diye sordu.

Ona anlatmalı mıydım? Acaba düşüncelerimin saçma bulur muydu? Sonuçta, değiştiremeyeceğim bir şey için endişelenip üzülüyordum. Bu yaptığın mantıksızdı. Ama her daim mantıklı olamam ki! Bende bir insanım, üstüne üstlük ergenlik çağındaki bir insan. Hem Özgür kendi isteğiyle işaret dili öğrenmiş biri, bana da empati kurabilir. Bence ona anlatmalıyım.

"Çok fazla şey kaçırıyor muyum?" diye sordum ona. Kafası karışmış gibiydi. Birkaç saniye düşündükten sonra cevapladı:

"Çok fazla şeyden kastın ne?"

Cevap vermedim, o an keşke anlatmasaydım diye iç geçirdim. Konuyu kapatmak istedim ama Özgür bir şeylerin yanlış olduğunu anlamıştı.

"İnsanların doğuştan sahip olduğu şeylere sahip olamamak mı seni üzen?" diye sordu. Ne kadar güzel anlamıştı. Halbuki ben hiçbir şey anlatmamıştım, o duygularıma tercüman olmuştu. Başımı salladım. Yüzüne küçük bir tebessüm oturdu.

-Bazen hepimizin çok istediği ama erişmek için çok fazla çaba sarfetmesi gerekir.

-Ama ben çabalasam da bir şey değişmeyecek, dedim sitemle.

-Nereden biliyorsun?, diye sordu. İyice sinirim bozulmuştu. Ayağa kalkıp camın önüne doğru yürüdüm. Neyden bahsediyordu böyle? Bir öğrenci matematiğe çalışıp notunu yükseltebilir, güzel görünmek isteyen biri spor yapıp kendini geliştirebilir, bir enstrüman çalmak isteyen biri de ders alabilir. Ben ne yapacağım? Olmayan duyumu nasıl geliştireceğim? Ders mi alacağım? Spor mu yapacağım? Ne yapacağım ben?

Özgür pencereye, yanıma geldi. Aklımdan geçenleri tam olarak olmasa da ona da anlattım. İşaretleri yaparken ellerim titremişti hafiften, sinirlerim bozuktu. O ise gayet sakindi.

-Sana hakkımda bir şey anlatmak istiyorum ama moralin bozuksa ve dinlemek istemezsen gideceğim, dedi.

-Anlat, dedim merakla. Tişörtünün kolunu hafifçe sıyırdı, ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım. Tişörtünün kapattığı kısımda bir şey gösterdi bana. Koluna takılmış küçük bir aletti, etrafı hafifçe morarmıştı.

-Bunun ne olduğunu biliyor musun?, dedi. Hayır anlamında başımı salladım.

-Bu bir sensör. Şeker ölçmek için, deyince şok oldum.

-Sen şeker hastası mısın?, diye sordum aceleyle. Evet anlamında başını salladı. Çok şaşırmış ve biraz üzülmüştüm. İstemsizce gözlerimi vücudunda gezdirdim. Aslında gayet sağlıklı görünüyordu. Tişörtünü geri indirdi ve anlatmaya devam etti:

- Geçen geldiğinde sana kaptan olmak istediğimi söylemiştim. Şeker hastaları kaptan olabilir ancak bazı şartları var. Düzenli doktor kontrolüne gitmek ve hipoglisemi riskinin çok düşük olması gibi. Bu riski düşük tutmak için yaklaşık 6-7 senedir çok katı diyetler yapıyorum. Çünkü bir hedefim var ve diğer insanlarla eşit değilim. Bazen çok zorlanıyorum ama buna mecburum çünkü diğer insanlardan farklıyım. Sana bunu anlatma sebebim şu, sen ve ben, ikimizde diğer insanlardan farklıyız. Ben özgürce yemek yiyemem, sende sesleri duyamazsın. Bunu kabulleneceğiz ama kabullendiğimiz şeye yenilmeyeceğiz.

-Anlamadım, dedim.

-Eksikliğimizi kabul etmek demek onun altında kalıp her şeyden vazgeçmek demek değil. Evet, bazı şeylerden mahrum kalacağız ama yapabileceğimiz şeyler için çaba gösterirsek bu bizi güçlü yapar.

Hâlâ kafam çok karışıktı.

-Benden tam olarak ne istiyorsun?, diye sordum.

-Sesleri hissetmeye çalışmanı. Denemeni.

Sesleri hissetmek mi?

-Bunu nasıl yapacağım?

Birkaç saniye sessiz kaldı.

-Bana yaz akşamlarının kokusunu tarif eder misin?, diye sorunca bir an duraksadım. Bu sorunun alakasını anlamamıştım ama ona guveniyordum.

-Tuzlu deniz, kumsal, çay kokusu...

-İşte dalgaların sesi tam olarak bu. Dalgaların sesinin sana hissettireceği şey bu.

Bir süre düşündüm. Sanırım yavaş yavaş anlatmak istediği şeyi anlıyordum.

-Başka kimin sesini merak ediyorsun?, diye sordu.

-Annemin, dedim hemen.

Kısa bir süre düşündü. Sonra güzel bir fikir bulmuscasina yüzü aydınlandı.

-Annen sevecen biri ve renkli bir kişiliği var. Kişiliğimiz sesimizi de etkiler. Sana böyle bir kişiliği çağrıştıran şey ne?

Biraz dusundum. Annemin kişiliğini yansıtan bir şey... çikolata kokusu! Evet, annemin kişiliği için oldukça uygun bir benzetme.

-Çikolata kokusu.

-Demek ki annenin sesini de çikolata kokusu sayesinde hissedebilirsin.

Tam olarak olmasa da sanırım mantığı kavramaya başlamıştım. Bu esnada annem içeri girdi, Özgür'ün gitmesi gerekiyormuş. Şu anda gitmesini hiç istemiyordum ama onu burada tutamazdım elbette. Özgür ayağa kalktı, gitmeden bana şunları söyledi.

-Bir ara bizim eve gel, piyanonun sesini beraber senin duyabileceğin bir hale getiririz.

Gözlerim parladı adeta. Piyanonun sesi ha? Bu çok güzel ve ilgi çekici olacak. Bu olay hoşuma gitmişti, sesleri benim anlayabileceğim şeylerle anlamlandırmak. Elbette bir duyma yetisinin yerini tutmazdı ama hiç yoktan iyiydi.

Özgür gittikten sonra yatağıma uzandım, kendi kendime düşündüm.

-Ya benim de duyabileceğim bir şarkı olsaydı?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.