
🎡🎡🎡
İstanbul’da o sabah gökyüzü her an ağlayacakmış gibi duran bulutlarla kaplanmış, güneş kendini o bulutların ardında bir yere gizlemişti. Kasvetli hava sanki bütün insanlığın üzerine çökmüş gibiydi. Defne her sabah olduğu gibi köşe başındaki o küçük kahvecisine uğramış ve her sabah sipariş ettiği vanilya şuruplu lattesinin hazırlanmasını bekliyordu.
Bakışları dükkanın buğuyla kaplanmış penceresinden dışarıya doğru süzüldü. İnsanların sanki hep aceleleri varmış gibi oradan oraya koşuşturmaları, hep bir yerlere yetişmeye çalışıyormuş gibi olmaları ona fazlasıyla tuhaf geliyordu.
Bakışlarını pencereden alarak kolundaki gümüş saate çevirdi. Hala burası için ayırdığı vaktinden beş dakikası vardı. Defne bir koşuşturmacanın içinde olmayı çok sevmezdi. Bu yüzden hayatı hep planlı ve bir disiplin içerisindeydi. Her sabah aynı saatte uyanır, aynı saatte koşuya çıkar ve aynı saatte evden çıkardı. Hiç şaşmazdı. Bugün de olduğu gibi…
“Defne Hanım!” Defne ismini duyduğunda, bakışlarını sesin geldiği yöne doğru çevirdi bu seferde. Adımlarını yönlendirip o tarafa yürümeye başladığında önünde sipariş vermek için bekleyen kalabalığı aşabilmesi için bir kaç kişinin arasından geçmesi gerekti. Tezgahın önünde durduğunda her sabah kahvesini hazırlayan baristanın gülümseyen yüzüyle karşılaştı.
“Bir pompa vanilya şurubu, kahvesi yoğun ve sütü az.” dedi Emir, Defne’ye doğru kahvesini tezgahın üzerinde iterken. “Kahveniz hazır efendim.”
Defne isminin yazılı olduğu kahve bardağını eline aldığında vakit kaybetmeden bir yudum aldı. Kahvesi yine tam istediği gibiydi. Memnuniyetle Emir’e bakarken, “Sen bu işi biliyorsun,” dedi. “Yine tam istediğim gibi olmuş.”
Emir, mahcup ama içten bir gülümsemeyle omuz silkti. “Sizin rutinleriniz benim için bir pusula gibi Defne Hanım,” dedi, elindeki temizlik bezini tezgâhın üzerinde yavaş hareketlerle gezdirirken. “İnsanlar genelde ne istediklerini bilmezler ya da her gün fikirlerini değiştirirler. Ama siz… siz hayatı nasıl yaşayacağını bilen insanlardansınız.”
Defne bu iltifata karşılık hafifçe başını eğdi. Rutinleri, onun için sadece bir disiplin değil, aynı zamanda kaotik dünyaya karşı inşa ettiği sessiz bir kaleydi..
“Herkesin bir ritmi olmalı,” dedi Defne, sesi dükkandaki hafif caz müziğinin üzerinde yankılanarak. “Yoksa o kargaşanın içinde kaybolup gideriz.” Dışarıdaki gri gökyüzüne tekrar baktı; bulutlar biraz daha koyulaşmış, rüzgar pencereyi hafifçe titretmeye başlamıştı “Yağmur başlamadan gitsem iyi olacak. Tekrar teşekkür ederim.” Bardaktaki sıcaklığın parmak uçlarına yayılışını hissederken, bardağı işaret eder gibi hafifçe havaya doğru kaldırdı. “Kahve için.”
“Afiyet olsun efendim, yine bekleriz.” dedi Emir, yüzündeki o gülümsemeyi hiç değiştirmeden.
Defne, arkasına dönüp çıkışa doğru yöneldi. Kafenin dışına çıktığında, elindeki çizimlerinin olduğu çantanın dengesini sağladıktan sonra yüzünü bir kaç saniyeliğine gökyüzüne çevirdi. İlk damlaların düşmesi an meselesiydi.
Vakit kaybetmeden bir kaç dakikalık uzaklıktaki işyerine gitmek için adımlarını hızlandırdı. İstanbul’da yer alan ve dünyaca ünlü bir marka haline gelmiş olan Pera Noir isimli bir moda şirketinde tasarımcı olarak çalışıyordu, Defne. Küçüklüğünden beri kıyafetler, eline aldığı her hangi bir şortu ya da eteği bir bluz ile uydurmak hep ilgi alanı olmuştu. Kendine çizdiği bu yolda çok çalışmış ve üniversiteden sonra önce bu şirkette stajını yapmış, bu sürede elde ettiği başarıların ardından Pera Noir’de yoluna tasarımcı olarak devam etmişti.
Defne, Pera Noir’in ağır, pirinç kaplamalı cam kapısının önüne geldiğinde ilk damlalar düşmeye başlamıştı. ‘Neyse ki tam vaktinde geldim.’ diye geçirdi içinden. Yağmur damlaları saçlarına tutunamadan kapının üzerindeki saçağın altına sığındı ve bir nefeste içeri daldı. Şirketin o kendine has, pahalı parfümlerle karışık kumaş kokusu burnuna dolduğunda, dışarıdaki dünyanın kaosu bir anda geride kaldı.
İçerisi, dışarıdaki kasvetin aksine hummalı bir çalışma temposuyla ısınmıştı. Defne, asansöre doğru ilerlerken resepsiyondaki Elif’le selamlaştı. Asansör aynasındaki yansımasına baktı; sarıya çalan açık kumral saçlarının iri dalgaları omzunun üzerinden dökülmüş, bal rengi gözleri giydiği uzun trenç kotunun altına giydiği kahverengi elbisesiyle bir uyum yakalamış gibiydi. Tasarım ofisine ulaştığında, gözleri masasının üzerinde dün bıraktığı çizim taslaklarını buldu. Pera Noir’in önümüzdeki kış koleksiyonu için hazırladığı ‘Şehir ve Melankoli’ konsepti, tam da bugünkü gökyüzünün gri tonlarını yansıtıyordu.
Defne önce elbisesiyle aynı renkte olan kolundaki çantasını çıkartıp ofisin girişindeki askıya bıraktıktan sonra üzerindeki trenç kotunu çıkarıp çantasının hemen yanındaki askıya dikkatlice asarken “Günaydın!” dedi neşeli bir ses tonuyla tasarım ofisinde birlikte çalıştıkları ekip arkadaşlarına. Herkesten aynı özveriyle geri bildirim alırken, askıya astığı kol çantasını alıp masasına doğru ilerlemeye başladığı sırada Pera Noir’de kafa dengi olarak gördüğü ve iyi anlaşabildiği kişilerden biri olan Selin elindeki tabletle beraber, “Günaydın bebeğim.” diyerek ona doğru yürümeye başlamıştı.
Defne, Selin’in yüzündeki neşenin ardında gizlenmeye çalışmış ancak çok da başarılı olamamış bir endişe ifadesinin yüzünü sarmış olduğunu gördü. Bir an herkesin aynı endişeye sahip olduğunu fark ettiğinde kaşları istemsiz olarak çatılmıştı.
“Neler oluyor?” diye sordu Defne, hissettiği tedirginlik sesine de yansımıştı. “Herkes neden bu kadar gergin?”
“Hiç sorma,” dedi Selin dudaklarını memnuniyetsiz bir ifadeyle bükerken.“İtalya’dan gelen kumaş numuneleri hatalı, planımızda ki dokularla uyuşmuyor. Nurhayat Hanım çılgına döndü.” Defne tableti eline aldığında açık olan fotoğraflara hızlıca göz gezdirirken Selin cümlelerine devam etti. “Bu kumaşlar çok daha sertler, ancak desenleride bir o kadar zarif. Bu da demek oluyor ki koleksiyonu tamamen değiştirmemiz gerekebilir?”
“Böyle bir hata nasıl yapılabilir aklım almıyor.”
“Sen bir de Nurhayat Hanım’ı gör.” dedi Selin, Defne’yi onaylayan bir ifadeyle. “Sabahtan beri burnundan soluyor.”
“O kadar mı kötü?” diye sordu burnunu kırıştırırken.
“O kadar kötü.” dedi tam o anda içeri giren giren Ali. İkisininde bakışları ona döndü. “Az önce odasının önünden geçiyordum ve zavallı yeni asistan kızın ağlayarak odasından çıktığı gördüm. Son duyduğum şey ‘Kovuldun!’ kelimesiydi.”
“Zavallı yeni kız…” dedi Selin dudaklarını bükerek, sesi üzgün geliyordu. “Daha adını bile öğrenememiştik oysa ki.”
“Bugün zor geçecek anlaşılan.” diye mırıldandı Defne, sesi Selin’e zar zor ulaşmıştı.
“Hem de çok.”
Defne elindeki tableti Selin’e geri uzatıp, masasına doğru ilerlemeye başladığında, Selin’de peşi sıra onu takip etmişti. Bugün bitirmesi gereken işleri ve atılmak için taslakta duran mailler vardı. Bir an önce yapması gerekenleri yapıp, ‘Şehir ve Melankoli’ için yarım bıraktığı çizimleri tamamlaması gerekiyordu. Elindeki çizim dosyasını masasının ayaklarının iç tarafında dengeleyerek koyduktan sonra kol çantasını da masanın üzerine bıraktı.
İstanbul’da o sabah şehir ne kadar gri ve kasvetli ise Defne’nin masası da bir o kadar renkliydi. Kumaş örnekleri, yarım kalmış eskizler, iğneler, kartelalar… Hepsi bir düzen içinde, cıvıl cıvıl renkleriyle masanın üzerinde ki yerlerini benimsemişti.
“Yeni bir mekan açılmış.” dedi Selin. Defne’nin sandalyesine oturup yerleşmesini izlerken kalçasını onun masasına dayamıştı. “Bugün çıkışta hep birlikte oraya gidelim diyoruz.” Defne tam dudaklarını aralamış konuşacakken, Selin ondan hızlı davranmış ve araya girmişti. “İtiraz etmeyi aklından bile geçiremiyorsun maalesef çünkü sende geliyorsun!”
Selin hep böyleydi; neşeli, cıvıl cıvıl ve dudakları her daim gülümsemeye açtı. İçinde taşıdığı enerji kıyafetlerine de yansır, her daim canlı renkler ve çiçeklerle bezenmiş elbiseleri tercih ederdi. Defne ne kadar planlı ve düzenli olmayı seviyorsa Selin’de bir o kadar düzensiz bir düzenin içinde anı yaşamayı severdi.
Defne, Selin’in kararlı bakışları karşısında pes ederek ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı. “Tamam, tamam. Ama sadece bir saatliğine bak.” dedi parmağını Selin’e doğru sallayarak.
Selin zafer kazanmış bir edayla sırıttı ve masadan kalktı. “O bir saat, iki saat olur ama şimdilik buna da razıyım. Hadi, o zaman şu fırtına kopmadan önce masalarımızdaki ‘melankoliyi’ bitirelim de Nurhayat Hanım’ın gazabından sağ çıkalım.”
Selin uzaklaştığında Defne, masasının üzerindeki o renkli dünyaya gömüldü. Dışarıda sağanak başlamış, yağmur damlaları ofisin camlarını döverken içerideki klimaların uğultusu ve klavye sesleri birbirine karışıyordu. Defne, eline ince uçlu kalemini alıp dosyadan çıkardığı eskizlerinin üzerinde çalışmaya devam etti. Defile yıl sonunda yapılacaktı ve bütün tasarımcılar bunun üzerine çalışıyordu. Pera Noir markasının bünyesinde çalışıyorsan başarılı olmak zorundaydın. Eğer oluşturdukları o keskin çizgilerden birazcık bile olsa dışarı çıkarsan, sonuçları bekleyeceğinden bile çok daha ağır olabilirdi. Bu yüzden ona göre önce iş, sonrası sonraydı. Bu onun hayatından çok birşey kaybettirmezdi ne de olsa.
Defne hırslıydı çünkü bu işe gerçekten ihtiyacı vardı ve hayatının büyük bir kısmını bu markaya adamıştı. Çok küçük yaştan beri hayallerini süsleyen o işin içindeydi. Annesi ve babasına göre belki doktor belki de avukat olmalıydı ama hiç biri Defne’nin kendini gösterebileceği ya da içinde olmaktan keyif alabileceği bir iş değildi. Daha lise son sınıftayken, üniversite sınavlarına hazırlanmaya başladığında kazanmak istediği okulu biliyordu. Bütün ideallerini bunun üzerine kurmuştu. Evet, bu süreçte anne ve babasının hayalleri onunkilerden çok farklı olsa da kendi hayatına müdahale etmelerine hiç izin vermemişti. Verdiği bütün emeklerinin karşılığı burasıydı işte. Pera Noir. Şimdi ise uğruna bunca emek verdiği yolda o kadar güzel ilerliyordu ki annesi ve babasının onunla gurur duymaktan başka hiçbir şansı kalmamıştı.
Saatler birbirini kovalarken ofisteki gerilim birazcıkta olsa yatışmaya başlamıştı. Nurhayat Hanım’ın odasından gelen yüksek sesler belli bir süre sonra dinginleşmiş, ofisteki herkes yıl sonunda yapılacak olan defile için yaptıkları çalışmalara gömülmüştü. Kimisi mekan araştırmalarını yapıyordu, kimisi o günü en iyi tanımlayabilecek makyaj artisleriyle görüşmeleri sürdürüyordu, kimisi de tıpkı Defne gibi defile için gözde parçaları yaratmaya çalışıyordu.
“Herkes şu an her ne yapıyorsa bıraksın ve buraya odaklansın.” Kendinden emin, net ve otoriter bir ses ofisin içinde yankılandığında içerideki uğultu bir anda kesildi ve tüm bakışlar sesin sahibi olan Nurhayat Hanım’a döndü. Defne tasarımlarını eskizlerini oluşturmaya o kadar çok dalmıştı ki Nurhayat Hanım’ın varlığından sesini duyasıya kadar bir haberdi. Kendine bir çeki düzen verdiğinde bakışlarını Nurhayat Hanım’a çevirdi.
Karşısında ki kadına hayran olmamak elde değildi. Güzelliği bir yana dursun, yaşının silip atamadığı mükemmel fiziğine yakışan kusursuz kesim siyah blazer ceketi ve aynı renkteki kumaş pantolonunun içinde bir heykel kadar dik duruyordu. Elindeki gümüş saplı gözlüğünü masalardan birine sertçe bıraktı. Gözlerindeki o keskin bakış, sanki bir lazer gibi her bir çalışanın üzerinde tek tek geziniyordu.
“İtalya’dan gelen kumaş numunelerinin hatalı olduğundan hepinizin haberdar olduğunu varsayıyorum.” dedi buz gibi bir sakinlikle. Sağ elini havaya kaldırıp verdiği küçük bir işaretle, bir kaç adım gerisinde duran yeni asistan kız elindeki kumaş parçalarını tasarım ofisindeki her bir çalışanın masasına bırakmaya başladı. Zavallı kız dakikalar önce işten kovulmuştu ama çalışmaya da devam etmek zorundaydı. Yaşadığı şaşkınlık ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerinde fazlasıyla belirgindi.“Hemen önünüzde duran numunelerin dokuları oluşturduğumuz koleksiyon için fazlasıyla sert.” Nurhayat Hanım, ofisin tam ortasına doğru ağır adımlarla ilerledi. Topuklu ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı ritmik ses, ofisteki gergin sessizliği daha da keskinleştiriyordu. Birkaç saniye boyunca kimsenin gözünün yaşına bakmayan o gri gözlerini çalışma masalarının üzerinde gezdirdi. Herkes masasına bırakılmış olan hatalı numuneleri ellerine almış yakından izliyordu. “Bu kumaşlarla dökümlü elbiseler yapamazsınız. Uçuşan etekler hayal edemezsiniz. Eğer bu krizi bir avantaja çevirecek parlak bir fikri olan yoksa, bu gece hepimiz burada sabahlayacağız!”
Ofiste derin bir sessizlik oldu. Kimse Nurhayat Hanım’ın hedef tahtası olmak istemiyordu. Selin, yan gözle Defne’ye bakıp ‘Gitti bizim akşam planı,’ dercesine dudak büktü. Ancak Defne zaten bu plana dahil olmaya gönüllü olmadığı için buna çokta aldırış etmemişti. Bakışları, elindeki sert kumaş numunesi ile önündeki yumuşak hatlı eskizleri arasında gidip geliyordu. Sertti, evet; parmak uçlarında bir kış sabahının ayazı gibi pürüzlü ve dirençli bir his bırakıyordu.
“Evet, bir fikri olan varmı?” diye sordu Nurhayat Hanım. Sesi her zamankinden daha derin ve otoriter çıkmıştı. “Yoksa bugün, Pera Noir’in ışıkları tüm gece açık mı kalsın?”
“Konsepti kumaşlara göre sıfırdan oluştursak?” Bu fikri sunan Eda idi. Sesi o kadar çekingen ve cansız çıkmıştı ki birilerinin onu duyup duymadığından bile emin değildi.
“Bu herşeye en baştan başlamak demek.” dedi Selin karşı çıkarak. “Bizim ise sadece dört ayımız var.”
“Dört ay içinde yeni bir konsept yaratmak ve bunu yıl sonu defilesine yetiştirebilmemiz imkansız.” dedi Ali, Selin’i onaylayan bir ses tonuyla.
Nurhayat Hanım, Eda’nın önerisini duymamış gibi yaptı; bakışları hâlâ ofisin içinde, bir kurtarıcı ya da bir kurban ararcasına geziniyordu. Sessizlik, yağmurun cama vuran ritmiyle daha da ağırlaşırken Defne, parmaklarının arasındaki kumaş parçasını sıkıca kavradı. Kumaşın sertliği, ilk başta bir engel gibi görünse de, dokundukça zihninde başka bir kapı aralanıyordu.
Defne’nin bakışları, masasının üzerindeki o gri, melankolik eskizlerine kaydı. Tasarladığı uçuşan elbiseler bu kumaşla birer felakete dönüşürdü, doğru; ama ya melankoli sadece ‘yumuşaklık’ değilse? Birden, sabahki o gri gökyüzünü hatırladı. Yağmurun sertliğini, binaların keskin hatlarını ve o kasvetin içindeki gizli estetiği...
“Aslına bakarsanız...” dedi Defne, sesi beklediğinden daha gür çıkmıştı. “Koleksiyonu değilde, koleksiyonun ruhunu değiştirebiliriz?”
Tüm bakışlar bir anda ona döndü. Nurhayat Hanım, gözlerini hafifçe kısarak Defne’ye doğru bir adım attı. “Evet, Defne? Seni dinliyorum.”
“Şöyle ki yarattığımız koleksiyona ‘Şehir ve Melankoli’ ismini verdik….” diyerek sözlerine devam etti Defne, sandalyesinde ki oturuşunu düzeltip sırtını dikleştirirken, yüzüne kendinden emin bir ifade yerleşmişti. “Biz melankoliyi hep hüzünlü ve yumuşak bir duygu olarak ele aldık. Ama şehir öyle değil. Şehir serttir, köşelidir, moderndir.” Elinde tuttuğu kumaş parçasını herkese gösterebilmek için biraz daha havaya kaldırdı. “Bu kumaş dökülmüyor, evet. Ama inanılmaz bir form tutuyor. Bu da aslında o şehrin betonarme yapısını temsil edebilir. Eğer uçuşan formlardan vazgeçip, mimari kesimlere odaklanırsak... Koleksiyonu şehrin o sert siluetini yansıtan, heykelsi ceketler ve yüksek bel, keskin hatlı pantolonlara çevirebiliriz. Böylece melankoliyi bir zayıflık olarak değil, bir duruş, bir zırh gibi sunabiliriz.” Nurhayat Hanım eğilip eskize baktı. Defne devam etti, heyecanı sesine yansıyordu: “Sert kumaşın üzerine, o zarif desenleri bir tezatlık olarak kullanırız. Şehrin soğukluğuna rağmen içimizde taşıdığımız o ince duygular gibi. Kırılgan ama dik duran bir kadın imajı.”
Ofiste kimse nefes almıyordu. Selin, Defne’ye ‘Deli misin?’ der gibi bakıyor, Ali ise kalemini ağzında çeviriyordu. Nurhayat Hanım uzun bir süre sessiz kaldı. Masaya bıraktığı gümüş saplı gözlüğünü zarif bir hareketle alıp gözlerinin üzerine yerleştirdi. Elinde tuttuğu kumaşı pencereden içeriye sızan ışığa doğru tuttuğunda Defne’nin kalbi, sabahki koşusunda bile bu kadar hızlı atmamıştı. nefesini tutmuş bir cevap bekliyordu.
“Mimari kesimler...” diye mırıldandı Nurhayat Hanım. Sesi artık buz gibi değildi; bir hesaplama içindeydi. “Dökümlü romantizm yerine, yapısal bir hüzün. Sertliğin içindeki zarafet.” Nurhayat Hanım’ın dudak kenarında çok hafif, neredeyse belirsiz bir kıvrılma oluştu ama bu o kadar kısa sürmüştü ki kimse farketmedi bile. Ellerini havada çarparak bakışlarını tüm çalışanların üzerinde gezdirdi. “Herkes duydu! Defne’nin vizyonu üzerinden ilerleyeceğiz. Yarın sabaha kadar her birinizden bu sert dokuyu modern birer şehir zırhına dönüştüren üçer taslak istiyorum.” Nurhayat Hanım, cümlesini tamamlar tamamlamaz odadan çıkmak üzere arkasını döndü ve adımları ofisin dışına doğru ilerlemeye başladığında kısa bir an duraksadı ve başını arkaya çevirdiğinde gözleri direkt olarak Defne’ye odaklandı. “Beş dakikaya odamda ol.” Ve tekrar yürümeye devam etti. Asistan kız hala şaşkın bakışları yüzünde yerini korurken ne yapacağını bilemeyen hemen peşinden onu takip ediyordu. Kısa bir an sonra tekrar durduğunda gözden kaybolduklarında Selin hemen Defne’nin yanında bitmişti.
“Sen tam bir delisin bebeğim!” dedi Selin, eğilip Defne’nin yanağına uzun bir öpücük bırakırken. “Hemde dahi bir deli… Bizi büyük bir yangının içinden çekip alacak kadar dahi bir deli!”
Defne kıkırdarken bir yandanda ona sıkıca sarılan Selin’den kurtulmaya çalışıyordu. “Deli olan ben miyim acaba yoksa sen mi?”
“İkimizde deliyiz,” dedi Selin. “Sen dahi olanından bense çılgın olanından!”
“İzin ver de gideyim hadi,” dedi Defne gülmeye devam ederken. “Yoksa sizi kurtardığım Nurhayat gazabından kendimi kurtaramayacağım!”
Selin geriye çekilip Defne’nin geçmesi için alan tanıdı. “Tamam tamam, verdim izin gidebilirsin.”
Defne derin bir nefes alıp sakince ayağa kalktığında üzerine giydiği elbisesini nazik bir hareketle düzeltti. Planlı hayatının içinde ilk kez planlanmamış bir risk almış ve kazanmıştı. Nurhayat Hanım’ın odasına doğru yürürken, dışarıdaki yağmurun şiddetini artırdığını ve camlara vuran damlaların çıkardığı o ritmik sesi fark etti. Gülümsedi. Neredeyse gökyüzüne teşekkür edecekti. Aslında teşekkürü bu koca şehre borçlu olmalıydı. Ne de olsa hayatında ilk kez o gümüş saatindeki dakikalar kalbinin yerinden çıkmasına neden olacak kadar heyecanla akıyordu.
Defne birkaç dakika sonra Nurhayat Hanım’ın ofisinin önündeydi. Derin bir nefes alarak kendini sakinleştirmeye çalışsada pek başarılı olmuş gibi gözükmüyordu. Hemen yan taraftaki masasında oturmuş, aceleyle bir şeyler yapmaya çalışan asistan kıza kısa bir gülümsemeyle selam verdikten sonra terleyen avuç içlerine aldırış etmeden bir elini yumruk yapıp hafif kapıya tıklattı.
“Gel!” İçeriden gelen derin ve otoriter sesi duyduğunda kapıyı açıp usulca içeriye girdi. Kalp atışları yavaşlamak yerine daha da hızlandı. Çünkü ofisin içinde Nurhayat Hanım ile yalnız değillerdi. Büyük masanın hemen ön tarafındaki iki deri koltuktan birinde şirketin kreatif direktörü olan Nazlı diğerinde ise insan kaynakları yöneticisi olan Elif oturuyordu. Defne’nin şaşkın bakışları üçlünün üzerinde gidip gelirken ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Nefes almayı unutmuş gibiydi.
“Gel Defne’cim.” dedi,Elif. Defne ilk staj başvurusu için geldiğinde de kendisiyle o görüşmüştü. Defne’nin gerginliğini etrafta gezdirdiği şaşkın bakışlarından anlamış olacak ki, “Korkma, seni işten çıkarmıyoruz.” dedi. “Aksine eğer kabul edersen senin için çok farklı kapıların açılacağına inanıyoruz.”
“N-Nasıl yani?” dedi Defne ileriye doğru zar zor atabildiği küçük bir adımla kapıdan uzaklaşırken.
“Şöyle ki, uzun süredir seni yakından takip ediyorum Defne.” dedi Nurhayat önünde duran dosyayı Elif’e doğru uzatırken. “Göz ardı edemeyeceğim kadar başarılı ve yetenekli birisin. Özelliklikle de son yaptığın tasarımlar sadece benim değil ana bağlısı olduğumuz Paris departmanımızında dikkatini çekmiş durumda.”
O an, Defne için zamanın akışı durdu. Kulağındaki tüm sesler kesildi; ne dışarıda camları döven yağmurun sesi kaldı, ne de ofisteki klimaların uğultusu. Sadece o tek kelime yankılanıyordu zihninde: Paris. Yıllardır her gece uyumadan önce kurduğu o büyük hayal, şimdi Nurhayat Hanım’ın masasının üzerindeki bir kağıt parçası kadar somuttu. Göğsündeki o sıkışma hissi, yerini bir anda sonsuz bir boşluğa ve ardından gelen devasa bir heyecana bırakmıştı.
Tam şu anda bir rüyada olduğunu ve artık uyanması gerektiğini düşünüyordu. Utanmasa kendi koluna bir çimdik atacaktı!
“Paris mi?” Konuştuğunu sanıyordu ama sesi o kadar derinden gelmişti ki bir fısıltı gibi dökülmüştü dudaklarından.
“Şirketimiz uzun süredir üzerinde çalıştığımız bir projeyi Paris tasarım ekibiyle ortak yürütecek.” dedi Nazlı, sözü Nurhayat hanımdan devralırken. “Ve senin o proje hayata geçirilirken bizzat orada olmanı istiyorlar.”
“Pera Noir adına mı orada bulunacağım yani?” dedi Defne, sesi bu kez daha net ama inanamaz bir tonlamayla çıkmıştı.
Nurhayat Hanım, koltuğunda hafifçe öne doğru eğildi. “Sadece Pera Noir adına değil, Defne. Paris ekibi, ‘Şehir ve Melankoli’ konseptinin ilk eskizlerini gördüklerinde, bu vizyonun sahibiyle tanışmak istediklerini belirttiler. Bugün ofisteki o ‘kumaş krizi’ anındaki pratik zekan ve krizi estetiğe dönüştürme biçimin, aslında ne kadar hazır olduğunun kanıtıydı.”
Elif birkaç saniye önce Nurhayat Hanım’ın ona uzattığı dosyayı açıp Defne’ye doğru uzattı. “Bu, altı aylık bir görevlendirme protokolü. Paris’teki ana merkezde, yeni sezonun kapsül koleksiyonu üzerinde çalışacaksın. Eğer her şey yolunda giderse, bu sadece bir başlangıç olur.”
“Ben... Ne diyeceğimi bilemiyorum,” dedi Defne, uzanıp dosyayı titreyen parmaklarının arasında kavramaya çalıştı. Önündeki belgelere baktı ama yazılar birer kumaş deseni gibi birbirine karışıyordu. Az önce Selin’le akşamki eğlence planını konuşurken, şimdi hayatının rotasının tamamen değiştiğini fark ediyordu. O her sabah uğradığı küçük kahveci, Emir’in vanilyalı lattesindeki o tanıdık tat, İstanbul’un gri ama güvenli sokakları... Hepsi bir anda çok uzak, çok nostaljik görünmeye başlamıştı. “Bu benim hayatım boyunca beklediğim bir fırsat.”
“O zaman bekletmeye gerek yok,” dedi Nurhayat Hanım, sesinde nadir görülen bir takdir tınısıyla. “Çünkü uçağın cuma sabahı.”
🎡🎡🎡