İçeriğe geç

BİR KADININ ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ

Bölüm 1 · 14 dk okuma

BİR KADININ ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ

Bölüm 1

1.ATEŞİN İÇİNDE Kİ ÇIĞLIKLAR

Denizlerin üstündeki çığlığı duydum, kararının üstündeki ölümü gördüm, ellerimizden alınan hakları duydum ama içimdeki masumluğum durmadı, ölmedi, hep yaşadı. Beni ben yapan zaten masumluğumdu.Derin bir nefes alarak yatağımdan doğruldum. Evin içinde ölüm kokusu vardı sanki. Bugün bir şifacı daha cadı diye anılarak yakılacak, ölmesini isteyen en büyük destekçileri ise kadınlar olacaktı. Yüreğime bir hançer saplandı sanki; bir kadın ölecekti.İlk olarak mahkemeye çıkacak ama bu sadece bir gösterişti, sonu ise ölümdü.Peki, neden mi? O, sadece ölen bir adamı kendi yaptığı şifalı bitkiler ile onu kurtardı diye, bir insana hayat verdiği için eline kelepçe takıldı, cadı diye anıldı, taşlandı, iğrenerek bakıldı. Çünkü biz kadınlar erkeklere uymalıyız, bilimi bilmemeliyiz.Güzellik standartlarına uymalıyız. Bunları yapmazsak asiyiz, aykırı kadınlar olarak anılıyoruz. "Kız çocuğu annenin güzelliğini çalar," deyip ceza olarak gördüler; erkekler ise nimet oldu.Eğer uzun saçın varsa cadı derlerdi. Evliysen saçını örteceksin, bakire ise toplamalısın; çünkü onlar öyle istiyorlardı.Eğer les fleurs (regl) olup Ay'la iletişime geçersen iblisler zihnini ele geçirir çünkü kadınların zihni güçsüzdür.Eğer bir kadın aynaya bakarsa baştan çıkarıcı zannedip iblislerle işbirliği yapar derler.Bazıları ise şeytanla doğuştan bağlantılıdır der.Gemide kadın varsa uğursuzluktur.Diye diye bütün her şeyi aldılar. "Kadın budur, kadın şudur," yıllarca bunun temelini attılar, hor gördüler, baştan çıkarıcı dediler, çünkü "kadın, kadınlığı bilmeli" dediler.Bunu diyen kişi ise kadındı. Kendi hemcinsini savunması gereken kadın, aşağıladı. En çok onlar hor gördüler.Ölürken bile suçlandılar çünkü dışarı çıktılar. Ellerimi başıma koyup iki yana salladım, bu devrimi yok edecektim. O an iç sesim konuştu:"Söylesene, hangi güçle, kimle, ne yapacaksın? Sen narinsin, yumuşaksın, sen annenin kızısın. He, yıllardır olanı sen mi değiştireceksin?"Haklıydı. Daha kendini koruyamayan ben, bir de onlara mı karşı çıkacaktım? O an annemin sözü zihnimde yankılandı:"Bazen kurallara uymak gerek kızım. He, hem sen bir cana kıyamazsın ama onlar kıyar."Onların kurduğu her cümlede haklıydılar. Başımı tekrar iki yana sallayarak "Hayır!" dedim. Onların zihnine uymayacaktım. Derin bir nefes aldım.Çaresiz hissediyordum. Ne yapacağımı bilmemek çaresiz hissettiriyordu. Önümde gene bir kadın ölecekti ve ben bunu izleyecektim. Gerçekler art arda kafama dank ediyordu. İçimde büyük bir isyan vardı.Durduramadım, sakinleştiremedim bir isyan. Biliyordum, gün gelecek ortaya çıkacaktı. O gün yakındı, hissediyorum, her şey çok yakındı.Gözümü kapattığım an önümde bir sima belirdi.Kendi simamın asıldığını gördüm. Geri gözlerimi açtığımda bu gerçeğin bir gün olacağını biliyordum ama hakkımla ölmek istiyordum.Ayağa kalktım, vazgeçmeyecektim. Ölmeden önce yapabilirdim. Hayır, onların dediklerini yapmayacaktım, o kurallara boyun eğmeyecektim. Zihnimde bin tane düşünce dolaşıyordu, kafam o kadar karışıktı ki...Bunun nedeni ise:Bir kadın davası duymam da yeterliydi. Bu hale gelmek canımı yakıyordu. Derin bir nefes alıpPrivy’ye (tuvalet) gidip bütün ihtiyaçlarımı karşılayarak geri çıktım."Güçsüzlüğe yer olmadığını" hatırlatıpbaşımı dikleştirdim. Yatağımın yanındaki cama yönelip mavi perdeyi çekerek açtım. Güneşin gözüme girmesiyle hafif kısarak etrafta göz gezdirdim.Karşımdaki fırıncı mutlulukla ekmek satıyordu. Kadınlar etrafta dolaşıyor, bazıları ise evin örtüsünü örtmüş, güneşin girmesini engellemişti.Çocuklar oyun oynuyordu. Yaşadığım yer çok küçük bir yerdi. Bakışlarımı camdan çekip elimi belime koydum.Gerekeni yapacaktım. O kadın ölecekti ama tek olmadığını, onları destekleyen insanların olduğunu görmeliydi. Omzumu dikleştirdim. İçimde büyük bir savaş, savaşın temelinde ise isyan vardı.Camın yanında olan dolabın kapağını açtım. Evim mutfak salon birleşik, odam ise küçüktü. Diğer odayı ise işlerim için kullanıyordum.Dolabın içindeki kıyafetlerime baktım. Üstümde kirtle vardı. Elbiselerin altına giyebiliyor, gecelik olarak kullanıyorduk. Normal kadınların beli inceyken benim belim onlara göre kalındı ama ona rağmen korse giyen kadınlar nefes alamazhale gelip organları yer değiştirir sanki, o kadar sıkarlar. Bu ise güzellik standartlarından biriydi. Gown ise günlük hayatta kat kat inen elbiseydi.Farthingale ise eteklerin kabarık durması için takılan iskeletti. Kadınların beli ince, kalçaları ve göğüsleri dolgun, toplu saçları ya da baş örtüleri vardır.Beyaz tenli kadın asildir, böyle algılanır. Kararmamak için ise güneşin altında durmazlar. Gözüm siyah takıma kaydı. Hızla elime alıp giydim.Dolabın kapağını kapatıp aynasından kendime baktım. Giydiğim siyah gömlek yakası açıktı. Düğümler ince çizgide ilerlerken arkasında uzun iki ip vardı. Omuz bölgesinden kol hizasının aşağısı genişti.Geri kalan yeri ise sarıp bilek bölümündeki fırfırları bileğime dökülüyordu. Üzerine giydiğim gümüş renkli yeleği ilk iki düğmesini bağlamıştım. Altıma ise fazla dar olmayan ama ayak bileğimin üzerinde genişleyip ayağımın altında biten bir pantolon giymiştim.Bir erkek gibi giyinmem asla kabul edilmez, asi olarak görülürdüm. Saçlar toplanması gerekirdi ama siyah, kıvırcık saçlarımı açık bıraktım. Belime kadar geliyordu. Kahverengi gözlerimi ortaya çıkaran bronz tenimbakımsızlık olarak görülürken gülümsedim. Diğer kadınlara göre sert çene hatlarım vardı. Kadınlar bunlara karşı her gün önlem alırlarken kendimle gurur duydum.Dolabın kapağını geri açtım. Kıyafetlerin altında pattens (ayakkabı) vardı. Siyah, yükseltilmiş, rahat olmasa da ayağıma giydim. Uçların sivri olması kötüydü ama şuan bu vardı.Kendime tekrar baktım. Belki sırf bu yüzden ceza alacaktım, iğrenerek bakacaklardı ama umurumda dahi değildi.Bazen küçük şeyler bile bir şeylerin temeliydi. Ahşap odamın kapısının önünde durup kapı kulpunu açarak odadan çıktım. Şuan bir şey yeme isteğim olmadığı için evin dış kapısını da açarakrüzgarın esintisinin içine, toprağın kayalarına bastım. Başımı kaldırıp kapımı arkamdan kapatarak yüzüme bir gülümseme ekledim.Fırıncının gülümseyerek çıktığını gördüm. Gülümsemenin etkisi ile gözlerimin etrafında çizgiler oluştu.Ellerindeki unu birbirine vurarak havaya karışmasını sağladı. Koyu ten rengine eşlik eden gözlerinde hafif yorgunluk vardı. Yılların verdiği izler yüzünde çizgiler oluşturmuştu. Buna rağmen gözlerinde bir ışıltı vardı, mutluluğun ışıltısı.Mahkeme için dükkanı kapatmıştı, mutluluğun sebebi ise buydu. Bakışları beni buldu. Kaşları çatılırken hiç hoşnut olmadığı gözlerinden belliydi."Bir kadının böyle çıkması ne kadar doğru? Kuralları bilmiyor musun? Bir erkek kıyafeti giymişsin!"Sesi sert bir taş gibiydi. İğneleyici bakışları ise rahatsız ediciydi. İçimdeki isyanın en büyük duygusu olan öfkeye körük atıyordu."Niye, sizin için bakımlı mı görünmem gerek ya da sırf sizin gözünüze hitap etsin diye canımdan mı vazgeçmeliyim? Kusura bakmayın ama sizin zevkleriniz benim canımdan daha önemli değil."Dedim. Sesim sonlara doğru sinirli çıkmıştı. Sırf bu uğurda çok kadın ölmüştü ama ben o kişilerden olmayacaktım.Bana doğru bir adım atarak"Bunun için ceza alacaksın,"dedi. Evet, dediği doğruydu. Bu durumlarda aykırı olmak nedeniyle ceza alırdık.Çünkü erkeklerin göz zevkine uymaz, onların şehvetli düşüncelerine engel olurduk.Böyle ama yasa da buna aykırı diyorlar, tıpkı kadınların zekalarından korkup cadı diyerek yakmaları gibi. Sonra da "yasa böyle" derler.Bana kısa bir bakış atıp arkasını dönerek gitti. Ben ise mutluydum, nedeni ise onlara istediği duyguyu yaşatmamaktı. Etrafa daha detaylı baktım. Hava hafif sisliydi. Etraftaki dar sokaklar, ahşap evlerin çizikleri ve yılların etkisi ile yosun tutmasındaki acı hissediliyordu. Asma şeklinde olan balkonların çoğunda kıyafet asılıydı.Herkes evinden çıkmış, ölüm sessizliğine bırakmıştı. Önümden geçen kadınlar iğrenen bakışları üzerimde dolaşıyor.Onları umursamadan daracık sokaklardan geçmeye başladım.O an bir kadının sesini duydum:"Böyle gezmeye utanmıyor musun?"Sanki yüreğime bir hançer battı. Bunu diyen kadındı, bir kadına bu cümleyi kurmuştu. Bedenim kaskatı kesildi. Gerçekten bunu diyebiliyor muydu?Hemcinsine bu cümleyi kurabiliyor muydu? Utanması gereken ben miydim? Derin bir nefes aldım ve yavaşça arkamı döndüm.Orta yaşlarında bir kadındı. Beyaza yakın bir teni vardı. Üzerine gown (uzun elbise) giymişti. Elbisesinin maviliği gözlerindeki mavilikle uyumdaydı. Üzerinde altın işlemeler vardı. Kat kat olan elbise göğüslerini ortaya çıkarırken nefes alışlarındaki sıkıntılar ince belinin korse sayesinde olduğunu gösteriyordu. Saçlarını alttan bağlamış, üzerine beyaz bir voile (eşarp) takmıştı. Bu da onun evli olduğunu gösteriyordu.Sakin bir sesle cevap verdim ona ama içim yangındı:"Peki siz kendi hemcinsinizin asılmasına izin verirken benim giydiğim kıyafet mi gözünüze battı?"Gözlerinde bir anda şaşkınlık belirdi. Utanmamı bekliyordu sanki ama ben utanılacak bir şey yapmamıştım.Haklıymış gibi devam etti:"Utanmadan bir de konuşuyor!"Gözlerinde az önceki adamın baktığı gibi öfke vardı. Nedendi? Ne yapmıştım ben? Giyimim hoşlarına mı gitmemişti? Her beni gören insan asılan kadına değil de bana mı takılmıştı?"Gerçekten ben mi utanmalıyım?"Kadın bana bir süre daha bakıp arkasına bakmadan yürümeye başladı. Farklı insanlar, farklı cinsler, aynı zihinler, aynı kelimeler, aynı duygular. Yerimde durdum. Nedenini ben bile bilmiyordum. Bunun için ceza alacaktım, biliyordum ama vazgeçmeyecektim.Yüreğim acıyordu, her şey ağır geliyordu. En acısı ise bir kadına, diğer kadının kurduğu cümlelerdi.Derin bir nefes alarak dar sokakta ilerledim. Etraftaki evlerin arasında gezinip giderken hepsinin içindeki hikaye merak uyandırıyordu.Sokağın kıvrım şeklinde dönen yerden geçip meydana geldim. Tam da o an bütün görkemiyle duran kiliseye baktım. Grinin en koyu olanrengini almış, ucunun sivriliği belli oluyordu. Kireçle sıvanmış girişinde ise Saint Maurice haç simgeleri vardı.Etrafa sanki korku salıyordu. Kutsallığın fizik haliydi. Derin bir nefes aldım. Etrafa baktığımda kalabalığınbirbirine çarpmadan gitmeye çalışması, onun karşısında olan mezarlıklar vardı. İyi Hristiyanlar buraya gömülürdü.Bazılarında sadece haç işareti, bazılarında ise taşla kaplanırdı.İnsanların bazıları kiliseye doğru ilerliyor, bazıları ise pazar açmış, aldığı ürünleri pazarlamaya çalışıyordu. Burada bazen günah çıkarma, rahiplerin vaaz konuşmalarıolurdu. Bazı yerlerde yaşlılar için taştan oturma yerleri yapmışlardı. Kilisenin arka tarafında düz bir duvarın üstünde önemli duyurular asılıydı. Bazıları yeni iken bazıları zamanın verdiğiyorgunlukla solmuş, yırtılmıştı. Burada cadı diye andıkları kadını getirip döverler, üzerine bir şeyler fırlatır ya da hakaret ettikleri zaman da olmuştu. Hâlâ kan izleri, domates, sebze, taşlar oradaydı.Bundan ise hiç utanmazlardı. Bakışlarımı çekip kilisenin yanındaki, etrafı sarılmış bir yere baktım.Bura ise rahiplerin kendine sebze yetiştirdiği yerlerdi. Az ilerisinde ise büyük bir ev vardı. Taştan yapılan ev, papazın olduğu çok belliydi.Diğer evler ise daha küçük olsa da burada yaşayan insanların statü sahibi olduklarını gösterirdi.Kilisenin çaprazında ise bir direk vardı.Eğer küçük günahlar işleyen insanlar olurlarsa buraya asılır, halk tarafından istediği şeklinde davranışlar gösterilmelerine izin verirler.Evlerin arasında olan küçük meyhane pek hoş görülmese de gene de vazgeçmezlerdi.Papazlar ve rahipler buraya pek gelmezken, onlar tarafından gelen vaazlardan sonra buraya toplanırlardı. Zengin erkekler ise buraya gelip içki içerek politika hakkında konuşurlardı.Onun yanında duran büyük fırın herkesin ortak kullandığı yerdi. Buraya gelen kadınlar acı tatlı çoğu şeyi burada konuşuyorlardı.Fırının önündeki taşta oturan çocuk birini bekliyor gibiydi.Etrafa göz gezdirdim. Hayatım gözümün önünden geçiyordu sanki.Adalet direği yani utanç direğine asılacağımı biliyordum çünkü giydiğim kıyafetin cezası buydu.Eğer şuan orada değilsem, o da papazın ya da rahiplerin haber almadığı içindir.O an biri çıktı, gençti. Bağırarak konuşmaya başladı, duyuru vardı:"Papaz efendi karar verdi! Cadı, halk içinde yargılanacak!"Dedi. Kurduğu cümle ile herkes sessizleşti. Etrafa yavaş yavaş fısıltılar yayılmaya başladı.Etraf hafif açılarak ay gibi şekil oluşturdu.O an içeriden iki iri adam taşıdıkları tahta kürsiyi kilisenin birkaç adım önüne koydu.Halka açık yapılmasının sebebi ibretlik alınsın diyeydi.Papaz siyah cübbesi ile çıktı. Yaşlılığın verdiği yorgunlukla sırtı kamburlaşmıştı.Kürsiye çıkıp başı ile iki yanında olan adamlara kafası ile işaret vermesi iki adamın harekete geçmesini sağladı. Kiliseye giripgeri çıktıklarında eli kelepçeli, cadı diye andıkları kadın çıktı. Benim gibi yirmi iki yaşındaydı. Duyduğuma göre kızıl saçları, esmer teni vardı. Mavi gözlerindeyorgunluk içinde harmanlanan öfke belirgindi. Üzerinde bordo bir elbise vardı.Üzeri ve yüzünde kanlar var, saçları solmuş ve yıpranmıştı.Yerde sürüklenerek gidiyordu. Ayakta durmakta zorlandığı her halinden belliydi. İnsanların bakışları ondaykenbazıları hakaret yağdırıyor, bazı kadınlar ise pazardan aldığı sebzeleri onun üzerine fırlatıyorlardı. Yüzüne gelen her darbe, kulaklarını dolduran her hareket canından can alıyordu sanki.Gözleri tek bir tarafa döndü. Bedeni kaskatı kesilmişti sanki. Bakışlarını izleyerek baktığı yere baktım: yaşlı kadın erkek vardı.Erkek öndeyken kadın bir adım arkasında duruyordu. Anne ile babası olduğu belliydi.Annesinin bakışlarında üzüntü, babasının bakışlarında utanç vardı.Onun için annesinin bakışları yara, babasının bakışları yakılacağı ateşin en kör hali gibi bedenine işlemişti sanki.Gözleri doldu, başını önüne eğdi. O kadar insan hakaret etti, üzerine bir şeyler fırlattı, işkence gördü de başı dik kızın, ailesinin bakışları ile önüne düştü.Kızı kürsünün önüne attılar. Papaz ise ona kısa bakış atıp konuşmaya başladı:"Elizabeth Sawon, bir gün yolda yaralı adama yaptığı büyüler ile onu kurtardığını söylese de asıl niyeti zehirlemek olan büyücü şuan tam karşımızda!"Sesi sakin ve bilge bir şekilde konuşuyordu. O an Elizabeth olduğunu öğrendim. Kız anında atılıp kendini savunmaya çalıştı:"Ben cadı değilim! Yaptığım şey ise büyü değil! Ben bitki şifacısıyım, bitkiler ile ilaçlar yaparım. İsterseniz bakabilirsiniz. Onu ben öldürmek istemedim. Ben sadece bir insanın hayatını kurtarmak istedim. Başka hiçbir suçum yok. Ben büyü nedir bilmem, hiç yapmadım!"Sesi yorgunlukla titremiş, nefes almakta zorlanıyordu. Ona bakarken her şeyden habersizdim.Bakışlarım onun üzerindeydi. Kendini savunmaya çalışması boşaydı çünkü davada kadınlar kendini savunamazdı. Savunsalar bile ciddiye alınmazlardı. Onları ancak bir erkek savunursa ciddiye alınır, yaşama ihtimali artardı.Bu ise şuan imkansızdı. Papaz sert bir sesle cevap verdi:"Ama öldürmeye çalıştın. Adam öyle demiyor. Yalan söylemeye utanmıyor musun?"Dedi. Elizabeth ona şaşkınlıkla bakarken bu sefer umutla konuştu:"Çağıralım o zaman! Adımı söylesin her şeyi. Hem, hem orada birkaç insan daha vardı, onlar da gördü. Onlar da konuşsun!"Dedi. Sesindeki umut yüzümde acı bir gülümseme peydah olmasını sağladı. Çabası boşaydı. İçten içe kabul etmese de işe yaramayacaktı."Öldürmeye çalıştığı adam Jean'ı çağırın. Konuşmak için öne çıksın!"Elizabeth anında atıldı:"Yaşatmaya çalıştı, öldürmeye değil!"Dedi. Papaz ve diğer insanlar umursamış gibi değildi. Halkın içinde sıyrılıp gelen genç bir adam öne çıktı. Papaz kısa bir bakış atıp"Anlat bakalım, orada ne oldu?"Dedi. Hafifçe boğazını temizleyip kara gözlerini papazın üzerinden ayırmadan bu anı bekliyormuşçasına konuştu:"Bir kavga sonucu kolumdan yaralandım. Kan kaybettiğim için bilincim kapanmak üzereyken bir kadın yanıma gelip bilmediğim bir şeyi koluma sürmeye başladı. Büyü yaptığını anladığım an hızla elinden kurtulup geldim. Etrafımdaki insanlar da bana yardım etti."Elizabeth'in gözlerinde hayal kırıklığı vardı. Vazgeçmeden devam etti:"Hayır, büyü yapmadım. Ben onu sadece kurtarmaya çalıştım!"Kimse onu takmadı."Peki neden yaralandın?"Diyen papaza Jean olduğunu öğrendiğim çocuk anında cevap verdi:"Ben demirciyim. Askerlerin bütün silahlarını ben yaparım. Bir gün gene yaparken dışarı çıktım, az ileride bir şeyler oluyordu. Oraya gittiğimde üzerime saldırdılar. Maskeli oldukları için tam olarak da göremedim zaten. Kendimi korudum, birkaç tanesini yaraladım. Baktılar birileri daha geliyor, hızla kaçtılar."Dedi. Papaz başını sallayıp"Diğer tanıklar gelsin,"dedi. Halkın hepsi onları sessizce izliyordu. Hemen yan tarafından iki adam çıktı. Zengin oldukları her halinden belli olan gençlerin yeşil gözlü olanı konuştu:"Ben ve arkadaşım geziniyorduk. Baktık biri saldırıya uğruyor. Hızla yanına giderken şu ca..."Daha sözünü tamamlamasına izin vermeden Elizabeth araya girdi:"Ben cadı değilim!"Dişlerinin arasından zorlukla konuşuyordu. Papaz bağırarak cevap verdi:"Kimse sana söz hakkı vermedi!"Yeşil gözlü adam ise kısaca bakıp devam etti:"İşte şifacı olduğunu iddia eden kadın onu öldürmek için bir şeyler sürmeye çalışınca biz araya girip kurtardık."Yanındaki adam ise başını salladı, onu onaylarcasına. Papaz son konuşmayı yaptı:"Tamam, siz gidebilirsiniz."Diyip boğazını temizledi. İkisi de giderken papaz konuşmaya devam etti:"Tanıklar, mahkumlar, şahitler dinlenip karar verildi: Şifacı olduğunu iddia edip cadı olduğunu inkar eden kadının yakılarak ölmesine karar verildi."Gözlerim dolarken papazın yanındaki kadını kilisenin arkasına doğru götürdüler. Oraya bakınca dikilen darağacını, kadını, ellerini çözüp oraya doğru bağladılar. Etrafınabilmediğim yakıcı bir madde dökmeleri ile burnuma keskin bir koku doldu. Kadının bakışlarındaki ümitsizlik belli oluyordu.Ateşi yaklaştırdıkları an papaz son sorusunu sordu:"Demek istediğin bir şey var mı?"Dedi kısaca. Elizabeth başını dikleştirip"Siz istediğinizi deyin. Ben cadı değilim, ben hayat kurtarmaya çalıştım. Ama sizin o kabullenmeyen zihinleriniz bunu istediği kadar reddetsin, umurumda değil. Ben cadı değilim ama bir gün gelecek hepiniz göreceksiniz. Sizin o taş beyinleriniz hiçbir zaman geçmeyecek. Siz hep konuşacaksınız ama ben, benim gibiler vazgeçmeyecekler!"Dedi. Başı dikti. Ateş yaklaştırılıp yakıldı. Bu madde sayesinde etraf zarar görmezdi çünkü yerler ıslatılmıştı. Alev kadının bedenine sıçrarken çığlıkları etrafı dolduruyordu.Dudaklarımı birbirlerine bastırıp akan göz yaşlarımı durdurmaya çalışsam da bir türlü olmuyordu. O an ölmeden önce kızın bakışları beni buldu. Beni gördüğü an yüzünde bir gülümseme belirdi. Acının verdiğihaykırış ile silinirken derin derin nefesler alıyordum. Canım hiç olmadığı kadar yanıyordu.Bir can ölüyordu ama insanlar bunu normal karşılıyordu. O an aklımda canlandı:YAZARIN ANLATIMIYLA:Küçük kız etrafta koşarak oynuyor, kilisenin etrafında geziniyordu. Etrafta çocuk olmaması içten içe canını sıksa da umursamadı.Annesinin tuttuğu dadı zaten onu zor zor bırakıyordu dışarı çıkması için. Bu an onun için çok önemliydi. Kilisenin etrafında koşarkenbir kadın gördü. Eli, yüzü hepsi yaralanmış, kanla toz toprak birbirine karışmıştı. Yavaşça kadının yanına yaklaştı. Düz kahverengi saçları bozulmuş, ela gözleri anlamsız bakıyordu.Küçük kız yanında durup yavaşça eğildi. Kadını bir süre izleyerek ona ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. En son kendi çözemeyeceğini anlayınca meraklı bir sesle sordu:"Ne oldu sana? Neden buradasın veya böylesin?"Art arda soru sormuş, merakla cevabını bekliyordu. Kadının ela gözleri ona merakla bakan kıza dönüp kendini konuşmaya zorlayarak cevapladı:"Ceza aldım, onun için buradayım."Kesik kesik nefesler alırken çocuk dayanamayıp devam etti:"Ama canın yanıyor. Hem annem bana der ki eğer yaralı bir çocuk varsa annesi yardım eder. Senin annen nerede? Hem o sana yardım eder, sonuçta anneler kıyamaz çocuklarına."Kadın bir an nefes almadı. Küçük

Küçük kızın gözlerine bakarak kendini konuşmaya zorlayarak cevapladı: "Benim annem çok uzaklarda. Hem sen ne kadar da meraklısın!" Dedi konuyu değiştirerek. Küçük kız dudaklarını büküp düşünmeye başladı. Aklına gelen fikirle heyecanla konuştu: "İstersen dadıma söylerim, o gelir sana yardım eder. Ardından annenin yanına gidersin." Kadın umutla parlayan gözlere sadece gülümsedi. O an diyemedi: "Ben zaten annemin yanına gidiyorum." Sadece başını salladı. Kız, kızın gözü önünde ölmek istemiyordu. Kız koşarak gitmeye başladı. Dar sokağa girerek kaybolurken kadın ardından şu sözleri fısıldadı: "Özgürlüğün savaşçısı." Küçük kız nefes nefese kalırken dinlenmek istese de onu bekleyen biri vardı. Ve onu kurtarmalıydı. Kapının önüne gelince elini dizine koyarak hafifçe nefeslendi. Birkaç dakika öyle durup doğrularak ahşap kapıya küçük ellerini yumruk yaparak birkaç kere vurdu. Birkaç saniye sonra açılan kapı ile siyahlar içinde olan dadısı ona bakıyordu. Başına taktığı yazma yüzündeki ciddiyeti umursamadan hızla konuştu: "Dadı, hızla gelmelisin! Kilisenin arkasında yaralı bir kadın var, ona yardım etmelisin!" Diyerek hızla onu çekiştirdi. Dadı onu zorla durdurup içeriye çekerek kapıyı kapattı. "Oradaki kadına yardım edemeyiz, o ölüme terk edildi." Küçük kız ona şaşkınlıkla bakarak cevabı hızla verdi: "Ama onun canı yanıyor! Yardıma ihtiyacı var, yardım etmeliyiz, o da insan!" Dadı derin bir nefes alarak sakin bir ses tonuyla konuştu: "Bak, bazen çocuklar yaramazlık yapar, anneleri de onlara ceza verir. İşte o da yapmaması gereken bir şey yaptı ve ceza aldı." Bu sefer kızın kaşları çatılırken yüksek sesle konuştu: "Ama kimse ölüme terk edilmeyi hak etmez! Bu ceza değil, onun canı yanıyor diyorum dadı. Neden beni anlamıyorsun? Hem onun annesi çok uzaklarda, benim gibi!" Gözlerinde hayal kırıklarının izi belirginleşirken ümit yavaş yavaş yok oluyordu. Dadı sert bir sesle cevap verdi: "Kimse cani değil. O hak ettiği yerde şuan. Belki anlamıyorsun ama büyüyünce anlayıp benim haklı olduğumu göreceksin." Dedi. Kızın artık ümitleri ize dönüşürken hayal kırıkları canını yakıyordu. Hüzünle gerçekleri söyledi: "Onun hiçbir suçu yok. Siz sadece cani olmadığınızı kabul etmeyen insanlarsınız. Sırf bunun için o kadının acı çekmesine izin veriyorsunuz." Dedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.