İçeriğe geç

BİR KADININ FERYADI

Bölüm 2 · 13 dk okuma

BİR KADININ FERYADI

Bölüm 2

1. BÖLÜM

(Bu kitapta geçen herşey tamamen hayal ürünüdür ve kurgudan ibarettir!)

Keyifli okumalar!

...

Güven... Sarsılmaz bir anlamı olsa da, bir kelime beş harften ibaret basit bir sözcük gibi durur. Oysa bu basit sözcüğün arkasında saklı duran anlam oldukça güçlüdür. İnsanları birbirine bağlayan, oldukça kuvvetli bir bağ. Kiminin iyi niyetini, kiminin kötü niyetinin üstünü örten bir bağ. Güven, insanların üzerine ilmek ilmek, yavaş yavaş işlenir, ve sonunda insanın içine, en derinine işler. Öyleki karşımızda ki kişiye inanırız ve 'güven' kelimesinin ardına saklanarak gerçekleri göremeyiz. Ancak, güven denilen şey zor kazanılır fakat kolay atılır. İnsanın bir hatasına bakar...

Dila Rojin, olacaklardan habersiz, gümbür gümbür atan kalbiyle odasında yatağının üzerine oturmuş, heyecanla kınalı elindeki bembeyaz olan gelinliğine bakıyordu. Herkesin olduğu gibi onun da hayalleri vardı ve elinde tuttuğu beyaz gelinliğini nazikçe okşayarak kurduğu hayallerini bir kez daha zihninde canlandırıyordu.

Heyecandan iç çeke çeke ayağa kalkarak, makyaj masasının yanında duran boydan aynaya ilerleyerek elindeki gelinliğini kaçıncı kez olduğunu bilmeksizin, bir kez daha üzerine tuttu. Kalbi gümbür gümbür atarken aynadaki yansımasına dolu dolu gülümsedi. Düğünü yarındı fakat Dila şimdiden heyecandan dolayı yerinde duramıyordu. Kalbi ağzından çıkacak gibi hissediyordu.

Bir süre daha aynadan yansıyan gelinlikli görüntüsünü izleyip derin bir nefes alarak aynanın yanından ayrılıp dolabına ilerledi. Elinde tuttuğu gelinliği dolabın içine asmak yerine , dolabın dış kulplarına asarak tekrar yatağına ilerledi. Yatağına ulaştığında tüm gece duyduğu, neşeli zılgıt sesleriyle tekrar gülümsedi. Duyduğu zılgıt sesleri az önce kendisine yakılan kınanın verdiği mutluluk zılgıtlarıydı.

Yirmi bir yaşında Dila. Mardin'den, Van'a görücü gelmişti Dila için. Evleneceği adam olan, Fırat'ın ailesi ve Dila'nın ailesi anlaşmış ve sonunda bir karara vararak iki aileyi birleştirecek olan düğüne, rıza alınarak karar verilmişti. Ama içindeki mutluluğa rağmen, bir burukluk hissediyordu Dila... Bir eksiklik... Annesi yoktu! Abisi yoktu! Onları düşününce gözlerinin buğulanmasına engel olamadı.

Kapının çalınmadan açılmasıyla bakışları kapıya kaydı. İçeri giren en yakın dostu olan Helin'di. Gülerek karşısındaki arkadaşına bakıyordu. Helin, arkadaşına doğru adımlarını atarak boynuna sıkıca sarıldı. Bırakmak istemiyordu arkadaşını, yarından sonra bu şehirden gidecekti çünkü. Can dostuna sıkıca sarıldıktan sonra ayrılarak bir adım geriledi. Yüz yüze bakınca mutluluktan gözleri parlayan Dila'yı görünce daha derin gülümsedi. Helin dostunun yanına oturup hâla kınası yıkanmamış olan ellerini tuttu.

"Daha bitmedi mi? Ben geldim hala zılgıt sesleri durmadı?" Dila'nın sorusuyla gülümsedi Helin.

"Çoğu dağıldı. Sadece aşiret büyükleri kaldı. Onlar da birazdan dağılır," Dedi Helin. Lafları kısa kesmek istiyordu çünkü esas merak ettiği konuya biran önce giriş yapmak istiyordu. Merak ettiği soruları bir bir sıraladı;

"Eee ne düşünüyorsun? Çabuk hızlıca özet geç, kalkarlar şimdi."

Dila, arkadaşının hangi konudan bahsettiğini bilse de bilmemiş ayağına yatarak şansını denedi, "Ne hakkında? Neyi?"

Helin derin bir nefes alıp, aptal ayağına yatan arkadaşına küçümseyici bir bakış göndererek açık açık konuşma gereği duydu. "Yani Fırat ağa hakkında ne düşünüyorsun? Adamın seni yıllardır deliler gibi sevdigini hepimiz biliyoruz, e sende razı geldi- wiii," Aklına birşey gelmiş gibi duraksadı. Meraklı gözleri Dila'nın yüzünde dolandı, sonunda gözlerinde durunca merakla karışık bir sorgulama ile hızlıca sordu; "Yoksa sen de onu mu seviyorsu-" Helin, daha arkadaşına merak ettiği soruyu soramadan, Dila'nın parmaklarının dudağına yaptığı baskıdan dolayı susmak zorunda kaldı.

Dila, Helin'in konuşmasını bitirmesine izin vermeden susturmuştu onu.

Dila, elinin kınasının küçük bir kısmını Helin'in dudağına bulaştırdığını fark edemeden telaşla konuşmaya başladı; "Sus, sus! Biri duyacak şimdi! Yok öyle bir şey." Dila'nın, arkadaşına yaptığı kısık sesli azarlamadan sonra Helin, sinsice ve bilmişlikle gülümsemeye başladı.

Dila, sinsi gülüşüyle ve ifadesiyle kendisine bakan arkadaşına sert bir bakış attı. Elini, Helin'in susması için örttüğü dudaklarından çekti.

Helin ise bu gülüşüyle, arkadaşına sinsi bir şeytanı anımsattığını bilmeden aynı ifadesine munzurluk ekleyerek daha geniş gülümsedi. Eliyle dudağına bulaşan kınayı sildi.

"Tamam, sakin ol. İnandım zaten." Söylediğinin aksini gösteren sesi ve bakışıyla Dila'yı çileden çıkartmayı başarmıştı.

Kapı iki kere tıklatılınca ikiside kapıya döndü. İçeri konakta çalışan genç kızlardan biri girip, "Hanımağam seni çağırıyor Helin abla. Nazlı hanımlar gidiyorlar." Dedi. Nazlı hanım Helin'in annesiydi. Çalışan dışarı çıkıp kapıyı kapatınca Helin'de ellerini dizlerine yerleştirip destek alarak ayağa kalktı.

Gülümsemesi durmuştu fakat yüzündeki sinsi ifade yerli yerinde duruyordu. Hiç birşey söylemeden kapıya doğru ilerledi. Kapı kulpunu aşağı indirdiğinde çıkmaya hazırdı. Dila'ya dönerek tekrar gülümsedi sinsice. "Keşke önce bi elindeki kınayı yıkasaydın," Helin, derin bir nefes alıp duraksarken Dila kaşlarını çatarak bir arkadaşına bir de elinde ki kınaya bakıyordu.

Helin'in gülen sesiyle tekrar ona döndü; "Daha inandırıcı olurdu dediklerin." Dila tam birşeyler söylemek için dudaklarını aralamıştı ki çarpan kapıyla veremediği cevabı, böylece ağzına tıkanmış oldu.

Durup biraz düşündü. İdrak edince de dudaklarından "Hiii" diye bir şaşkınlık nidası döküldü. Ayağındaki terliğin bir tanesini çoktan kapanmış olan kapıya fırlattı. Kapıya çarpan terliğin sesi odada yankılandı. Utanıyordu şuan.

Kızarmış yanaklarını güzelleştiren ve sebebini bilmediği bir tebessüm peyda oldu dudaklarına.

Helin, Dila'nın da Fırat'ı sevdiğini iddia etmişti, fakat Dila bunu anladığında Helin çoktan çıkmıştı.

Odada tek başına kalınca zaten oturduğu yatağa bedenini bırakarak derin bir off çekti. Farkında olmadan gülümserken kınası yıkanmamış ellerini yüz hizasına kaldırarak derin bir nefes çekti içine. Kına kokusu en sevdiği kokulardandı. Rengi de öyle...

...○°●°○°●°Saatler Sonra○°●°○°●°...

...

Duvarın köşesinde sindiği yerden, saatlerdir kıpırdayamadığı duvar dibinden yavaşça doğruldu. Saatlerdir dinmeyen hıçkırıkları nefesini daraltıyor, canını yakıyordu.

Her bir hücresi bir bir can çekişiyordu. Gözlerini kapatıp tekrar açtığında her şeyin bir kabustan ibaret olmasını istiyordu fakat, her şey bir kabus ve ya rüya olamayacak kadar gerçek ve can yakıcıydı... Ölmek istiyordu Dila, ya da sonsuza dek uyumak... bedeniyle beraber ruhunu da kirlenmiş hissediyordu.

Daha saatler önce eline mutlulukla yakılan kınasının şimdiki haline, saatler önce avucunun içine özenle yuvarlak şeklinde yakılan kına şimdi elinin her yerine dağılmış, ve çoğu silinmiş bir şekilde duruyordu. Gelecekte olan hayatının mutluluk başlangıcının bir simgesi gibi gördüğü, yıkamaya kıyamadığı kınadan şimdi nefret ediyordu.

En sevdiği kokulardan olan kına kokusu şimdi burnuna dolunca midesini bulandırıyor, kusma hissi yaratıyordu.

Avucunun her yerine sıyrılmış bir şekilde bulaşan kınadan kurtulmak istercesine üzerindeki pijama takımının diz kısımlarına sertçe sürdü. Ama elindeki kına bir türlü geçmiyordu. Kokusu bir türlü dinmiyordu!

Göz yaşları görüşünü bulandırırken sarsak adımlarla banyoya ilerlemeye çalıştı. Hıçkırıkları ve göz yaşları dinmek bilmiyor, her dakika daha da artıyordu.

Bir eliyle duvara tutunarak ilerlemeye çalıştı. Sarsak adımlarla ilerlemeye çalışırken eli duvarda sürünerek yeşil kınayı beyaz duvara bulaştırıyordu.

Banyoya girerek lavaboya ilerledi. Nefes alamıyor, hiç birşey düşünemiyordu. Bir eliyle lavabodan destek alırken diğer elini hafif kaldırarak tekrar kınaya baktı. Fazlalıktı!

Elindeki kına fazlalıktı!

Kirliydi!

Eline yakılan kına Dila'ya daha fazla kirlilik katıyordu! Bir an önce çıkarması gerekiyordu!

Görüşünün bulanık olmasını, nefesinin kesilmesini ve midesinin bulanmasını umursamadan hızlıca yandaki lifi eline aldı.

Hıçkırıklarının arasından zar zor çıkan sesiyle kendine fısıldadı çaresizce, içi acıya acıya; "Çıkması lazım... silinmesi lazım... gitmesi lazım..." çaresizce fısıldayan sesine kendi bile acıyacak durumdaydı.

Eline aldığı life birkaç kere sabun sıkarak hızlıca köpürttü. Suyu sonuna kadar açarak titreyen elini suyun altına tuttu.

Var gücüyle elindeki lifi suyun altına tuttuğu elinin avucuna sürmeye başladı. Eline rengini veren kına hemen geçmezdi ama Dila o an bunu düşünemiyor, hıçkırıkları arasından zangır zangır titreyen eline lifi sürtüyordu.

Nefesi kesiliyordu! Her geçen dakika aldığı nefes azalıyordu sanki!

Tek isteği eline rengini vermiş olan kınanın geri silinmesi ve üzerindeki yüklerden az da olsa kurtulmaktı. Saatler öncesinde onu mutlu eden kına, şimdi ona kirlilik hissi veriyordu. Omzuna sırtladığı en ağır yük gibi geliyordu.

Bu yük, tertemiz bir sevdanın yüküydü!

Bu yük, mahvolan hayatının yüküydü!

Bu yük ardında bırakacağı abisine karşı dileyemediği özrünün yüküydü!

Bu yük, sahip çıkamadığı namusunun yüküydü!

Bu yükler Dila'nın sırtına binen en ağır yüklerdi! Bu yükler annesinin Dila'nın sırtına yüklediği yüklerdi! Ve Dila bu yüklerin altında can çekişerek ölüme ilerliyordu!

Titreyen elinde sıkıca tuttuğu lifi her geçen saniye daha da bastırıyor, ne elinden akan kanı ne de canının acısını umursamıyordu. Nefesi git gide kesiliyordu.

Lifi daha çok bastırdı. Takatsiz vücudunun kalan son gücüyle hızla devam etti ellerini yıkamaya. Elinin üzerindeki deriler küçük küçük soyulup kalkarken altlarından kan akıyordu ama Dila bunu umursamadan diğer eline geçti.

Kendini kaybetmiş gibi omuzları sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Saatlerce ağladığı için gözleri kanlanmış, şişmiş ve kızarmıştı. Ama Dila, gözünün önüne o anları getirdikçe kendini durduramayıp daha çok ağlıyordu.

Diğer elinde de kanlar akmaya başlamıştı ama kına geçmemişti. Derisine işlemişti ve çıkmıyordu! Geçmiyordu! Yıkanmıyordu! Silinmiyordu!

Gözünün önüne annesi geldi. Ağladı!

Abisi geldi. Ağladı!

Babası geldi. Ağladı!

Uçurum geldi. Önce durdu. Sonra ağladı.

O an geldi... nefesi kesildi.

Elindeki lifi derisini yüzecek kadar sert bastırdı. Bir kaç saniye içerisinde elinden akan kanları görünce durdu. Titreyen ellerinde sıkıca tuttuğu lifi lavabonun kenarına fırlatarak elini belkide son kez yıkadı.

Ama elinde açılan minik yaralardan kanlar akmaya devam etti. İçine derin bir nefes çekmeye çalıştı. Nefes alamadığını fark etti ama tekrar denedi. Nefesi gidiyordu! Nefes alamıyordu!

Titreyen bedenini görmezden gelerek sarsak adımlarla banyodan çıkarak odasına ilerlemeye çalıştı. Nefes alamıyordu ve bu işini daha da zorlaştırıyordu. Her geçen saniyede nefesi daha fazla kesiliyordu, sanki görünmez eller boğazı sıkılıyordu.

İlacının bulunduğu komidine iki adım kala nefesinin tamamen kesildiğini hissettiğinde ve bedeninin Dila'yı taşıyamadığı radde de kendini daha fazla ayakta tutamadı. Bedeni tamamen yere yığılmıştı ama hâla gücünün son noktasında değildi. İlacıyla arasında sadede iki adımlık mesafe kalmıştı ve onu alabilirdi.

Nefes alamadığı için boğazından hırıltılı nefes sesleri çıkarken titreyen elleriyle yerden destek alıp komidine doğru sürünmeye çalıştı, gözlerinden yaşlar tekrar boşalmaya başlamıştı ama bu sefer sinir krizden değil, astım krizinden dolayı akıyordu. Nefes alamıyordu Dila!

Alnından akan terler, gözlerinden boşalan yaşlar ve kesilen nefesiyle ölmek istiyordu ama burada değil! Bu şekilde değil! Özellikle de bu halde hiç değil!

Gitmesi gerekiyordu buradan!

Sonunda komidine elleri uzanıyordu ama gözleride artık nefessizlikten dolayı bayıyordu. Dudakları aralıktı ama nefes alıp veremiyordu. İçine oksijen çekmeye çalışıyordu ama sanki ortamda oksijen bitmişti.

Zorlukla komidinin en alt çekmecesine uzanarak kendine doğru çekip açılmasını sağladı. Çekmeceyi açmıştı fakat içinde koyduğu astım ilacını alacak gücü bulamıyordu kendinde. Belkide burada bu saatte ve böylece kaderine mahkum edilerek can verecekti...

O ilacı almaktan vazgeçti Dila. Elini biraz daha uzatmadı o çekmeceye. Kimseyi düşünmemek, sadece kendini düşünmek istiyordu. Bu zamana kadar hep başkalarını düşünmüştü. Eğer kendisini düşünseydi, Dila çoktan ölmüştü!

Son duasını ederek nefessizlikle açılan ve kızaran gözlerini yumdu.

Fakat aklına gelenle yumduğu gözlerini açarak son gücünü de kullanıp o ilacı almaya çalıştı. Biraz daha gayret ederek parmak uçlarının değdiği ilacı aldı eline. Ölmeden önce uğraması, gitmesi gereken son bir yer vardı! Nasıl unuturdu Dila!

Elinde tuttuğu astım ilacını aralık duran dudaklarının arasına yerleştirdi. Belkide kalan son kuvvetini kullanarak o astım ilacını dudaklarının arasından sıktı. Aralık dudaklarından içeri giren ilaç anında bir ferahlık yaratmıştı ciğerlerine. Fakat

astım ilacını elinde güçsüzce tutan Dila, kafasını daha fazla öylece tutamadı. Şakağı zemine çarparken elindeki astım ilacı ellerinden kaymış ve yere düşmüştü. Gözleri kendiliğinden kapanmıştı ama bilinci hâla açıktı.

Gözleri kapalıydı. Bilinci açıktı. Nefesi tekrardan geliyordu ve heryeri çok acıyordu. Özellikle de kalbi... Kapalı göz kapaklarının ardında, yaşadığı kabusu tekrar yaşadı Dila. O an'ı! O ihaneti! O kabusu!

Nefesi düzene girdi ama düştüğü yerden kalkamadı. Kalkmadı. O gücü kendinde bulamadı. Dizlerini kendine çekerek bağıra bağıra, haykırarak sabaha kadar ağlamak istiyordu. Tüm bu karmaşık istek ve düşüncelerinin aksine, kapalı gözlerinden akan ve bağırmak yerine küçük küçük çıkan hıçkırıkları sesleri vardı. Bu bile yasaktı Dila'ya. Ne bağırıp çağırmak ne de sabahlara kadar ağlamak!

Şakağından saçlarının arasına akarak karışan ılık kanı hissedebiliyordu.

Yaklaşık iki saat önce yaşadığı şeylerin sahneleri bir bir canlandı zihninde. Abisi gibi gördüğü, abi dediği insanının aslında öyle olmadığı ve Dila'ya yaşattığı, ömür boyu da unutamayacağı kabusu olmuştu. Dila'nın ağzına kapadığı iğrenç eli ve bu yüzden çıkan boğuk çığlıkları...

Çığlık attı Dila, ama kimse duymadı onu! Kimse yardım etmedi! Kimsenin haberi bile olmadı, Dila diri diri mezara girerken! Dila'nın yaşadığı, canlı canlı mezara girmekten farksızdı. Dila zaten ölmüştü, bir daha öldü.

Uzandığı yerden bedenini sardı Dila. Uzandığı yerden dizlerini kendine çekip sardı kollarını bedenine. Hıçkırık sesleri odayı doldurdu. Gözyaşları zemine bir bir aktı. Ne hıçkırıklarını duyan biri geldi, ne de gözyaşlarını silip başını okşayacak bir annesi. Kimse duymadı Dila'yı. O yine kimsesizdi. Ve yaralı...

Uzandığı yerden yavaşça doğruldu. Önce oturur hale gelip ağlamalarını durdurmaya çalıştı. Ayağa kalkmak için direncini toplamaya çalıştı, çok yavaş hareketlerle yavaşça ayağa kalktı. Yere değen şakağı ve çok fazla ağladığı için gözleri zonkluyordu.

Şakağından akan kanlar yönünü çenesine çevirmiş oraya doğru akarken, gözleri kıpkırmızı olmuş ve şişmişti. Tüm kaslarının ağrıdığını hissediyordu Dila.

Ayağa kalktığında ğözlerinin aniden kararmasıyla birkaç adım geriye sendelese de dengesini korudu.

Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi sertçe. Yerdeki astım spreyine baktı, hayatının yarısını onunla geçirmişti. Ama bundan sonra olmayacaktı. Çünkü Dila olmayacaktı! Yok olacaktı!

Arkasına bile bakmadan kapıya ilerledi Dila. Elini kapı kulpuna attığında gözleri yaşlı, arkasını dönerek dolabına astığı beyaz gelinliğine baktı. Tereddütle elini kapı kulpundan çekerek gelinliğe ilerledi. Yürüyüp gelinliğin tam önünde durarak titreyen kanlı elini gelinliğe uzattı. Dokunmaya kıyamadığı gelinliği, kanlı elleriyle kirletti Dila. Derin bir nefes verdi;

"Sen... seni... en mutlu günümde giyecektim... hem kendimin... hem de annemin hayalini gerçekleştirecektim..."

Acıyla akan göz yaşlarını tutamadı Dila. İçinde biriken göz yaşlarını bir bir akıttı hüzünle. Annesinin yanına gidecekti daha gelinlikle, mutlu bir şekilde...

Sesine yerleşen kırgınlık ve hüzün vardı. Hıçkırıklarla nefesinin kesildiğini hissediyordu ama devam etti konuşmaya; "Sen benim hayalimdin... sen benim gelinliğimdin, kefenim değil... seni giydiğimde anneme mutlu gidecektim, ağlayıp veda etmeye değil!" Kanlı elleri gelinliğin üzerinde dolaşmaya devam etti. Naifçe okşadı. Elinden akan kanın üzerini kirlettiğini umursamadan okşadı... "Annemi mutlu edicem ama. Mutlu gideceğim yanına. Ben mutsuz olsam da o mutlu olacak..."

Gözünden akan yaşlar sanki ateş parçası olup süzülüyordu yanağına. Ağlamak bile acı veriyordu artık.

Aklına gelen düşünceyle askısından çıkardı gelinliğini. Eline aldı. Sade gelinliği baştan süzdü yaşlı gözleriyle. Gelinliği yatağın üzerine bırakarak, üzerindeki fazlalık kıyafetlerden kurtuldu önce. Elindeki gelinliği de giyerek fermuarını çekti.

Yavaş adımlarla ilerleyip boy aynasının karşısında durarak kendisini süzdü yorgun gözleriyle. Takatsiz vücudu kaldiramıyordu sanki.

Çok eksiği vardı Dila'nın. Başta olmak üzere, mutsuzdu. Gelinler mutlu olurdu! Öksüzdü! Abisi yoktu! Dila'nın öz bir ailesi yoktu!

Eğilip yerdeki astım spreyini alıp elinde sıkıca tuttu. Annesine gidene kadar buna ihtiyacı vardı, dayanması gerekti.

Kendini daha fazla oyalamadan gelinliğin eteklerinden tutarak kapıya ilerledi. Kapıyı açarak etrafa hızla bir göz atıp kimsenin olmadığını görünce hızla dışarı çıkarak kapıyı yavaşça örttü. Gecenin yarısı olduğu için herkes uyuyordu. Kimse yoktu.

Birilerine görürse durum ciddileşirdi. Olayı abileri de dahil herkes bir şekilde öğrenirdi ve Dila iki türlüde ölürdü. Abilerinin elini kendi kanına bulamaktansa kendi kendinin canını verirdi. Zaten yaşayamazdı ki Dila. Bu yükün altında ezilirdi! Abi dediği Necip'ide öldürürlerdi Dila'yla birlikte. Onu umursamıyordu Dila, ölsün istiyordu ama üç aşiretin arasında kan davası başlardı!

Dila, titreyen adımlarını konağın büyük kapısına yöneltti. Koskocaman ve karanlık avluda tek başına, gelinliğiyle ne yapacağını bilmez bir şekilde çıkıp, kaçmaya çalışıyordu. İçten kilitlenen kapının büyük kilidini yavaşça açmaya çalışacaktı ama titreyen elleriyle bu pek mümkün olmuyordu.

Her an biri uyanabilir, ve Dila'yı görebilirlerdi. Gün doğmadan ortadan kaybolması gerekiyordu Dila'nın!

Zorlada olsa kapının kilidini çok ses çıkarmayarak açmayı başardı Dila. Kapıları hızla açarak kendini konağın dışına attı. Etrafta kimsenin olduğunu görmeyince kapıları arkasından kapatarak gelinliğinin eteklerini tuttu.

Ardına son kez bakarak gözlerini sıkıca yumdu. Tüm anılarının olduğu bu konaktan kaçıyordu! Gözlerini açtığında bir damla yaş süzüldü yanaklarına doğru. Arkasını dönerek hızla koşmaya başladı.

Karanlık sokakta tek beyaz olan Dila'ydı ve birileri görse dikkatlerini kolayca çekerdi. Biraz daha koştuktan sonra karanlık sokaklara attı kendini. Göz yaşları, yavaşça koştuğu sokaklara tane tane damlarken yürümekten farksız olan koşusunda hızını biraz daha arttırdı Dila. Bir an önce annesine ve abisine ulaşmak istiyordu!

Yerdeki taşlar çıplak ayağının tabanlarını acıtıyordu ama Dila'nın zihnindeki doluşuklar yüzünden Dila hissedemiyordu. Ellerinden ve şakağından akan kanlar durmuş, ve kurumuştu.

Geçtiği karanlık ara sokakta da aynı şekilde koşarken kendi hıçkırık sesinden başka bir ses daha duydu Dila;

"Hey!" dedi bir ses. Bu bir erkek sesiydi!

Biran durdu Dila. Ne yapacağını bilemez bir şekilde durdu öylece. Biri Dila'ya sesleniyordu!

"Hey! Duymuyormusun sana sesleniyorum..! Kimsin sen?"

Bu sesi daha önce hiç duymamıştı Dila. İlk kez duyduğundan emin olduğu bu ses kime aitti? Ve neden Dila'ya sesleniyordu?!

***********

(Sözler şahsıma aittir.)

...

Uzun zamandır yazmaya başlamıştım fakat şimdi bile en az üç kez düzenledim. Çünkü uzun zamandır kendimi bu kurgum için hazır hissetmeyi bekliyordum. Benim için anlamı büyük bir kurgu. Tam olarak bu kurgu için hazır hisettmesem de nedenini bilmiyorum ama yayınlamak istedim:)

Kurgu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sizce Dila nasıl bir karakter?

Annesi ve abisi sizce nerede? Ve neden bu halde, yaşadıklarına rağmen gelinliğini giyerek annesine gidiyor?

Bölüm hakkındaki düşünceleriniz neler?

Vote vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn...

Ve son olarak KİTAP HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? Sizce nasıl bir kurgu olacak?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.