.
Yüreğim ıslaktır benim kuytularda ağlamaktan ve hafif uçuktur rengi kurusun diye kaç kez güneşe asılmaktan.
Barış yüreğimde çam kokulu bir orman varsın konsun dallarına savaş denilen yaşlı ağaçkakan.
Yüreğim ilk şiirim.
Makiler - Sunay Akın
.
BÖLÜM 1
Evet öznesi olan her aşk iki kişilikti... Benim öznem çok uzaklarda olsa da kırık kalbimi hiç bırakmamıştı. Benim suçumdu bu kadar aşık olmak, her ona bakışımda aşkımı daha derinlere kazımak ama elimde değildi.
Ondan uzun zamandır ayrı olsam da adını duyduğumda kalbimin teklemesine hakim olamıyordum. Zihnim bir karadelik gibi tüm anılarımı çekiyor ısıtıp ısıtıp önüme koyuyordu. Oysa aşık olduğum adam bir kere benim ona baktığım gözle bakmamıştı bana.
"Oy oy... Bu yine dalmış ufuklara." Yanımdan gelen sesle aniden transtan çıkmışçasına irkilmiştim.
"Ha? Ne?"
"Diyorum ki geliyor musun akşamki konsere?" dedi İrem.
Ben daha az önceki düşüncelerimden kendime gelemediğimden cevap veremezken canım arkadaşım benden ümidini kesmişçesine kafasını ikiye sallamıştı.
"İsmini Liya koymuşlar ama sen Leylalardasın be kızım!" diye sinirle mırıldanmıştı. Elimde değil be İrem, beni Leylalara götüren biri var...
Sana da baya yakın biri.
"Yok be İrem ne konseri. Kafam olmuş cadı kazanı birde konseri falan kaldıramam." dedim. Sesim fazlaca yorgun çıkmıştı.
Zaten akşama kadar şu küçücük kafede canımız çıkıyordu birde bana konser diyordu. Gerçi bunu diyen kişi İrem ise pek şaşıramamak gerekiyordu. Zira kendisi uslanmaz, arlanmaz bir enerji emiciydi bu kadar enerjik olmasının başka bir açıklaması olamazdı.
Kafamı dışarıya çevirdiğimde güneşin yavaş yavaş yuvasına çekildiğini fark ederken yorgunca gülümsedim. Nihayet eve gidebilirdim.
En yakın arkadaşım İrem'le mahallemizin içerisinde bulunan küçük bir kafede çalışıyorduk. Kısa bir süre önce işten çıkarılmamdan mütevellit geçici olmasını umduğum bir iş bulmuştum. İrem'in uzun süredir çalıştığı kafenin şuan bir elemana ihtiyacının olması gerçekten büyük şanstı.
Daha bir aydır çalıştığım bu işi bulmasaydım söke söke ödediğim kiralarımı ve faturalarımı ne yapardım gerçekten bilmiyordum. Zira ev sahibim bir kan emiciydi. Kirayı bir gün geciktireyim kapımda bitiyordu. Gerçi o da haksız sayılmazdı, bir şey aksamaya başlarsa devamı da geliyordu. Disiplin önemli bir ilkeydi ama ev sahibinin kirayı hiçbir zaman geciktirmediğimden mütevellit bana biraz da olsa anlayış göstermesini elbette isterdim ama her istediğim öyle kolay kolay gerçekleşmiyordu. Eğer öyle olsaydı en başta 'o' burada olurdu.
Sahi konu yine nasıl ona gelmişti?
Annemle beraber yaşıyordum. Babam vefat ettiğinden beri ailemin sorumluluklarımı üstlenme görevi bana kalmıştı. Zaten sadece annem ve ben vardık.
"Biliyor musun az önce abimle konuştum." dedi İrem dikkatimi çekmek için sesini hafif yükseltirken. Bunu duyunca kalbim adeta teklerken meraklı olmamasını umduğum bir ses tonuyla konuştum.
"Yaa öyle mi... n-ne dedi ki?"
Sesim titremişti, tam bir aptal aşıktım.
İşte.
Talihsiz kalbimin vurulduğu adam bu adamdı.
Alparslan Çakırlı.
En yakın arkadaşımın abisi.
Burada değildi. Neredeyse altı yıldır yurt dışında yaşıyordu. Ailesiyle bağını hiç kopartmasa da fiziksel olarak uzun süredir burada değildi. O buradayken bile aramızda onca mesafe vardı, o gittiğinde ise bu mesafeler ikiye katlanmıştı. Bu benim kalbimde bir değişikliğe yol açmamıştı. Ben onun sesini uzun zamandır duymazken böyle ara ara haberini duyarak heyecanlanıyordum. Acınasıydım.
"Bir hediyesi varmış bana. Çok merak ettim ama ne kadar ısrar etsem de söylemedi. Acaba ne?" İşte İrem ve abisinin arasındaki ilişki böyleydi. Abisi ona hediye gönderirdi, bazen para gönderirdi ama hiç gelmezdi. Ona rağmen mahalledeki herkese gizliden gizliğe yardım ettiğini biliyordum.
Yurtdışında iyi kazanıyor olmalıydı. Gerçi iyi kazanmasa da önemli değildi, olay dolarla maaş almasıydı. Bunu düşünüp kıkırdarken bana yine dik dik bakan İrem'le göz göze geldim.
"Bu kız delirdi yine Allah'ım!" diye yakındı.
Kendi kendine konuşurken dediğine tekrar kıkırdamıştım. Delirmiştim gerçekten, bunu inkar edemiyordum.
"Ne olacak kıyafet falan yollamıştır yine. Geçen gönderdiği elbisenin fiyatında bir şey gönderirse..." dedim sırıtarak. Gözlerimden dolar işareti çıktığına emindim.
İrem abisinin gönderdiği elbiseleri satıp o paraları yiyordu genelde. Çünkü abisinin gönderdiği elbiseler biraz...
Evet rahibe kıyafeti gibi oluyordu.
Alparslan'ın zevksiz biri olduğunu düşünmüyordum. O sadece kardeşini korumak isteyen tatlı bir ağabeydi, ne kadar başarılı olduğu tartışılırdı gerçi.
Yine de bu elbisenin lüksünü azaltmıyordu. O yüzden İrem de onları satmayı seçiyordu. Gerçi İrem'in paraya ihtiyacı yoktu. Ailesi mahallenin gelir düzeyi yüksek sayılı kişilerindendi. Ayrıca abisi de her ay hatırı sayılır para gönderiyordu ama İrem evde sıkıldığını söyleyip çalışıyordu.
Tamamen yalandı.
Bu gerizekâlı neredeyse iki senedir kafenin sahibi Volkan'a aşıktı. Açılmayı de kesinlikle reddediyordu. O yüzden de böyle bir çözüm bulmuştu.
Ben böyle gerizekâlı birini daha tanıyorum ama...
Tamam iç sesim haklıydı, inkar etmiyordum ama yine de en azından İrem Volkan'ı her gün görebiliyordu. Benim için bu imkânsızdı.
"Valla fark etmez bana. Ben bedava her şeye tamamım." derken bir yandan da boş kafesinin içerisini paspaslıyordu. Bende masaları silerken gülerek kafamı salladım. Bedava malın tadı hakikaten de baldan tatlıydı.
"Bitti burası."
"Bende bitirdim. Dur Volkan'cığıma söyleyeyim de çıkalım." derken bende küçük bir kahkaha atarak tekrar kafamı salladım. Bu kız beni çok güldürüyordu yahu!
İrem gitmişken çalan telefonumun sesiyle gözlerimi ekrana çevirdim. Arayan kişinin annem olduğu bilgisi beni pekte şaşırtmamıştı. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"Alo, efendim anne?"
"Kızım ne yaptın, bitti mi işin?" dedi annem artık her zamanki gibi rutinleşmiş bir şekilde. Farklı olan ise arkadan fazlasıyla gelen gürültülü televizyon sesiydi. Bu yüksek televizyon sesi tek bir şeyin işareti olabilirdi.
"Bitti çıkacağım az sonra. Nazan teyzede misin sen?"
Nazan teyze biricik aşkımın annesiydi. Aynı zamanda dünyanın, annemde dahil, en tonton ve tatlı kadınıydı. Bazen suratsız Alparslan'ın Nazan teyzeden nasıl çıktığına hayret edemeden edemiyordum. Anı zamanda annemin en yakın dostuydu.
"Evet evet. Alparslan geliyormuş bugün. Aman ha kızım İrem'e söyleme, sürprizmiş." dedi heyecanla.
Gözlerim anın pörtleyecek gibi sonuna kadar açılırken kendimi adeta kafamdan aşağı bir kova kaynar su dökülmüş gibi hissediyordum. Nefeslerim sıklaşırken derin bir nefes aldım. Anneme bir şey çaktırmamalıydım.
"İ-İrem söylüyordu sürprizi var diye. Demek sürprizi buydu. Tamam tamam söylemem merak etme. Hadi kapattım." deyip konuşmayı sonlandırırken elimdeki telefonu masaya fırlattım ve kendime bir sandalye çektim.
Ayaklarımdan parmak uçlarıma kadar titriyordum. Altı yıl sonra ilk defa canlı canlı yüzünü görecektim. Elimde kalan son fotoğrafı bakmaktan eskimişti. Gerçi o zamanlar 24 yaşındayken şimdilerde 30 yaşına gelmişti.
Aramızda altı yaş vardı. Onun gittiği yaştaydım şimdi. Benim için büyük bir yaş farkı olmasa da Alparslan öyle düşünmüyor ona her ismiyle seslendiğim de yanına 'abi' ekini eklemeyi unutmuyordu.
Şuan nasıldı acaba? Elbette Nazan teyzeden gelen yeni yeni fotoğrafları aşırıyordum ama canlı görmek gibisi de olamazdı. Bu an gerçekten yaşanıyor muydu? Sahiden onu tekrar canlı canlı görebilecek miydim?
"Neye sırıtıyorsun kız sen yine?"
Duyduğum sesle yerimden sıçrarken yanımda dikilen İrem'le göz göze gelmiştim.
Sen şimdi naneyi yemedin mi?
O kadar heyecanlıydım ki onun ne ara yanıma gelip dibime girdiğini fark edememiştim.
"Sevdiğim aktör fotoğraf koymuş da ona gülümsüyordum." dedim bir şey çaktırmadığımı uman tepkisiz bir ses tonuyla.
"Hangisi Liya? Malum senin liste bir hayli uzun."
"Ya söylesem tanıyacaksın sanki! Hadi gidelim. Hem sen ne yaptın kız içeride Volkan'la kaç dakikadır? Altı üstü bir çıkıyoruz diyecektin." derken konuyu hızla çevirmemin sevincini yaşıyordum içten içe.
"Ne yapacağım kızım, cilve yapıyordum." derken kahkahasını salıvermişti biçimli dudaklarından.
İrem çok güzel bir kızdı. Kumral uzun saçları ve ela gözleri ile bir bakana bir daha baktırıyordu. Abisinden farkı abisinin herkesten değişik aklımdan çıkmayan amber gözleriydi. Nazan teyze ve Adem amca adeta şahaneler yaratmışlardı iki eserlerinde de.
Kendimi de hiçe sayamazdım. Kahvenin en açık tonu omuzlarımda biten saçlarım ve yemyeşil gözlerimle bende fena değildim ama İrem'in saçtığı o aura bende hiç yoktu. Uzun zamandır Alparslan'a aşık olduğumdan yanıma erkek sinek dahi yaklaştırmıyordum. Başkasına aşıkken biriyle olmayı kendime yakıştıramazdım, bu karşımdaki kişiye de haksızlık olurdu.
"Hıh, cilveymiş. Yürü kız eve bacaklarını kırmayayım." Babacan bir edayla söylenirken İrem bir kahkaha daha salıvermişti dudaklarından.
"Alemsin valla."
İkimiz evlerimize adımlarken kendi kendimi sakin olmam için telkin ediyordum. Hayır az sonra yıllardır yolunu gözlediğim adamı görmeyecektim. Kafamı iki yana sallarken bir yandan da adımlarımı İremlerin evine yönlendirdim. Zira hemen çaprazımızda oturuyorlardı, kafeden de eve beş dakika sürüyordu. Bu durum en çok annemin hoşuna gidiyordu ama Alparslan döndüğüne göre artık benimde hoşuma gidebilirdi. Sinsice kıkırdadım.
"Sende mi geliyorsun Liya?"
"Annem sizdeymiş."
"Ha, e hadi gidelim o zaman." derken çoktan kapının önüne varmıştık.
Mahalledeki evlerin geneli biraz yıkık dökük müstakil evlerden oluşuyordu. Tabi bizim ev ve İrem'in evleri tamamen bu durumun dışında kalmıştı. Alparslan inşaat mühendisiydi. Gitmeden önce bu evleri bir mimar arkadaşıyla mükemmel hale getirmişti.
Açıkçası o zamanlar babamda hâlâ yaşıyor olduğu için hesap işlerini nasıl halletmişlerdi bilmiyordum ama bizim bu lüksteki bir değişimi kaldıracak bir bütçemiz olmadığına emindim.
İrem kapıyı çalarken heyecanla kıpırdadım. Kapı hızla açılırken ben gözlerimi belki Alparslan'a denk gelirim umuduyla müstakil evin camlarına çevirmiştim. Nazan teyze Alparslan'ın odasına tozunu almak dışında hiç dokunmamıştı. Bu yüzden gözlerim oralarda gezinirken bir bağırış duymuştum.
"Abiii!"
Gözlerim sanki bir film karesini yavaş yavaş oynatıyormuş gibi ustalıkla kapıya çevrildi. İki kardeş birbirine hızla sarılırken bu karede kendimi yalnız hissetmiştim. İçimdeki heyecanı atarak gözlerimi karşımda kardeşine sıkı sıkıya sarılmış heybetli adama çevirdim.
Değişmemişti. Artık otuzlu yaşlara adım atmanın getirdiği bir olgunluktan mıdır bilmem ama yüzüne bir hüzün çökmüştü ama onun dışında aynıydı. Dokunmaya kıyamadığım gece karası saçları alnına dökülmüştü. Amber gözleri ise aynı ifadesizlikle duruyordu, biçim kaşları sanki kötü bir şey olmuş gibi çatılıydı. Gerçi o kaşlar hep çatıktı.
Heybeti ise daha da artmıştı sanki. Altı yıl önce de sık sık spor yapardı ama işleri iyice artırdığı üzerine giydiği kazaktan bile belli olan kaslarından belliydi.
Sonunda sarılmaları bitmiş olacak ki ayrılmışlardı. Şimdi sıra bana mı gelmişti? Bende üzerine atlasam çok mu samimi olurdu? Ya da sadece tokalaşmalı mıydım? O ne be iş toplantısında mıydık sanki!
Kendi kendime kıvranırken bu kıvranma Alparslan'ın beni kendine çekip sarılmasıyla son bulmuştu. Bu an yaşanmış mıydı gerçekten? Kokusu bile aynıydı. O kadar zaman geçmişken, kokusu bile aynıydı.
Her şeyin üzerinden o kadar zaman geçmişken, bir ben ondan geçememiştim.
Nefes al...Nefes ver...
Şuan yerinden çıkacak kadar hızlı atan kalbimin sesini duyarsa gerçekten biterdim, sakin olmalıydım.
Ama...
Onun da kalbi hızlı atıyordu. Az önce kardeşiyle sarıldığından mı heyecanlanmıştı bu kadar? Koca adamın başka neden kalbi hızlanırdı ki? Saçımda bir gıdıklanma hissedince artık ondan ayrılmam gerektiğini anlamıştım. İsteksizce sıkı sıkıya dolağım kollarımı çekerken gözlerimi gözlerine çevirdim.
"Nasıl gidiyor Liya?" derken adımı ağzından duymayı ne kadar özlediğimi fark etmiştim.
Ağlamamalıydım.
Yanımda sessizce ağlayan İrem'e bakarsam bende hüngür hüngür ağlamaya başlayabilirdim.
"İyiyim. Sende hoş geldin Alparslan..." Cümlemi tamamlayamadan çatılan kaşlarını gördüğümde yine abi demediğim için sinirlendiğini düşünmüştüm. Sonrasında cümlemin sonuna o nefret ettiğim eki ekledim. "...abi? Nasılsın?"
Çatılan kaşları sanki mümkünmüş gibi daha da çatılırken homurdandım. Ne desem sinirleniyordu her zamanki gibi. Bunu bile özlemiştim.
Cevap vermeden İrem'i kollarının arasına alarak içeri yürürken sinirlice mırıldandım.
"Öküz! Cevap versen ölürsün zaten! Bir de bana dik dik bakıyor. Hani daha iki dakika oluyor görüşeli. İnsan bir gülümser! Altı yıl oldu yahu, ALTI!"
"Liya ne konuşuyorsun kızım kendi kendine. Buz gibi dışarısı içeri gelsene." Nazan teyzenin sesini duyarken huysuzca içeri girdim. Adamla görüşeli iki dakika olmuştu ama daha şimdiden oynamıştı ayarlarımla.
"Geliyorum Nazan teyzem." diye bağırıp içeri adımladım ve kapıyı kapattım. Evin sıcaklığı hemencecik beni kucaklarken montumu çıkardım ve içeriye geçtim.
Adem amca baş köşeye geçmiş çoktan uyuklamaya başlamıştı. Oğlu gelmişti kaç yıl sonra adam hâlâ uyukluyordu. Bu adam uykuyu herkesten fazla seviyordu vallahi!
Kenardaki üçlü koltukta ise Alparslan abi oturmuş annem ve Nazan teyzede Bizans kapsına dayanmış Osmanlı gibi adamı iki yandan sıkıştırıyorlardı. İrem köşeye sinmiş sırasının gelmesini bekliyordu. Nereye oturacağımı bilemeden ikili koltuğa yayılmış İrem'in yanına geçivermiştim.
"Ay oğluşum nasıl büyümüş Kader teyzesi baksana!" Nazan teyze Alparslan'ı sanki bebekmiş gibi sevmeye devam ederken bizde İrem'le gülmemeye çalışıyorduk.
"Anne bıraksana yanaklarımı, geldiğime pişman edeceksin beni." diye mırın kırın ederken Nazan teyze huysuzca homurdandı. "Kime çekti bu suratsız bilmem ki!"
"Maşallah maşallah." Annem yine Alparslan'a övgülerini yağdırırken öğrenmekten korktuğum o soruyu sormuştu. "Eee oğlum yok mu görüştüğün, konuştuğun biri? Evlenecek yaşa geldin artık."
Annem böyleydi. Sadece annem değil etrafımdaki herkes böyleydi ne yazık ki. Evlenmenin, birine aşık olmanın sadece belirli bir zaman diliminde olduğunu düşünüyorlardı. Şuan ben bile henüz 24 yaşındayken bile annemin baskılarına maruz kalıyordum.
Ona ısrarla ayakta kalmak için bir erkeğe ihtiyacım olmadığını söylesem de beni anlamamakta ısrarcıydı. Gerçi ona başka türlüsünü öğreten olmamıştı. Rahmetli anneannem daha fenaydı ama yine de annem evlenirken kendi özgür iradesiyle karar verirken benden bu şansı almak için uğraşıyordu. Buna elbette izin vermezdim.
Gözlerimi Alparslan'ın yüzüne çevirirken yüzümdeki dehşet ifadesini saklamaya bir hayli özenmiştim. Biri varsa hayatında ne yapardım? Çaresizce gülümsedim içten içe.
Ne yapabilirdim ki?
Üstadında dediği gibi gözerimin önünde birbirlerini sevmelerini izlerdim. Çaresizlik merdivenin her basamağında biraz duraksamak zaten benim günlük rutinlerimden biriydi.
"Ne evlenmesi Kader teyzem. Bekarlık sultanlık diye boşa dememişler. Oh mis..."
Bu dediğine karşı içten içe derin bir nefes verirken bekar olmayı bu kadar ballandıra ballandıra anlatması sinilerimi de bozmuş olabilirdi. Sevinsem mi üzülsem mi bilememiştim.
"Benim çocuklarda bir şey yok Liya kızım. Son ümidim sen kaldın!" dedi Nazan teyze.
Ah teyzem ben zaten sevdiğime kavuşsam otomatikman senin çocuklardan biri de birini bulmuş oluyor!
"Ne sevgilisi anne! Küçük onlar daha." dedi Alparslan. Sesi sert çıkıyordu, gerçi normalde de böyleydi. Vücut dili ise sinirlendiğini açıklar nitelikteydi. Çenesi kasılmış, yumruklarını sıkmıştı.
Gözlerimi devirirken söze girdim.
"Yuh Alparslan... abi. Küçülelim de cebine girelim istersen! Kaç yaşımıza geldik artık."
"Devirme bana gözlerini!" derken Alparslan'ın azıcık bile değişmemesini beni bozguna uğratmıştı.
"Ne cebi kız! Tövbe tövbe... Hem sen evde evlenmeyeceğim diye tutturmuyor muydun?" diye çemkirdi annem çirkef bir edayla.
"Deyim anne hani deyim ya bu! Ayrıca evlenebilirim yani. Benim sağım solum belli olmaz. Bir bakmışsın hop yıldırım nikahı." dedim heyecanla.
Alparslan'ı kaçırıp yıldırım nikahı kıyabilir miydim acaba? Gerçi koca adamı kaçırmam biraz zor olabilirdi. Belki İrem'e söylesem yardımcı olurdu hem bende ona Volkan'ı kaçırmada yardımcı olurdum ödeşirdik.
Ben Alparslan'ı kaçırma planımı düşünürken araya Alparslan'ın güçlü bağırışı girmişti.
"Ne evliliği?!" Ortam gittikçe garipleşirken Alparslan'ın yüksek voltajlı kükremesiyle korkuyla zıplamıştım. Daha yeni geldin be adam, niye hemen çıkartıyorsun içindeki ayıyı?
"Abi sen niye celalleniyorsun? Ben evlenmem daha, evlense evlense yanımdaki evlenir anca." dedi İrem. Aslında bu cümledeki öznelerin tam tersi olduğunu ikimizde biliyorduk. İrem bu cümleyi tamamen ikimizin anlayacağı bir mecazla söylediğinden ikimizde kıkırdamıştık.
"Ulan!" derken yine aynı hızla ayağa kalkmıştı. "Yorgunum ben. Odama çıkıyorum!"
"Çık tabi oğlum yol yorgunusun sen dinlen."
Onun yine bir celalle odasına çıkmasından sonra tanımadığım bir numaradan mesaj gelmişti. Normalde pek arkadaşım olmadığından bu mesajdan ürkebilirdim ama mesajın içeriği kimin gönderdiğini gayet açık ediyordu.
Gönderen: +90532....
Nah evlenirsin.
Pardon! Daha yeni gelmesin rağmen daha saatini doldurmadan başlamıştı benle uğraşmaya. Hızlı hızlı mesajlar kısmını açtım ve cevabımı yazdım. Yontulmamış odun!
Gönderen: Ben
Ne oldu senden önce evlenirim diye mi korktun?
Sinsi sinsi kıkırdarken kafamı bana dik dik bakan anneme çevirmiştim. Bugün annemi birazcık kışkırtmış olabilirdim. Annemin bakışları da bana seninle evde görüşeceğiz mesajı verince korkuyla koltuğa sinmiştim. Annem benden kafasını çevirip Nazan teyzeyle koyu dedikodusuna dönünce de derin bir nefes vermiştim. Daha sonra bir bildirim sesi gelince sakince kafamı telefonuma çevirdim.
Gönderen: +90532....
Korktum öyle mi?
Tamam biraz tırsmış olabilirdim ama durumu çok kavrayamamıştım. Niye bir anda bana sarmıştı bu adam? Gözlerimi devirip ayaklanırken telefonumu cebime koydum.
"Nereye kız?" İrem'de dakikalardır uğraştığı telefonundan ayaklandığımı görünce kafasını kaldırabilmişti. "Nereye gidebilirim İrem? Tuvalete gidiyorum."
"İyi git." derken kafasını saniyesinde telefonuna çevirmişti. Muhtemelen yine Volkan'a kur yapıyordu. Yazık bizim safoz Volkan da bir halt anlamıyordu. Ben anlayamamıştım zaten bu çocuk şimdiye kadar nasıl hayatta kalmıştı...
Hızla merdivenlere tırmanırken annem ve Nazan teyze gözünü bana çevirmemişti bile. Gerçekten dedikoduyu aşkla yapıyorlardı. Yukarı kata çıktığımda merdivenler hemen karşısında olan Alparslan'ın odası bana göz kırpıyordu.
Yönümü tuvalete çevirirken yavaşça kapıyı açtım ve işimi hallettim. Daha sonra ise suyla yüzümü yıkayarak kendime gelmeye çalıştım.
Alparslan'ın burada olması hala bir rüya gibi hissettiriyordu.
Banyodan çıktıktan hemen sonra kendimi tutamayıp onun odasına adımladım ve kulağımı kapıya dayadım. Sonra ne kadar saçmaladığım bir anda kafama dank etmişti.
Ben ne halt yiyordum sahi?
Kafamı onaylamazca iki yana salladım ve tam kapıdan uzaklaşacağım sırada kapı bir anda açıldı ve ben ne olduğunu anlamadan sırtımı kapıya yaslamış kendimi de kapı ve Alparslan arasında bulmuştum.
Bu gerçekliğini asla kabullenemeyeceğim bir andı. Sırtım tamamen kapıya yaslıyken ellerim nereye tutunacağını bilemez halde havada kalmıştı. Alparslan gibi ise elini iki yanımdan yaslayıp dibime kadar girmişti. Nefeslerimiz birbirimize değmese bu anı uzun bir süre rüya olarak kabul edebilirdim. Aniden neredeyse tir tir titrediğimi fark edince kendime sakin olmam gerektiğini fısıldadım. Her an şuracığa mümkünse Alparslan'ın göğsüne doğru serbest düşüşe geçebilirdim.
Birde bayıl istiyorsan Feriha!
Şuan o kadar garip bir andaydım ki bayıladabilirdim, hatta ayı da çıkabilirdi.
"N-ne yapıyorsun?" derken sesimin ağzımdan titrek bir şekilde çıkmasına engel olamamıştım. Alparslan bana doğru yaklaşırken kulağıma doğru eğildi ve yavaşça fısıldadı.
"Demek korktum öyle mi Liya?"