İçeriğe geç

Bir Garip Yolculuk

Bölüm 9 · 13 dk okuma

Bir Garip Yolculuk

Bölüm 9

Anılardan Parçalar-8

Bazı zamanlarda kendimi taşınabilir şarj cihazlarına benzetiyordum. Her türden telefonu şarj edebilen ama günün sonunda tamamen tükenen bir taşınabilir şarj cihazı... İşin acı tarafı, bu taşınabilir şarj cihazı da günün sonunda şarj aletine ihtiyaç duyuyodu.

Annem, abim, başıma gelen tüm sorunlar ve çevremdeki çoğu kişi benim için birer samsungdan veyahutta iphonedan farksızdı. Enerjimi tüketiyorlardı. Bu isteyerek veya istemeyerek bazen can sıkıcı boyutta oluyordu. Yordukları gibi toparlamaya tenezzül etmeyenlerden yeterince uzak durmaya çalışıyordum. Ama bir süre sonra bu çabalar ve mesafe koymalar da işe yaramıyordu.

Azı bitti çoğu kaldı rahatlığı vardı üzerimde kapıyı açarken. Ama oturma odasında en sevdiğim tekli koltukta oturan tanımadığım bir yüz görünce işler değişti. Günün sonunda konu yine bana ve işsizliğime gelecekti. Artık şirketten ayrıldığıma göre tescilli bir işsiz olmuş ve abimin bana olan yersiz bilenmelerini haklı çıkaracaktım.

Abimin şaşkınlığımdan yararlanıp kulağıma fısıldadığı isimle davetsiz misafirimizin adının Selen olduğunu öğrenmiş olmuştum. Ama abim ve Selen'in bakışlarından asıl davetsiz kişinin ben olduğumu sezdim. Daha fazla ayakta durmak istemediğimden Selen'in hemen karşısındaki üçlü koltuğa rahat bir şekilde yerleştim ve ağzımı açmadan izlemeye başladım. Oldukça kaba bir davranış olabilirdi. Ama haftalardır doğru düzgün eve gelmeyen ve tam rahatladım diyeceğim bir zamanda karşıma kimliği meçhul bir kadın getiren abime kibarlığımı konuşturacak değildim. Hele de akşamın bir saati benim de kaldığım eve haberim olmadan gelen kişiye gereksiz bir nezakette bulunmak... Hiç benlik değildi.

Önüme koyulan kahveyle kendime gelip abime döndüm. Artık nasıl derin düşüncelere daldıysam sehpada duran boş fincanları ve önüme yeni konulan kahveyi yeni farkettim. Beni sakinleştirmek için iyi taktik.

Abim ortamın gerginliğini sezmiş olacaktı ki bizi tanıştırmak gibi gereksiz bir çabaya girişti.

Abimi pek de kâle almayıp Selen'i izlemeye devam ettim. Bu izleme daha çok mahallenin ileri gelen kadınlarının saatlerce sizin röntgeninizi çekmesi gibiydi. Ya da bir çocuğun oyun alanında tüm dikkatleri üstüne toplayan hasmını göz hapsine alması da olabilir. Ama hiçbir tabir benim onu öyle kaba bir şekilde izlemeye koyulmuş olmam durumunu hafifletmiyordu. Yine de ben içimdeki kör şeytana uyup çoktan kendi kendime dedikodusunu yapmaya başlamıştım bile.

Beyaza çalan sarı saçları boyaydı belki de. Belki gülüşü sahteydi. Hah! Gülüşü aniden soldu ve hemen kendini düzeltiverdi. O kesinlikle bir yalancı.

Düşündükçe saçma gelen bu davranışım, o zamanlar o kadar doğru geliyordu ki bana, abimin beni dürtmesi ayağıma vurarak ikaz etmesi vız gelmişti.

"Üniversiteden arkadaşım. Daha önce bahsetmiştim aslında. Üst katımıza taşındı."

Abim beni şaşırtır derecede kibarcık bir oğlan olmuş, omuzlarını dikleştirip öyle mağrur bir şekilde oturuyordu. Hay Allah ! Bu Selen daha önce neden gelmemiş? Dur, dedim kendi kendime. Ben ne yapacağımı iyi bilirim. Hem ne demiş atalarımız? Yalancının mumu yatsıya kadardır.

Abimin kulağına hafifçe eğildim.

"Abi, sen bana Selen diye birinden bahsetmedin ki. Yaklaşık bir aydır sadece yapıskanlı notlarla haberleşiyoruz. Onda da yeni komşumuzla ilgili herhangi bir bilgi yoktu." dedim. Abim kızarıp bozarırken tedirgin bakışlar atan Selen'e döndüm.

" Hayırlı olsun. Ben de iş güç koştur koştur abimle bile doğru düzgün karşılaşamıyorum. Ondan bu şaşkınlığım ve kabalığım. Kusura bakma seni de böyle kuru kuruna oturttuk."

Abim de işlerin iyice kızışacağını anlamış gibi alttan alttan " Şu kaba davranışlarını bir kenara bırak ya da git yat uyu!" uyarısını yapan bakışlarını yollamaktan geri kalmıyordu.

Sözlerimi bitirip güya mutfağa gidiyomuş gibi yapacakken Selen atıldı. Bir abime kaş göz yapıyor bir de beni oturmam için ikna etmeye çalışıyolardı.

"Yok sorun değil. Seni de zor duruma soktuk sanırım. Abin senden bahsetmişti ama beraber kaldığınızdan hiç söz etmedi."

Güldüm, ne yapabilirdim ki. Benim canım abim bir ilişkiye başlarken ne yapıp ne yapmaması gerektiğini hala öğrenememişse benim diyecek bir lafım kalmıyordu. Selenin yüzündeki gücenmişlikle utanmışlık arası ifadeyi görüp de acımasam biraz daha böyle gülebilirdim abimin haline.

"Hep kızların işi değil dimi, mutfakla uğraşmak. Biz kız kıza sohbet ederken sen de üçümüze kahve yap. Bu seferkiler bol köpüklü olsun. Biliyor musun, abim bir köpüklü kahve yapar, tadı damağında kalır. Hem de sahicisinden böyle paket kahve de değil. Di mi abi?"

Abimin eline boş kahve fincanlarını verip mutfağa yolladım. Her ne kadar isteksiz gözükse de Selen'in ateş saçan bakışlarını görünce hızlıca odadan ayrıldı.

Huylu huyundan vazgeçmez. Bir şeyi yapamasa bile övüldü mü ya da sövüldü mü en harika bir şekilde onu yapmaya çalışırdı abim.

Şuan kibar şekilde onu mutfağa kışkışladıysam yanımızda Selen var diyeydi. Selen de abimin kahveyle arasının pek iyi olmadığını biliyor olmalı ki ağzının içinde kikir kikir güldü öylece. Pek de kibar kızdı, abimin sopa yutmuş gibi durmasını şimdi anlıyordum.

Önyargıyla yaklaştığım Selen'in içinden bir canavar çıkmışı. Abimin dedikodusu, atanamama sorunu ve ailevi baskılardan çokça konuştuk. Tuhaf olan şeyse,konuştukça ne kadar çok konunun içimde biriktiğini görüyodum. Her şeyden bahsetmesek bile açılan her konuda Selen'e olan önyargım kırılıyordu.

"Onlar bizim iyiliğimizi istiyor tabiki, ama 31 yaşına geldim ve çocuk değilim. Bu yüzden de bir adım atmam gerektiğini duşündüm. İlk adımım da ev tutmak oldu."

Selen konuştukça beni anlatıyormuş hissine kapılıyordum. Hayatimın bu yokuşlu sürecinde benzer şeyleri yaşayan birini bulmak oldukça iyi gelmişti. Abimin yaptığı kahveleri de içtikten sonra tekrar görüşmek dileğiyle onu evine uğurlamıştım.

Artık ne kadar içten dilemiştim bu dileği bilmiyorum. Ama bir dilek dilerken samimi olmasak bile iyi bir düşünmek lazımdı.

Kapıyı kapatıp içeriye geçmek için arkamı döndüğümde abimle burun buruna geldim. Kaşları çatılmış, yüzü asılabileceği kadar asılmış bana hesap soruyordu.

"O davranışların da neydi?"

"Ne neydi abi?"

"Sadece kendini düşünüyorsun. Ben umrunda bile değilim. Sabah akşam sadece defter kitap..."

Derince nefes alıp ellerini beline koymuş başını yukarı kaldırıp bekliyordu. Sabır dileniyordu. Asıl sabreden bendim oysa. Bu sefer daha sakin bir ses tonuyla kendince dertlerini sıralamaya başladı.

Beni kırmamaya çalışıyormuş gibi konuşuyordu. Komik olansa beni defalarca kez kırdığıydı.

"Sadece onlarla uğraşıyorsun. Bense evin kirasını ödemek için çabalıyorum. Tek işim buymuş gibi, tek işim sana bakmakmış gibi... Ama kendim için bir şeylere yeltensem, en basitinden Azra, Kübra, Canan, Medine ve en son Selen.... hep bunu yapıyosun. Ben kendi hayatıma bakmak istiyorum artık Damla. Anlatabiliyor muyum?"

Abim sözlerini bitirmiş bana büyük bir beklentiyle bakıyordu. Belki de anlayabildigime dair bir işaret bekliyordu, bu zamana kadar annemden beklediği gibi. Onun lafıyla benim ev tutmama engel olup beni yanına aldı, içten içe onu anlamamızı bekledi. Bana yardım etmek adı altında benim her hareketimi sadık bir asker edasıyla anneme iletti ve yine içten içe onu anlamamızı bekledi. Kaç haftadır düzgünce görmediğim yüzünü benden doğru düzgün bahsetmediği arkadaşıyla benim de olduğum evde görüyorum. Bu onun tam tersine hesap sormak değildi. Ben ona hiçbir zaman hesap sormadım. Ama beni, benden izinsizce kendi hayatına katıp, tüm yükü yükleniyormuş gibi yapıp ben yokmuşum gibi yaşaması zoruma gidiyordu. Biz aileyiz diyordu, ama bir aile sabah kalktığında yapışkanlı kağıtlarla değil, birbirine gülen veya birbirini sinir etmeye çalışan yüzlerle bakışır.

Biz abimle bu aile faslını çoktan geçmiştik. Büyümüş birer koca adam olmuş ve kendi ayaklarımız üstünde kendi hayatımıza bakmalıydık. Bunu o da biliyordu.

En kısa zamanda annemle konuşup abimin evlenmesi için elimden geleni yapmalıydım. Yoksa daha çok böyle muamelelerle karşılaşacaktım. Hep abim annemin işbirlikçisi olamaz ya. Biraz da o sürünsün.

Düşüncelerimi toparlayıp abime son kez baktım. Vestiyere yöneldim ve yavaşça ceketlerimi alıp arkama döndüm. Abimin kolunu sıvazladım.

Abimse beklediği karşılığı alamamanın şaşkınlığıyla biraz yerinde durmuş, ne yaptığımı çözmeye çalışıyordu. Abimi görmezden gelerek gerisin geri odama döndüm. Ceketlerimi katlayıp yatağın üstüne dizdim, masamın hemen yanı başında duran sandalyeyi alıp dolabın önüne dayadım. Dolap büyüktü, valizlerim de büyüktü ve ben bir yerlerimi kırmak istemiyordum. Kimse istemezdi.

Dikkatlice en büyük valizimi aldım. Sırada düşmeden inmek vardı.

Bir hikaye vardı. Sabır taşının çatlamasıyla ilgili. Ortaokulda yine sesi görüntüsü hafızamdan silinmiş varlığı meçhul kişiyle kütüphaneye gittiğimiz bir vakit, kitabı alıp rastgele seçtiği bir sayfayı açmıştım. İsim yoktu, ses yoktu, görüntü de yoktu. Buğulu camlar ardından izliyormuş gibiydim geçmişi. Ama yine de varlığı çok netti.

Onun seçtiği sayfayı açıp okudum. Orada diyordu ki :

" ...Kız olan biteni elindeki taşa anlatmaya başladı. Dertlerini anlattıkça taş şişti, şişti, şişti... ve en sonunda daha kızın anlatacakları bitmeden taş çatladı. Bunun üstüne 'Benim yaşadıklarıma, dertlerime bu taş bile dayanamadı. Ben nasıl dayandım' diye koynundaki hançeri çıkardı."

Bu üstü tozlarla kaplanmış anı şimdiki beni oldukça iyi anlatıyordu.

İşte, bir insanın sabrı, sabır taşı avuçlarının içinde çatlayana kadardır. Benim de artık sabır taşım çatlamış, odanın içinde bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyor, elime geçeni gelişigüzel bir sekilde valize yerleştiriyordum.

Çıkan gürültü abimi işkillendirmiş ve odaya habersizce dalmasına sebep olmuştu. Gelir gelmez ellerimi tutmaya çalıştı. Bir ton laf etti ama bu zamana kadar dinlediklerime sayıp da hiç tınlamadım onu.

Durmadan " Hadi abim, gel vazgeç şu inadından. " diyordu.

Tüm işim bitmiş kabanımı giyip çantamı da takmış valizimin üzerine yeşil yuvarlak yapışkan kağıt yapıştırıyordum.

"Yeter artık Damla, bir dinle. Bari bu gece kal." dedi son kez abim. Bir ümit bekledi tamam dememi. Onun beklentilerini boşa çıkarıp da kapıya yöneldiğimi görünce iyice zıvanadan çıktı. Kapıya bir hışımla gitti, sertçe kapıyı kapatıp kilitledi.

"Sakinleşene kadar burada kalacaksın. Ben de buradayım. Şimdi beni dinle. "

Abim yaptığı şeyin, sergiledigi davranışın bulunduğumuz durumu daha da kötü hale getireceğini farkedemiyordu.

"Ben de..." dedim. Valizi daha sıkı tutup sırtımı dikleştirdim.

"Kendi hayatıma bakmak istiyorum."

Kararımdan dönmeyeceğimi anlamıştı. Bakışları sertliğini kaybedip çözüldü. Gözleri dolmuştu. Bir adım atıp yüzünü ovaladı, yüzüne düşen saclarını geri itti. "Bak" dedi. "Bu konu burada kapanmadı." Kapının kilidini açıp bana yol verdi. Dış kapıyı açtığım sırada vestiyeri gösterdi. "Ayakkabılarını satma iznim var mı?"

"Kız ayakkabılarıyla ne işin var. Git kendi ayakkabılarını sat. Onlara dokunmuyorsun. Canını okurum. "

"Yaparsın."

Ayakkabılarımı giydim ve asansörü çağırdım. Abim ümidini kesmemişti. Asansör gelene kadar da kesmeyecekti anlaşılan. Kalmam için bahaneler ileri sürüyordu. Ben de nereye gideceğimi kara kara düşünüyordum. Asansörün bozuk olması bir nevi işimize yaramıştı.

"Bu gece en azından Selenin yanında kal. Bir daha yol sıkıntısı çekme. Nereye gideceksen yarın gidersin." diyip Seleni aradı. Selen telefonu yanıtlamadan ben bir üst kata çıkmıştım bile. Abimin konuşma sesleri geliyordu. Kapısının önünde durduğum evden de kızgın sesler yukseliyordu. "Haklısın" dedi abim. Sonra da Selen ne diyorsa onu dinledi. Kızgın sesler yükseldikçe ben geriliyordum.

Selen'in kapısında bekliyordum. Yüzsüzlük diye düşündüm. Daha bir saat önce ona oldukça kaba davranmış, rencide etmiş ve kendisi hakkında çocukça bir tavırla kötü olasılıklar düşünmüştüm. Evine almayıp kapıyı suratıma kapatsa haklıydı. Kızgın sesler kesildi ve abim:

"Ben de öyle dedim. Teşekkür ederim. Şuan kapının önünde sanırım. Kusura bakma tekrardan. Özür dilerim." dedi. Anında kapı açıldı. Beni görünce yumuşayan yüzüyle karşıladı beni Selen. Önce valizimi boş bir odaya yerleştirdi sonra da, "Ben baya bir geç yatıyorum uykun yoksa eşlik edebilirsin." diyip ketıla su koydu. Oturma odasına geçtik. Televizyonu açıp internetten bir dizi açtı. Aşağıda olanların konusunu bile açmıyordu. Elime aldığım sıcak çikolatayla ona mahcup bir şekilde baktım.

"Sormayacak mısın?"

"Ne sormamı istiyorsun?"

" Sana olan tavrım..."

"Kötü veya yorucu bir gün geçirdin ve gün sonunda abin senden haberi bile olmayan birini eve getirdi. Basit durabilir konuşurken ama bu bana da kendimi değersiz hissettirirdi. Benzer şeyleri yaşadık diyebilirim. Senden büyük olabilirim. Ama bazı şeylere çok geç kaldım." Dönüp bana baktı. Elimdeki kupayı gösterdi. " Papatya çayı rahatlatırdı. Ama bunu daha çok seviyorsun sanırım."

"Evet." Güldüm. Yeni tanıştığım ve belki de iki üç gün sonra hayatımda olmayacak birine her şeyi anlatmak doğru değildi. Ama bana abimle aramı düzeltene kadar ev arkadaşı olmamı teklif etmesi ve bunu söylerken dertleşecek birilerine ihtiyacı oldugunu belirtmesi, "Sen gelmeseydin yarın ben seni çağıracaktım." demesi beni rahatlattı. Tuhaf bir huzur buldum yanında. Geçiciydi. Kutlu, Ayşen, Hazar hatta Mutlunun yanında bile böyle hissetmemiştim. Belki nankörlüktü, belki de bencillik. Onlar dışında biriyle konuşmak çok güzel gelmişti. Bu Remzi dedeyi türkü söylerken dinlediğimiz günkü gibiydi. Açılan davayı da anlattım. Ardından şirketten ayrılmam... Çok detaya girmeden anlattığım seylerde o kadar şaşırdı ki. En son abimle olan konuşmamızdan bahsedince bana haklılık payı verdi.

İşte şimdi şarj olmuştum.

#####

Elimdeki kalemi çevirip elimdeki kağıda son kez bakarken Selen'in dedikleri aklımda dönüp dolaşıyordu.

"Abinin yaptığı gerçekten yanlıştı. Aynı evde kaldığınızdan bahsetmedi bana ve o evde kaldığın için senin de en azından geleceğimden haberinin olması gerekiyodu. Burada Olcay haksız, evet. Ama sen de hep geri adım atmışsın anladığım kadarıyla. Bunu demek sana mı düştü diye düşünebilirsin. Şuan belki de yeni tanıştığımız için sana söyleyeceklerim yersiz hatta gereksiz gelebilir. Ama bazı şeylerde, yapmak istediğimiz ama bir türlü yapamadığimız şeylerde, ilk adımı biz atmalıyız. Benzer bir konuşmayı abinle yaptım. Olcay'a çok kızdım. Sana o sözleri söylemesi gerçekten çok kırıcıydı. Ama bir süre daha abinin yanında kalmalısın bence. Aileden birinin desteğine, özellikle de bu zorlu dönemde, çok ihtiyacın var. İstediğin kadar burada kalabilirsin. Ama abinle barışman gerektiğini düşünüyorum."

Olcay nasılda Selen'in dilinde güzel duruyordu. Olcay derken sanki "Harikalar Diyarından" geçiyor, benim bildiğim, tanıdığım abim olan Olcay'dan değil de başka bir Olcay'dan bahsediyordu. Ey aşk sen nelere kadirsin diyerek kendi kendime güldüm.

Kalemimi kağıda değdirir değdirmez şimdiki zamandan soyutlandım. Senaryo karakterlerimle beraber bir damda bacak bacak üstüne atmış, gündüz gözü yıldızlara bakıyorduk. Dünya burada öyle farklıydı ki... Bazen düşüncelerimde kaybolup bu hayale kapılıyordum.

Tolga'nın elinde bir fotoğraf makinesi, Okyanusun elinde bir değnek. Gökyüzü pembe, mavi, mor, turuncu, yeşil renklerden oluşan bulutlardan ve zaman zaman dokunabildiğimiz, bir evin damına ya da bir ağacın tepesine kadar olan beyaz yıldızlardan oluşuyordu. Bir resim gibiydi. Güzel, çocuksu bir heyecanla çizilmiş bir resim. Açıkçası bu senaryoyu filme çevirdiğimde hayalimdeki gibi olmayacağıdan çok korkuyordum.

Bu yüzden de film şirketlerinin senaryomu kabul etmemesi işime gelmişti.

Çelişen duygularım, düşüncelerim bana çok zarar veriyordu. Senaryomu filme çevirmeyi o kadar çok istiyordum ki karşılaştığım sorunlara rağmen hala şirket arayışındaydım. Ama bir yandan da vazgeçme eşiğine gelmiştim. Son üç gündür Selen'in ısrarlarına rağmen abimle hic konuşmamış, herkesten kendimi soyutlayıp Selenin bana verdiği odaya kendimi kapatıp durmadan yazıyordum.

Selen'in çarşıda işleri olduğundan bu sabah erkenden çıkmıştı. Ben de Ali'yle konuşup tanık adaylarıyla görüşmek için bir plan oluşturdum. Bir saat sonra buluşmak uzere konuştuğumuz için masayı toparlayıp hazırlanmaya başladım. Ayşen'le de konuşmam gerektiğini düşünüp telefonu elime aldığım sırada Ayşen'in zaten beni aradığını gördüm.

"Alo canım nasılsın?"

"İyiyim sen nasılsın?"

"Her zamanki gibi işte. Evdeyim. Evden çalışıyorum. Ve evden çalışanlar arasına katıldığın için de seni kutluyorum."

"Ay! Çok komik Ayşen."

"Neyse sen ne yaptın. Kulağıma bir şeyler geldi ama ne kadarı doğru bilemedim."

"Abimle kavga ettim."

"Bak demiştim ben Kutlu, doğru diye. Hep de alttan alamazsın canım dimi."

"Kutlu, abimle konuşana kadar beni arayabilirdin."

"Abinden önce beni sen arayabilirdin, Damla. Nerden bilebilirim müsait misin değil misin? Abin de alev topu gibi olduğunu her an patlayabileceğini söyleyince sen aramadan aramak istemedim. Ayşen'in seni araması daha iyi olur diye düşünmüştüm. Görüyorumki hala patlamaya hazırsın."

Kutlu'nun imalı konuşmasından alındığı çok belli oluyordu. Bu işi yokuşa sürmemek için "önce sen arayabilirdin tribi" ni bir kenara bırakıp olanları kısaca anlattım.

Ayşen haklı olarak şaşırmış ve Selen'i merak etmişti.

"Abimle üniversiteden tanışıyolarmış. Yaklasık bir buçuk yıldır sevgili gibilermiş. Abimi bilmem ama kız ciddi düşünüyor. Ev fiyatlarını biliyorsunuz. Selen de ailesinden ayrı bir eve taşınma kararı alınca bir süre beraber araştırmışlar. Bizim üst kattaki daire boşalınca da abim oraya geçmesi için ikna etmiş. Ve şimdi komşuyuz. Hatta ben kısa süreliğine onun ev arkadaşıyım."

"Annenle tanıştı mı? Sonra Selen de diğerleri gibi olup abini terk etmesin?"

Kutlu lafa karışıp komik olduğunu düşündüğü şeyi söyleyene kadar gayet rahattım. Buraya kadar benlik bir sey yoktu ama abim ya bunu da mahveder ve yine benim başıma kalır diye korkmadan edemedim.

"Olcay abi, bu sefer de kafasına matematik kitabı yer bence. Sonra da yine her zamanki gibi ,hepsi Damla'nın suçuydu, der işin içinden sıyrılır. Ve iki ay sonra yeni bir sürprizle karşımıza çıkar."

"Damla, sen ne yapmayı düşünuyosun. Bak şu senaryo... Bıraksan mı artık. Annen de haklı biraz. KPSS'ye çalışşan. Hem annenin soylemlerinden kurtulursun hem de ..."

"Zorlamayın, isterseniz. Düşüneceğim. Şuan tek odağım şu dava. Çekişmeli geçebilir. Beni zorlayacağa benziyo."

.....

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.