Geçmişten kimseyi hatırlamak, özlemek istemediğim bir zamandı. Düştüğüm anlarla birlikte yıldızlara dokunduğum anları da silip atmak istemiştim hayatımdan. Ama ne zaman bir martı ötse ya da ne zaman bir çocuk görsem, avazı çıktığı kadar domates biber patlıcan diye bağıran bir kamyonet geçse yolun ortasından kalbimin en ücra köşesindeki bir baloncuk patlayıverir gözlerime hücum eder. Gözlerimden akamadığı zaman burnum sızlar ve grip olurum. Bazen hoşlanmam bundan. Bazense bir tavşan kadar hop durmaz olurum. Adım işe yaramaza çıkar. Bense bıkmadan usanmadan biraz şımarırım.
Ama yıldızlara dokunmak hissinin özlemi bir türlü gitmez. Oturur kalır kalbimin bir köşesinde en sevdiğim koltuğa oturmuş davetsiz misafir gibi.
Yıldızlara dokunduğum anlar öyle çok değildir. Ya bir cadı olup süpürgemle uçmuşumdur ya da cadıdan intikamını alan bir süper çocuk olup damdam dama atlamışımdır. Sessizdir ortalık. Yalnızca kurt uluması vardır etrafta. Uykusu kaçmıs ortalıkta dolanan baykuş, çıngırağını sallayan cırcır böceği izliyodur bizi. Beni ve, ve...
Bana eşlik eden kişiyi...
Yine grip olmuştum. Elim de telefon onunla mesajlaşırken burnum sızlamaya başladı. Sevmedim yine bu durumu. Elimde peçete o yıldızlara dokunduğumuz anları anlatırken ben ona ne yazaçağımı düşünüyordum. Bir türlü bulamadım. Yazdım sildim yazdım sidim. Ben böyle yaptıkça yıldızların uzaklaştığıni hissettim. Annemin sevdiği vazoyu kırmıştım sanki, ya da aynada büyük burnuma bakıyordum. Böyle hissettim. Ama tek yapabildiğim şey burnumu ard arda çekmek ve gelebilecek büyük bir hapşuruğu önlemekti.