İçeriğe geç

BİR DİLEK TUTTUM

Bölüm 1 · 16 dk okuma

BİR DİLEK TUTTUM

Bölüm 1

1

Aile...

En büyük acım, binlerce göz yaşım, çocukluğumun çamuru ve küçük ayla'nın katili.

Şimdi size en baştan anlatacağım herşeyi, koca bir çocukluğun nasıl küle döndüğünü.

Size çığlıklarımın duyulmadığını, çırpınışlarımın bedelinin bataklık olduğunu anlatacağım...

1989 yazı

İZMİR/ TORBALI

- ALLAH BELANI VERSİN SENİN!!!

İçeriden bir camın parçalanma sesi yankılandı, güzel bir yaz akşamı çamura bulandı.

Annemin isyan edercesine yükselen sesine eşlik eden kırılma sesi ile daha yeni yattığım uykumdan sıçrayarak uyandım. Metal ranzanın alt katından paslı demir gıcırtısı yükseldiğinde ablamın da uyandığını anladım. Ne olduğunu anlamayacak birşey yoktu. Babam yine eve geç saatte gelmişti ve annemde ona sinirliydi. Ama bu sefer babamda anneme bağırıyordu.

Ranzamdan inerken yatağından kalkan ablama baktım. O benden bile çok korkuyordu telaşla yataktan kalkıp yanıma geldi. Beni kollarımdan tutup sarsmaya başladı.

- ne yapacağız? Kavga ediyorlar yine ayla! Ne yapacağız?

Hem fısıltılı denicek kadar sessiz hemde öfkeli denecek kadar tükürürce konuşuyordu. Ben ablama ne yapacağımızı bilmez şekilde bakarken içeriden yine bir cam kırılma sesi yükseldi, ardından da babamın gür sesi duyuldu.

- SANA NE BE KADIN! YERİNİ BİL OTUR OTURDUĞUN YERDE! KİMİNLEYSEM KİMİNLEYİM SANA HESAP MI VERİCEM LAN! BAK SENİ Bİ ELİME ALIRSAM HAŞAT EDERİM! BENİM CİNLERİMİ TEPEME GETİRME!

Babam anneme karşı bağırırken ben odamdan cıkmış kapının eşiğinden onları izliyordum. Ablam sanırsam abilerimin bulunduğu yan odaya gitmişti. Abilerimin odasının ışığı da yanıyordu fakat içeriden çıkan kimse yoktu. Annemin yere fırlattığı bir tabakla daha gözlerim önümde birbirlerine nefretle bakan anne ve babama döndü. Aralarında ki bu tartışma her neyse her akşam her gece yaşanırdı. Bi nevi alışmıştım aslında fakat hala korkuyordum, çünki bazen annem gider ve günlerce geri gelmezdi, Babam da bu sefer bize bağırırdı.

Aslında annem ve babam eskiden mutlularmış, annem anlatırken duymuştum. Cevat abim, Ercan abim ve Aygül ablam varken mutlularmış. Ama sonra ben gelmişim. Bir aileye dört çocuk fazla gelirmiş ama annem modaya uymak için beni doğurmuş.

Modaymış çocuk doğurmak. Sorumluluk değilmiş, vicdan değilmiş, sevgi değilmiş.

Ben son da değilmişim zaten, sırf bakamayacaklarını düşündükleri için annemin karnında ki bebekleri doktorlar alıp saklıyormuş. Yani ablam bana böyle söyledi, aslında tam olarak böyle de söylemedi. Dedi ki "bizim bir kardeşimiz daha olacakmış ama senin gibi başımıza bela olmasın diye annem doktora gitti aldırtacak" sahi doktorlar çocuk bakıyor mu? Söylesek ya beni de alsalar. Ben burada çok ağlıyorum, çok korkuyorum. Geceleri korkunçlu rüyalar gördüğümde bazen yanlışlıkla çiş bile yapıyorum altıma, Ama anneme söylemeyin olur mu? Yoksa bana kızar, belki de bana yeşil boruyla vurur, ya da elektrik kablosuyla...

Sizin anneniz size vuruyor mu?

Benim ki "dayak cennetten çıkma, ye de otur oturduğun yerde" der.

Ama bir türlü anlamam? Nasıl böyle acı veren birşey cennetten çıkar? Cennet pamuk şekerden yapılmamış mı? Orada yeşil boru ne arasın?

Belki de cennet pamuk şekerden değildir.

Aaaaa bide biliyor musunuz yarın benim doğum günüm 15 temmuz. Ama annem ve babam hâlâ kavga ediyor, ve belki de ben bu sene de yine pasta yiyemeyeceğim. Arkadaşlarım her zaman doğum günü kutlarlar, hepsininde çoooook güzel pastaları oluyor, anneleri yapıyormuş hemde. Benim annem bana hiç pasta yapmadı. Arkadaşlarım parti de yapıyor biliyor musunuz? Bir sürü hediyeler alıyorlar, mahallede bi tane elvan var çok gıcık olurum ona, babası ona doğum gününde kırmızı topuklu ayakkabı almış. Ben ablamın ayakkabılarını giyiyorum. Acaba babam da bana bir gün hediye alır mı?

Yarın benim doğum günüm demiştim ya hani, bir dilek tutmamız gerekiyormuş, bunu da yeni öğrendim, ayşecik izlerken. Acaba bende yarın bir dilek tutsam gerçek olur mu?

Yazar'dan

Küçük ayla düşündüklerinin heyecanı ile o an kavga eden ailesini bir kenara bıraktı ve koşa koşa ranzanın üst katında ki yatağına tırmandı.

Yatağına sere serpe yattığında ise sıkıca gözlerini yumdu ve elvan'a nispet olacakmış gibi ilk doğum günü dileğini diledi.

Kırmızı, güzel mi güzel simli ayakkabılar.

Ayla'dan

Rüyamda çiçek bahçelerinin tam içinde oturmuş elimde tuttuğum kırmızı ayakkabılara bakarak dilime peleseng olmuş bir şarkı mırıldandım.

🎶

Akşam olup gün batınca

Dağlara hüzün çökünce

Lale sümbül boynunu eğip

Kurt kuzuya kem bakınca

Köye döner Nazo gelin

Şarkıyı mırıldanırken eş zamanlı olarak yerimde bir sağa bir sola sallanıyordum. Şarkının sözleri çok anlamsız geliyordu fakat melodisi güzeldi ve ben eğleniyordum.

🎶

Yavru ceylan gibi kaçar

Seke seke, çaydan geçer

Nazo gelin ayağına takar

Hal hal

Bir bakışı canlar yakar

Gülüşüne cihan değer

Nazo gelin ayağına takar

Hal hal

Oturduğum otlardan kalkıp şarkıda dediği gibi

Yavru ceylan gibi seke seke dans etmeye başladım. Diğer bir kısımda ise olduğum yerde durup bir bakışın nasıl can yakabileceğini düşündüm. Peki bizim mahalledeki cihan benim gülüşüme nasıl değebilirdi ki?

🎶

Ayağında gümüş, hal hal

(Ayağında gümüş, hal hal)

İnce nakış gümüş, hal hal

(İnce nakış gümüş, hal hal)

Düşünmeyi bırakıp kendimi mırıldandığım şarkının nakarat kısmına geldiğimde kollarımı havaya kaldırıp bileklerimi döndüre döndüre etrafımda daireler çizmeye başladım. Popişimi bi o yana bi bu yana sallarken etrafımda kimse olmamasına rağmen koca bir çığlık sesiyle etrafımda ki güzel çiçek bahçesi aniden yok oldu, heryer karardı ve ben gözlerimi açtım. Kavgayla kapattığım gözlerimi tekrar başka bir kavgaya açtım, ama yemin ederim kulaklarımda hâlâ şarkının yankıları vardı.

Yazar'dan

Ayla o geceden sonra bir daha hiç rüya göremedi. Hayatında tuttuğu ilk dilek kırmızı simli ayakkabılar oldu. Yıllarca her doğum gününde dileğine sadık kaldı fakat kimse ona o ayakkabıları almadı. Zaman geçti, dünya döndü, ayla büyüdü. Bu zaman da değişen tek şey ayla'nın boyu ve saçları oldu. Yarın yine ayla'nın doğum günüydü lakin artık tek birşey dahi dilemiyor sadece umut edilen o ayakkabıyı istiyordu. Babası ona o ayakkabıyı alsa dahi giyemeyeceğini biliyordu. O ayakkabıları yedi yaşındaki ayla istemişti, şimdi ise on dört yaşında bir kız çocuğuydu. O ayakkabıları giymek için ayağı bir hayli büyümüştü, aklına ayakkabıların değişik numaraları olduğunu bile getirmiyordu.

Onun istediği otuz iki numara olan kırmızı simli ayakkabılardı, İnat yapmıştı bir kere. Acaba babasına bu isteğini söylese gerçekleşirmiydi?

Aklından bu düşünceyi hemen attı, istek ve dilek arasında ki farkı idrak edemiyordu fakat korku ona bunun gerçekleşemeyeceğini zaten söylüyordu.

😔

1995 yaz'ı

Pek çok insanın gözünde artık evlenecek yaşa gelmiştim, halbuki yarın ondört yaşıma girecektim. Orta okulumu bitirmiş liseye başlamak için sabırsızlanıyordum. Çok kısacık bir zaman sonra yeni bir hayatın pencereleri açılacaktı. Bugün babamla liseye kayıt yaptırmak için okul gezecektik, ama yine de biliyordum ki eve en yakın liseye gidecektim. Gidebilmeyi umuyordum en azından. Sabahın erken saatlerinde ne kadar da kuş cıvıltıları ile uyanmak istesemde, benim ne haddime? Ablamın sarsması ile uyandım. Bayram değil seyran değil dayım beni neden öptü hesabı sorgular şekilde ona alık alık bakarken ablamın kızgın surat ifadesinden çıkarımlar yapmaya çalışıyordum. Kesin yine bir eşyasını kaybetmişti ve bunun hesabını da bana kesecekti. Ablam hep öyleydi zaten, her abla gibi... hayatımda başka abla görmemiştim gerçi, ablalık nasıl yapılır onu da bilmezdim. Ablamla aramızda her zaman garip bir çekişme vardı. Ben inatçı bir insandım, o ise hırsları için sevdiği her şeyi harcayabilirdi. Birgün beni de aynı öyle harcadı... tabii ki bu sonraların konusu, söz veriyorum size herşeyi detaylıca anlatıcam. Ablam elinde tuttuğu pembe kazağı ile tepemde durmuş kaşları çatık bir şekilde patlamaya hazır bir bomba gibi bana bakıyordu. Daha karga bokunu sıçmamışken tepeme dikilip pembe kazağına her ne olmuşsa artık bana onun hesabını sormayacaktı değil mi? Sinirle tepeme kadar çektiğim ince üzerinde uzun siyah çizgileri olan pikeyi bir hışımla kenara attırdım, uyurken başımın altından kayan yastığı tutup yatağın üzerine oturur pozisyona geldiğimde koskocaman yirmi iki yaşında ki kadın resmen bana ağlarca baktı. Hemen acele ile elinde tuttuğu kazağın diğer yüzünü çevirdi ve bana üzerinde ciddi anlamda göremediğim bir noktayı göstererek bağırmaya başladı.

- sen yaptın ha! Değil mi? Sen yaptın! Pis şıllık seni!!! Bu bana haluk'un hediyesi'ydi!!! Şimdi ne diyeceğim ben ona? Ha!! Söylesene! Susmasana kızım birşey söylesene!! Bak yemin ederim öldürtürüm seni!! Seni küçük bok, sen büyüdün de ablanın nişanlısına göz mü koyuyorsun?

E çok meraklıysan seni de evlendirelim. Senin zaten okuyacağın yok, ha ne dersin? Annemin bu kararından haberi var mı? Okumayıp evlenmek istediğinden? Ama gerçi sevinir annem senin gibi bir pislikten kurtulduğuna! Keşke tez zamanda geberip gitsen de senin o şeytan yüzünü bir daha görmesem. İğrenç pis kara fatma seni!

Ablam sayıp, sövüp, vurup, kırıp arkasını dönmüş çıkıp gitmişti odadan, beni yaptığı iğrenç ithamlarla başbaşa bırakmayı seçtiğini düşündüğüm an evin içinde annemin sesi yankılandı.

- AYLA!!!! ÇABUK HEMEN AŞAĞI GELİYORSUN!

EĞERBEN GELİRSEM, GELİNLİK KIZ DEMEM DAYAK MANYAĞI YAPARIM SENİ! CABUK AŞAĞI GEL!!!!

Ablam yine ve yine boş durmamıştı...

Ablam bana sanki düşmanıymışm gibi davranıyordu ama bu artık düşmanlığı da geçip rekabete dönüştüğünde ablam artık bu kadar mutlu olabilecek miydi???

Akşam saatleri

Annem dediğini yapmıştı, ben aşağı inmiştim ama o kırmadık kemik bırakmamıştı. Kaburgalarımda oluşan sancı ile ellerimi kendime sarılır gibi sardım. Canım her defasında aynı tekmeleri yiyor gibi acıdı, tekmelerin sebebi on dört yaşında evin namusunu kirleten bir kız çocuğu olmamdı. Annem beni namus olarak görüyordu, ama beni namusu kadar korumayı aklından dahi geçirmiyordu. Annem namusunu döverdi, namusuna söverdi bile fakat bir kere korumuşluğu yoktu. Odamda yatağıma oturmuş kendime sarılmış birşekilde otururken bir anda içeriye elinde bir kutu ile babam girdi. Babam yatağın üzerinde oturup kendi kendine ağlayan beni gördüğünde gözlerinden şaşkınlık aksa dahi o bir baba olduğu icin bana sevgisini göstermedi. Baba böyle olunurmuş çünkü.

Babam elinde tuttuğu kutuyu yatağın bir ucuna koyup elini çeneme attı, bakışlarımı kendi gözleri ile hizzalandırdığında çok uzatmadan " ne oldu sana? O deli karı mı vurdu sana yine?" Diye sormaya başladı. Ben sadece susup kafamı önüme eğmekle yetindim. Ben evlattım, annemi babama şikayet edemezdim, etmemeliydim. Anneler çocuklarına ne isterse yapabilirlerdi zaten. Dokuz ay karnında taşıyıp bir de kahrını çekiyorlardı, annemin bana yaptığı her şeyi hak etmiştim ben...

- bak kızım, konu ne biliyorum, senin bana anlatmanı bekliyorum sadece.

Babam beni dinlemek istiyordu, babam ilk defa beni dinlemek istiyordu. O an içimde yaşanan sevinçle babama herşeyi anlatmak, beni anlamasını istemiştim. Sonuçta o benim babamdı beni anlardı değil mi?

- baba...ben hiçbirşey yapmadım yemin ederim.

Eniştemin aldığı kazak leke olmuş benim yaptığımı düşünmüş sonra da bana farklı imalar yaptı. Evlenmek istediğimi, zamanımın geldiğini söyledi ama ben evlenmek ist...

Babam konuşmamı yarıda keserek kendi konuşmaya başladı. Ben anlaşıldığımı düşünmüşken babam ondan şuan beklemediğim kelimeleri sarf etti.

- okumak istemiyorsan seni zorlayamayız, fakat evlenmek istiyorsan ablan haksız şuan çok küçüksün. Evde annenle oturur ev işi öğrenirsin yardım edersin ona.

Babamın beni anladığını düşünmem sadece üç dakika yirmi dört saniye sürmüştü. Babam beni anlamıştı ama yanlış...

😔

Babam odama elinde bir kutuyla girip benimle konuştuktan sonra daha ben hiç birşey diyemeden odadan çıkıp gitmişti. Odada bir başıma kalmışken daha fazla kendimi tutamamış kafamı yastığa bastıra bastıra ağlamıştım, şimdi de ağlayarak uyuduğum uykumdan kalkmış yatakta oturur pozisyonda sırtım duvara yaslı bir şekilde düşünüyordum. Gerçi ben neyi düşünüyordum? Babama okumak istediğimi diretecektim, ben bu evde annemle ve ablamla duramazdım. Bir şekilde kendimi bu iğrenç ortamdan kurtarmam gerekiyordu. Yataktan kalkarak üzerimde ağzı burnu bir tarafa kaymış kıyafetlerimi çekiştire çekiştire düzelttim, uyurken birbirine girmiş yeni uzamaya başlayan saçlarımı güzelce tarayıp masamın üzerinde duran lâstik toka ile bağladım. Bu sırada gözüm babamın getirdiği kutuya kaydı, onu tamamen unutmuştum içinde ne olduğunu merak edip kutuyu paketinden çıkarttım. Üzerini kırmızı parlak bir jelatinle kaplamışlardı kutuya baktığımda ise standart bir ayakkabı kutusu gibi duruyordu kutunun kapağını açıp içerisinde duran siyah rugan minik kısa topukları olan ayakkabıya baktım.

Kim için olduğunu anlamaya çalıştım, babam bana ayakkabı mı almıştı? Bu bana babamdan gelen bir hediye olabilir miydi?

Ve ben az önce hediye paketli bir kutuyu mu açmıştım. Ne yaşandığını yavaş yavaş idrak ederken babamın bana bir ayakkabı hediye ettiğini ve benimde bu hediyenin paketini açtığımı anlayınca çocuksu bir sevinçle ayakkabıları kutudan çıkartıp yere koydum. Ayağımdaki terlikleri odanın bir kenarına fırlatır gibi attırdım ve sabırsızca güzel ayakkabıları giydim. Ayakkabılar ayağımda nasıl duruyordu hiç bilmiyordum fakat attığım her adımda çıkan mermerin tok sesi beni çok mutlu ediyordu.

Ayağımda ayakkabılarla odanın içinde bir o yana bir bu yana gidip gelirken ablam bir hışımla odaya daldı. Yüzü gülüyordu, benimde yüzüm gülüyordu. Neye güldüğümü anlamak için yüzüme dikkatle baktıktan sonra arkamda duran paketi yere atılmış ağzı açık duran ayakkabı kutusuna kaydı gözleri. Kaşları yavaş yavaş çatıldı, daha sonrasında ayaklarımda duran ayakkabıya baktı. Gözlerini büyüterek elinde tuttuğu kitapları yere bıraktı ve üzerime doğru büyük adımlarla yaklaştı. Önüme geldiğinde daha ne olduğunu anlayamadan saclarımdan tuttuğu gibi beni aşağıya doğru çekti. Yaşıma göre ondan daha uzun bir yapım olduğu için, bizi yüz yüze getirecek tek hamle buydu. Gözlerime, gözleri ile öfkesini kusarken saçlarımı çekmesi ona yetmemiş gibi bir de sol yanağıma tokadını yedirmiş ve bana bağırmaya başlamıştı.

- sen kimsin? Sen kimsin ya benim eşyalarımı bana sormadan karıştırıyorsun? Bide ayağına giymişsin ayakkabılarımı ! Çıkar hemen! ÇIKAR!

Beni saçlarımdan yere fırlattı ve hemen ayaklarıma uzandı. Giydiğim ayakkabıları bir hışımla ayağımdan çıkarttı ve ayakkabının burnunu tutarak topuğunu hızla kafama geçirdi.

Çektiğim acı ile ellerimi saçlarımın üstüne kapattım.

- YEDİĞİN DAYAKLAR YETMEDİ GALİBA SANA!

BENİM ELİMDEN DE BİR POSTA YEMEK İSTEMİŞSİN SANIRIM? SEN BANA SORMADAN NASIL BENİM AYAKKABILARIMI GİYERSİN YAA!!

Onun ayakkabıları mı? Ama onları bana babam almamış mıydı? Onlar benim değil miydi? Hemen ablama durumu izah etmek için konuşmaya başladım.

- Abla ama onlar senin değil ki. Onları bana babam aldı, hediye paketi vardı üzerinde, bana almıştı onları sen yanlış anladın. Babam bana hediye almış.

Ablam elinde ayakkabılarla şaşkın şaşkın bana bakarken bir anda küçük bir kahkaha saldı ortama. Ben ne olduğunu anlayamadan kafama birkez daha ayakkabının topuğunu yedim.

- SEN ENAYİ MİSİN KIZIM? YOKSA APTAL NUMARASI MI YAPIYORSUN? SEN KİMSİN BE BABAM SANA HEDİYE ALACAK!!! BANA ALDI BUNLARI, NİŞAN HEDİYESİ OLARAK!!

Duyduklarımı sindirmeye çalışıyordum. Ablam elindeki ayakkabılarla yanıma çömeldiği yerden kalkarak yerdeki hediye paketi ile birlikte masada duran kutuyu alarak odadan cıktı. Beni burada yerde başımı tutarken bıraktı. Babam bana almamıştı o ayakkabıları, zaten ayakkabıların bana büyük gelmesinden anlamalıydım. Ayrıca burası sadece benim odam da değildi, ablam da benimle kalıyordu. Bana da ders oldu, bundan sonra hiç bir şeye dokunmayacak, "belki bana hediye almışlardır" diye umut etmeyecektim...

😔

1995 Ekim

- Müjgan hanım, ayla okulda ve derslerde hiç konuşmuyor.

Annem yüzüne memnun bir ifade takınıp beni kolunun altına çekerken öğretmenim seher hocaya da cevap vermeye başladı.

- o çok usludur hocam, evde de öyledir kendisi, gel deriz gelir, git deriz gider.

Seher hoca annemi dinlerken gözleri bendeydi.

Rahatsız bir şekilde kafamı önüme eğdim, ve anneme verilen cevabı dinledim.

- yanlız müjgan hanım, ayla derslere de katılmıyor. Derse katılmayı bırakın sınıfta tek bir arkadaşı bile yok. Tenefüslerde sadece sırasında oturup ya kitap okuyor ya da derse kadar uyuyor.

Annem sadece hocayı dinledi, kaşları çatılmış dikkatle atacağı adımı düşünüyordu. Seher hoca yeni kelimeler dizemeden annem konuşmaya başladı.

- anlamadım yani seher hocam, ayla kötü bir öğrenci mi? Sınıfın düzenini mi bozuyor? Sessiz sakin diye gelip bana şikayet mi ediyorsunuz kızımı? İnanamıyorum! Başka öğretmenler dua eder ayla gibi öğrencileri olsun diye siz gelmiş bana neler diyorsunuz. Ayla genç bir kız, sessiz sakin olabilir ileride açılır hem okul açılalı hepitopu bir ay oldu neredeyse.

Seher hoca sabırla annemi dinledi, tekrar anneme karşı çıkacak gibi olduğunda annem acilen gitmesi gerektiğini mahalle komşumuz gülende teyzenin evinde gün yapacaklarını söyleyip özür dileyerek yanımızdan ayrıldı. Ben seher hocaya bakarken seher hoca da hızlıca kolidorda ilerleyen annemin arkasından sessizce fakat kınarca bakıyordu. Seher hoca önüne dönüp benimle göz göze geldiğinde tek yaptığı dizlerini kırarak benim boyuma gelerek avucunu yanağıma yerleştirmek oldu. Gözünde gördüğüm o acıma ile günlerce ağlamak istedim.

Seher hoca yanımdan ayrılıp öğretmenler odasına ilerlediğinde kolidorda öğrencilerin arasında tanıdık bir sima çarptı gözüme. Ege... kendisi ile ilk okuldan beri aynı okullarda ve aynı sınıflarda bulunmuştuk. Lise de ise o benim şubemde değildi farklı bir şubede okuyordu. Akıllı sınıfı dediğimiz "A" şubesinde. Elinde tuttuğu sınıf defteri ile yanımda durduğunda yüzüne kocaman gülümsemesini yerleştirip sol elini saçlarıma daldırıp karıştırdı aynı zamanda da dalga geçercesine konuştu.

- Ne haber kız, erkek çocuğu. Saçlarını mı uzattın sen? Uzat uzat, kezban gibi dolaşıyorsun ortalıkta.

Ben daha birşey diyemeden sol tarafımda duran sınıf kapısını aralayıp içeri girdi. Ben sinirli ve şaşkın biçimde birbirine girmiş saçlarımı düzeltme çabasındayken tek dileğim buradan da kurtulmak oldu.

🕊

Okuldan cıkmış eve yürüyordum, Aklımda bin bir soru vardı. Annem acaba bugün seher hocadan duyduklarından sonra bana kızarmıydı? Yada sadece kötü kötü bakarmıydı? Neyse ki kavga ettiğimden haberi olmamıştı annemin. Aslında seher hocaya biraz zaman verse haberi olacaktı ama o arkadaşının evine gidip, gün dedikodusu yapmayı tercih etmişti. Benim yararıma olmuştu bu tabii ki ama umarım akşama kadar biriken siniri benim üzerimde patlamazdı. Annemle gün arkadaşları ne zaman bir araya gelseler annem hep çok sinirlenirdi. Sebepse, necla'nın yeni aldığı arsa yada makbule'nin yaptırdığı saçları gibi bana göre anlamsız şeyler olurdu. Ama onlar kadındı nasıl olsa, bir bildikleri vardır elbet. Evin önüne geldiğimde her zaman olduğu gibi bahçe kapımızın yanında duran köpeğimin başını okşadım. Rüzgâr'ı üç yıldır ben besleyip ben bakıyordum imkanım yettikçe. Evimizin bahçeli olması da benim için en büyük imkândı, yoksa zaten annem eve asla bir hayvanı sokacak biri değildi. Bahçe kapısını kapatıp evin kapısına doğru adımlarken evden dışarı taşan bir televizyon sesi bekledim fakat yoktu. Annem daha gelmemişti anlaşılan, çünki evde olsaydı eğer saat altı'da başlayan televizyon programını asla kaçırmazdı. Evde birilerinin olduğunu umarak kapıyı çaldım, ard arda ve defalarca, lakin evde kimse yoktu... Aynı alıştığım gibi.

1989 kış'ı

Yine bir akşam üzeri vakti okuldan cıkmış eve gidiyordum. Saat çok geç değildi fakat okulda o kadar yorulmuştum ki eve gidip hemen uyumak istiyordum. Hava çok soğuk ve rüzgârlıydı bulutların durumuna bakarsak da birazdan yağmur yağacağı belliydi. Soğuktan titreye titreye evimizin bahçe kapısını açıp evin kapısına doğru koşmaya başladım. Kapıya ulaştığımda zile bastım fakat açılacak gibi değildi. Tekrar şansımı denedim fakat, yok... evde kimse yoktu. Sırtımda duran çantayı çıkartıp içinde evin anahtarının olmasını umarak tüm kitaplarımı mermer zemine boşalttım. Çantayı dibinde bişey bulmak ümidi ile ters çevirip silkelemeye başladım. Zaten bildiğim bir şeyi gözümle de teyit etmiş olmuştum. Benim anahtarım yoktu, annem bana güvenmez anahtar vermezdi bende okuldan geldiğimde hava güzelse arkadaşlarımla sokakta oynardım. Ama dediğim gibi hava güzel değildi. Kitaplarımı sırt çantama tekrar gelişi güzel koyarken bulutların gürleme sesini işittim daha sonrasında da baskın bir rüzgar... ve beklenen o şiddetli yağmur. O akşam üstü saatlerce annemi bekledim, eve gelmesini ve benim bu ıslak halimi görmesini. Bana en azından bir sıcak çay vermesini bekledim, fakat annem o akşam yağmur dinene kadar hiç gelmedi. Ben saatlerce o yağmurun altında kapının mermer pervazına oturmuş bekledim. Saçlarım, kıyafetlerim, çantam her yerim sırıl sıklam olmuştu, dua ettim sadece, yarın hasta olmayıp okula gidebileyim diye.

Yeehuuuu ilk bölümmmmm

umarım beğenirsiniz :)

Öncelikle;

Bu hikaye ile nerelere geliriz inanın şuan hiç bilmiyorum fakat en başından beri yanımda olan birkaç insana teşekkür etmek istiyorum.

Bir çok zaman da kemdimi yetersiz hissettiğimde beni tekrar geri kazanmaya çalışan ailem. SİZLERİ çooooook seviyorum iyi ki varsınız.

Arkadaşlarım isim saymaya gerek var mı bilmiyorum ama en başta derin, yasemin, şahin, sizlere çok teşekkür ederim.

Ve tabii ki teşekkürlerimin en değerlisi AYLA...

Benimle hayatını paylaştığın ve beni buna değer gördüğün için sana minnettarım.

Sen en mutlu sonları hakediyorsun.

Gerçek hayatta talihsizlikler senin peşini bırakmasa bile ben sana mutlu sonların da olabileceğini göstermek istiyorum.

Ayla ve değerli okuyucularım

Sadece bekleyin ve bu yolculukta elimizden tutun.

💫💖🦋

Bölümler ile alakalı kısa bir bilgilendirme geçmek istiyorum.

Biliyorsunuz ki normalde beş bölüm atıcaktım fakat sonra düşündüm ki kısa kısa bölümler yerine iki haftada bir uzun bölümler atmam daha mantıklı olacak.

Bazen iki hafta beklemenize de gerek olmayabilir. Yeterli bulduğum vakitlerde bölümleri sizlerle buluşturacağım fakat şimdilik cumartesi günleri görüşmek üzereeee👋

Bol yorum atmayı, yıldıza basmayı ve Ayla'yı başkaları ile paylaşmayı unutmayınn

Sizleri çok seviyorummmm.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.