Saat, sabahın ilk saatlerini gösteriyordu. Her zaman beni rahatsız eden alarm sesi bu gün içimi kıpır kıpır edecek bir şekilde çalmıştı. Çünkü üniversite deki ilk günümdü.
Annemin, “Asena, bugün senin günün. Hâlâ yatıyor musun?” diyen sesiyle yatakta doğruldum.
“Uyanığım!” diye karşılık verdim.
İzmir’in kavurucu sıcağını düşününce, giyeceklerimi daha dikkatli seçmem gerektiğini fark ettim. Açık mavi jean’imi ve üzerine hâkî yeşili straplezimi giydim.
Üç kişilik tatlı bir çekirdek aileydik: annem, babam ve ben.
Kahvaltıdan sonra elime sütlü kahvemi tutuşturan annem ve beni fakülteye bırakmak için heyecanı yüzünden okunan babamla birlikte yola çıktık
Arabadaydık. Açık camdan yüzüme vuran hafif rüzgârla birlikte içimde tarifsiz bir huzur vardı.
Tam o sırada radyodan en sevdiğim şarkı çalmaya başladı: İzmir'in Kızları – Sezen Aksu
Sözleriyle birlikte İzmir bir anda daha da canlandı gözümde; sokakları, insanları, o kendine has enerjisi…
“İzmir’in kızları…” diye başlayan o melodi, sanki şehri anlatmıyordu sadece, yaşatıyordu.
Kulağımda dönen sözlerle birlikte minik ama içten bir gülümseme yayıldı yüzüme. Bu şehirde olmayı, tam da bu anda burada olmayı seviyordum......
Şarkı devam ederken artık sadece dinlemiyordum; ailemle birlikte ritme eşlik ediyordum. Arabanın içi müzikle dolmuş, yolculuk küçük bir sahneye dönüşmüştü..
Yıllardır hayalimi süsleyen yerin önündeydik.
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Derin bir nefes aldım.
Gerçekten istediğim gibi bir modacı, bir tasarımcı olabilecek miydim?
Bunu ancak zaman gösterecekti.
Arabadan indim ve kampüse ilk adımımı attım.
Hayatımın çoğu zamanında olduğu gibi, herkes bana bakıyormuş gibi hissediyordum.
Ama bu sefer bir farklılık vardı.
Bu his… rahatsız edici değildi.
Tüm sıcakkanlılığımı bir kenara bırakıp yüzüme ciddi bir ifade yerleştirdim. Bunu yapmadığım sürece güçlü duramayacağımı, kolayca incinebileceğimi düşünürdüm. Belki de bu, tamamen kendi kendime kurduğum bir savunmaydı.
Başım dik, yüzümde donuk bir ifadeyle ailemi arkamda bıraktım ve kampüse doğru yürüdüm. Üzerimdeki bütün duyguları susturmaya çalışıyordum.
Ama yine de…
İçimde kalan o sıcaklık gitmiyordu.
Sanki bir yerlerde,
üzerimde gezinen tek bir çift göz vardı.
Dikkat çekmeyecek ama çok da kuytu olmayan bir yere oturmuştum.
Öğretmenimiz Büşra Hoca, ilk bakışta mesafeli görünen ama içinde bir yerlerde samimiyet saklayan biriydi. Sınıfta herkesin kendine ait bir tarzı, bir rengi vardı.
Çantamı ve elimde tuttuğum—belki not alırım diye yanıma aldığım—defteri yanımdaki boş koltuğa bıraktım. Tanışma kısmı bitmiş, bölüm ve kampüs tanıtımı yapılmıştı. Ders programımız paylaşılmış, ama bugünlük ders olmayacağı söylenmişti. Her şey yarın başlayacaktı.
Çıkış saati geldiğinde, metro ile eve dönmeyi düşünüyordum. Sabahki kadar ciddi değildim artık; kendimi daha güvende hissediyor, farkında olmadan gülümsüyordum.
Yine de içimde bir heyecan vardı.
Kampüs çıkışına yaklaşmıştım ki arkamdan bir ses yükseldi:
“Defterini unuttun!”
Bir an duraksadım. Sesin sahibine döndüğümde, uzun boylu, açık tenli birinin bana doğru koşarak geldiğini gördüm. Alnına düşen açık kahverengi saçları ve hafif nefeslenmiş haliyle…
İşte o an anladım.
Gün boyu üzerimde hissettiğim o bakışların sahibi oydu.
Garip bir şekilde, kendimi daha da güvende hissettim. Tarzında sade ama dikkat çekici bir şey vardı.
Elime defterimi uzattı.
“Ben Mert,” dedi.
Gözlerine bir anlığına baktım.
“Teşekkür ederim… ben de Asena.”