Motorun kaskını kafama geçirirken soruyu sordum. "Nereye gidiyoruz?" Bir bacağını motorun üstünden atıp yerini aldı. "Bir arkadaşa bakmaya."
*.✧*.✧
Vincent'ın motorunu takip ederek bir mekana geldik. Ama burası Drinking Brothers Mekanı değildi. "Burası neresi?" dedim etrafı süzerken. Elimi deri ceketimin cebine koydum ve bir kaç adım önümde duran Vincent'ın yanına geldim. "Burası bir zamanlar sadece mafyaların geldiği bir yer."
"Hangi mafyanın kim olduğunu nereden anlayacağız?" Başımı çevirip ona baktım. Aynı boyda değildik, benim boyum aslında çoğu kıza göre uzundu ama ben bile Vincent'ın yanında kısa kalıyordum. "Seni özellikle buraya getirdim çünkü burası kimin girip çıktığını not alan bir mekan." O da başını çevirip bana baktığında "İyi de atıyorum beş tane organ mafyası var, ya da çetesi. Hangisi Lily'i öldürmüş olabilir ki? Ayrıca asıl olayın başladığı yer Drinking Brothers Mekanı. Buraya neden geldik."
"Burası eskiden Drinking Brothers Mekanı'ydı. Bir gün polis burayı basınca ceza yediler fakat Drinking Brothers Mekanını başka bir yere taşıdılar. Ama bu olay Lily'nin ölümünden önceydi."
"Hâlâ neden buraya geldiğimizi anlamadım."
"Şuanki Drinking Brothers Mekanı, yani Lily'nin ölümünü başlatan yerde, Boris Bert diye bir adam çalışıyordu. Orta yaşlı ama çok kafa dengi bir adamdı. Lily'nin ölümünden bir kaç hafta sonra Drinking Brothers Mekanından kovulup, buraya sevk edildi. Belki Lily'nin ölümü hakkında bir şey biliyordur diye seni buraya getirdim. Bir de Brendan Bert var. Bu elemanın kardeşi ama o hâlâ Drinking Brothers Mekanında çalışıyor."
Yol boyunca yürüdüğümüz için konuşurken mekâna vardık. İçerisi çok küçük ama çok güzel bir yere benziyordu. Tam karşıda bir barmen ve tezgahı vardı. Başında da orta yaşlı esmer bir adam. Vincent'ı görür görmez sigarasını ağzından alıp masaya koydu ve ayağa kalktı. Kollarını iki yana açıp "Vincent! Ne zamandır yoksun?!" dedi ve Vincent'ta kolunu açıp "Ayıp ediyorsun, geldik ya!" diye karşılık verdi, birbirleri ile garip bir erkek tokalaşması yaptılar.
Tokalaşmadan sonra birbirlerinin kolunu omuzlarını atıp bana döndüler. Adam tatlı bir adama benziyordu. "Bu hanımkız kim?" Bana bakarken samimi bir gülümseme takındı. Aynı gülümsemeyle bende ona baktım. İri yapılı ve kilolu bir adamdı ama kilosu vücuduna göre normaldi. Esmer, siyah saçlı ve sakallıydı. Renkli gözleri Vincent'ın gözlerini hatırlatan mavi tonundan çok uzaktı. Daha önceden dövüşçü olduğunu belli eden kasları ve yara izlerine sahipti.
"Hanım kızımız Naomi Campbell." Vincent eli ile beni gösterdi ve bizi tanıştırdı. "Boris, Naomi." İlk eli Boris'i ikinci eli beni gösterdi. Ardından yine beni daha sonra ise Boris'i gösterdi. "Naomi, Boris." Boris bana saygıya itafen başını bir kere eğdi ve geri Vincent'a döndü. "Seni hangi rüzgar attı buraya? Polisten kaçalı halimizi sormaz oldun."
Vincent yapma be der gibi dudağını büzdü. "Geldik ya ihtiyar, sen da az değilsin. Drinking Brothers Mekanından buraya gelmişsin, herkes iş için falan diyor ama ben bilirim seni, zorunda kalmadıkça kılını kıpırdatmazsın." Vincent'ın suratında büyük bir gülümseme varken Boris'in de suratında aynı gülümsemeden olduğunu fark ettim. "Eh, bizde yaptık bir şeyler. Senin gibi bir gün gelip elli gün kaybolmuyoruz. Hırsızlık yapacağım derken polisler yakalarsa seni görürsün."
Aslında küçükken, yani bir kaç sene öncesinde, ben de Vincent'a hırsızlık yapmaya devam edersen polislere yakalanırsın diyordum ama o tabi ki beni dinlemezdi. Öküz işte. Bu ben dövüşmeye başladığımda oldu. Yani tamam benim dövüş yapmam da bir nevi kumara girerdi ama yine de her zaman bana kumar, hırsızlıktan daha cazip gelmiştir.
"Ne dikiliyorsunuz öyle, hadi hadi içeri geçin. Ayaküstü sohbet olmaz." Adam bunu derken hem beni hem de Vincent'ı belimizden ittirerek yürüttü ve barmen masasına oturttu. Geri dönüp bir masanın üstündekileri düzelttikten sonra geri hemen yanımıza geldi. Kendi barmen kısmına geçip elini bir bezle sildi. "Eveet," dedi harfleri uzata uzata. "Sizi kim düşürdü bu mekanın yollarına?" Soru amaçlı söylememişti tabi.
Vincent "Aslında biz sana Drinking Brothers Mekanı için bir kaç soru soracaktık." Derken bana döndü. "Yani hanım kızımız soracak. Kendisi intikam almak istiyor." dedi sırıtarak. Şu hanım kız sözü, beni nedense Vincent söylediğinde kötü ediyor.
"Vay be," dedi adam. "İntikam sonu ölümle biten bir tercih olacaktır." Sanki deneyimliydi. En azından bunu söylerken öyleydi. "Neden öyle dediniz?"
Bu sorunun üstüne derin bir nefes aldı. "Ben de eskiden senin gibiydim. İntikam için yanıp tutuşuyordum." Adamın mavi gözleri uzaklara dalıp gitti. Sonra ne düşündüyse başını iki yana sallayıp düşüncelerinden sıyrıldı. "Ama sonu benim sevdiğim birinin ölümüne neden oldu." Daha sonra benim gözlerimin içine bakıp "Eğer sevdiklerini benim gibi koruyamayacaksan, bu işlere hiç bulaşma derim."
Alt rafa doğru eğilip bize birer içki çıkardı ve doldurmaya başladı. "Benim seni buraya getirmemin bir diğer nedeni de," dedi Vincent. "Boris'in de bir intikam hikâyesinin olması." Beni süzdükten sonra mavi gözleri ile flörtöz bir şekilde göz kırptı. "Belki bir şey kaparsın Dövüşçü Güzeli." Neydi bu, yeni bir flört şekli mi yoksa benim için uydurduğu saçma bir lakap mı? Göz devirdim. "Kes sesini Dolandırıcı Zebani." Lakabı ile mutlu bir şekilde gülümsedi. Boris güldü ve "İçkilerinizi doldurdum Zebani ve Dövüşçü." dedi.
Masanın üzerinde duran içkilerden birini alıp kendime doğru çektim. Boris de kendine başka bir içki doldurup karşımıza, yani durduğu yere bir sandalye çekip oturdu. Bir yudum aldı ve bana döndü. "Ben de eskiden senin gibi dövüşçüydüm. Yani kafes dövüşçüsü falandım. Bir gün hayatımın aşkıyla tanıştım." Sanki bu işin sonunda kötü bir şey olacağı bariz gibiydi. Yukarıya bakıp derin bir oh çekti. "Ah, İsabella..." Demek sevgilisinin adı buydu. Gözlerini kapatıp bir kaç saniyeliğine onu düşündü. Sonra geri kendine gelip hem Vincent'a hem bana baktı. "Bak evlat, sizin yaşınızda aşk size tatlı bir duygu gibi gelebilir ama işin sonu kötü biterse aşk bir düşman olabilir. O yüzden birbirinize bu tür konularda birbirinizi bırakmayın derim." İkimizin bu beklenmedik konu karşısında şaşırmış ifademize baktı ve bir kahkaha attı. "Bakın şimdiden yanaklarınız kızardı." İkimizin de eli istemsizce yanaklarımıza giderken bir yandan da çaktırmadan birbirimize bakmaya çalışıyorduk.
"Neyse işte," Boris içkiyi kafasına dikti ve devam etti. "İşin sonucu İsabella ile evlendik ve bir çocuğumuz oldu." Sonra çok önemli bir şey hatırlamış gibi aydınlandı. "Ha bir de benim çalıştığım yerde, yani kafes dövüşü yerinin patronu benim arkadaşımdı. Hem de en yakın arkadaşım." Aniden bir şeylerin aklına gelmesiyle surat ifadesi benim çok komiğime geliyordu. Bu adam olayları aynı benim gibi anlatıyordu.
"Fakat bir gün arkadaşımla bir para meselesi yüzünden aramız açıldı. İşimden ayrıldım. Bana, yanına gelirsem özür dileyeceğini söyledi. Ben de ona inandım... Aptal gibi onun yanına gittim. Karım gitmemem gerektiğini başıma bir şey geleceğini söyledi. Ama onu dinlemedim o benim en yakın arkadaşım dedim." Gözleri doldu. "İşin sonu oraya gittim, ama farkında olmadan karım da arkamdan gizlice gelip beni takip etmişti. Arkadaşımla dövüştük ve o silah çıkardı. Ben çoktan arkamı dönmüştüm. Bir silah sesi geldi, sorun şu ki silah sesini sen duyduysan, bu beden olarak ölmemişsindir demektir. Ama ben ruhen ölmüştüm o gün... Karım kurşun bana gelmesin diye arkama geçip beni o mermiden kurtarmıştı ama kendisini kurtaramadı. Kızımın yüzüne bakamadım, daha beş yaşındayken bunu ona nasıl söylerdim. Ona sadece annen melek oldu kızım, bir gün biz de onun yanına gidebileceğiz diyebildim. Ve intikam almak için yemin ettim arkadaşımın bütün paralarını çaldım, iş yerlerini batırdım, adamlarını öldürdüm. Son olarak sadece onu öldürmek kalmıştı geriye ama ölen kişi benim kızım oldu hikâyenin sonunda... Şimdi geriye ne kaldı? Yaşlı, kimsesiz bir adam." Son cümlesini kurarken sesi titredi ve ağlamaya başladı. Bir yerde bir yazı okumuştum, ağlıyorsan zayıflığından değil, çok fazla güçlü durduğundandır.
Belliki Boris için de bu böyleydi.