Düğünün ışıltısı hâlâ gözlerde dans ederken, şehir yavaş yavaş sessizliğe bürünüyordu. Zeynep ve Bartu, evlerinin kapısını araladılar. O an, sadece onlar vardı dünyada; misafirlerin kalabalığı, müzik ve kahkahalar arkada kalmıştı.
Odanın ışığı hafifçe yanıyordu, ama gözleri hemen birbirine kilitlendi. Kalplerindeki o ilk evlilik heyecanı, vücudun her hücresine yayılıyordu. Zeynep’nin teninde hissettiği Bartu’nun sıcaklığı, günün tüm yorgunluğunu eritti.
Saatler yavaşladı, nefesler derinleşti. Her dokunuş, her bakış, bir başka dünyaya açılan kapıydı. Gözlerdeki aşk, dudaklarda fısıltılarla hayat buluyordu.
Ama o gece, sadece aşk değil, aynı zamanda sessiz bir bilinmezlik de vardı. Zeynep, kendi içinde bir huzursuzluk hissetti ama susturdu. Çünkü sevgi bazen, en derin yaraları da gizler.
Sabah olduğunda, güneş yavaşça perde aralığından içeri süzüldü. Zeynep uyanırken kalbinde hâlâ o geceyi taşıyordu; ama bedeninde, ruhunda bir ağırlık vardı.
Yataktan sessizce kalktı, tuvalete yöneldi. Adımları kararlıydı ama bir anda, dünya dengesini yitirdi. Baş dönmesiyle birlikte gözleri karardı ve karanlık ona çekti kendini.
Bayılmanın ardından, bilincine döndüğünde ne görecekti? Kendini nasıl hissedecekti?