İzmir'in sokakları, Ayris'in çello notalarıyla dolup taşıyordu. Denizin kokusu, hafif bir esintiyle birlikte şehrin dar sokaklarında dans ediyordu.
Ayris, çellonun tellerine dokundukça, içindeki duyguları bu notaların aracılığıyla ifade ediyordu. Müzik, onun için sadece bir performans değil, aynı zamanda ruhunun bir yansımasıydı.
Ayris'in yanında eşsiz bir müzik ekibi vardı. Sahneye çıktıklarında, sahne adeta sihirle canlanıyordu. Melodiler, dinleyicileri hüzün ve neşe arasında bir yolculuğa çıkarıyordu. Ancak Ayris'in iç dünyası, onun neşeli performansının ardında derin bir yara taşıyordu.
Bir akşam, Ayris yorgun bir şekilde evine döndü. Resim yapmak, onun için hem bir hobi hem de bir terapiydi. Tuvalin önünde, renkler ve fırçalarla dans ederken, içindeki karmaşıklığı ifade ediyordu. Onun resimleri, duygularının en saf halini yansıtıyordu. Ancak Ayris'in yüzündeki gülümseme, içindeki fırtınaların izini silmeye yetmiyordu.
Bir gece, Ayris tuvaline bakarken, bir yabancının yüzünü resmettiğini fark etti. Gözler, onun iç dünyasının derinliklerine bakarcasına tuvalden parlıyordu. Bu yüz, her ne kadar yabancı olsa da kendi eliyle çizdiği bu sima derinlerinde bir duyguyu canlandırıyordu.
Portreyi tamamladıktan sonra yüzünü yıkamaya gitti. Döndüğünde baş başa kaldığı bu adama gözlerini dikti. Sokak lambasından taşan ışık Ayris’in odasını bir bıçak gibi kesiyordu. Ayris portreye baktıkça adamın da bakışları derinleşiyordu sanki.
“Keşke bir şey söylesen.” dedi Ayris.
“Keşke beni bu boğucu yalnızlıktan kurtaracak bir şey söylesen.”
Ayris ikizinin kaybını henüz atlatamamıştı. Nefes aldığı her an ikizine haksızlık ediyormuş hissine kapılıyordu. Doğduğu andan itibaren ona eşlik etmiş birinin yokluğuyla baş etmesi mümkün gelmiyordu ona. Bu boşluğu dolduramayacağını adı gibi biliyordu.
O sırada çalan telefonunu ters çevirip kanepeye uzandı ve dakikalar içinde uyuyakaldı.


