Gözlerimi açtığımda çimenlerin üzerindeydim. Yemyeşil alan beni karşılamıştı. Yerde yatarken görüş alanım kısıtlı olduğu için bir çıkarım yapamıyordum ancak başımın da ağrısıyla kendimi kalkmak için zorlamam gerekiyordu.
Nerede olduğumu anlamak amacıyla ayağa zor da olsa kalktığımda etrafımda tam bir tur attım ve ne olduğunu anlamaya çalıştım. Benim gibi çimlerde baygın hâlde ve ayakta olan toplam 8 kişiyle karşılaştım. Bunların dördü erkek dördü kızdı.
Erkeklerden sarışın olan etrafı orman olan genişçe çimenler ile çevrelenmiş bu alanda çevrede duyacak biri varmış gibi bağırıyordu. Hiç uyanmamış olsam bile bu sesten uyanırdım. Hem neden hemen bağırmaya geçmişti? Burada bizden başka kimsenin olmadığnı anlıyamıyordu? Bence hemen anlaması gerek yoksa başım patlıyacaktı. Zaten şu an yeterince ağrıyordu.
Başka birinin sesini duymamla başımı oraya çevirdim. "Ne bağrıyorsun be!" Ayılanlardan düz uzun siyah saçlara sahip, gereğinden daha beyaz tenli, üzerindekilere bakılırsa zengin diyebileceğim kız diğer bağıran çocuğa yine bağırarak azarlamıştı.
Burada bağırmadan işler çözülemiyor muydu?
Eğer şartsa hemen buradan ayrılmak istiyorum. Biliyorum, yaşlı teyzeler gibi davranıyordum ama ben de insanım neticede. Bir şeylerden rahatsız olmam için illa yaşlı olmama gerek yoktu. Hem zaten uzun zamandır hiç bu kadar ses duymam gereken bir ortamda bulunmamıştım.
Tabii iş yerini saymazsam. Bazen mutfakta aşırı ses oluyordu ve sesten kurtulamıyordum. Akşamları sakin oluyordu lakin o zaman da garsonluk yaptığımdan yine gürültüden kaçamıyordum.
Aklıma gelen şey diğer tüm düşüncelerimi bir kenara itmişti. Doğru, işim ne olmuştu? Hava aydınlıktı. Hatta güneş tepemizdeydi. Tahminen öğlene geliyordu ve ben restaurantta olmam gerekirken bu ormandaydım. Tek sorun bu değil elbette ama kovulma ihtimalim vardı.
Orası en uzun süre çalıştığım yerdi!
Sarışının sesiyle tekrar ona döndüm. "Ne yapmamı bekliyorsun?" Sanki yeterince bağırmıyormuş gibi daha çok bağırmaya başladı. "Buraya bizi kaçırarak getirmişler, normal bir şey mi bu?" diye sarışın sert bir şekilde sormasıyla, daha doğrusu bağırmasıyla kız, "Değil! Tabii ki değil! Hiçbir şey normal değil! Allah kahretsin!" diyerek kendi bulunduğu yerde ellerini saçlarına geçirerek debelenmeye başladı.
Neden sakin olmayı denemiyorlardı? Eminim daha iyi olurdu sakin kalmaları. Allah aşkına neden sadece onlar böyle davranıyor?
Ben de burada mahsur kalmış ve kaçırılmışım -tahminen hepimiz kaçırıldık- benimde canım yok mu? Ama sadece o ikisi bu şekilde davranıyor ve etrafındakilerin durumlarını düşünmüyorlardı. Biz burada yokmuşuz gibi. Belki de kız daha etrafındakilerin farkına varmamıştı.
Bu düşüncemi doğrulayacak şekilde başka biri konuşmaya başladığında kız onları yeni fark etmiş şekilde baktı ve çevresinde etrafa bakmak için bir tur döndü. "Hey! Bizimde sizden bir farkımız yok ama biz sizin gibi bağırmıyoruz," dedi ayılanlardan esmer olan çocuk.
Elim başımdayken "Bağırmayın artık, ayıldığımdan beri sizin yüzünüzden başım ağrıyor." dedim.
Sesim onlar kadar yüksek çıkmadığından beni duymadılar.
Etrafıma baktığımda herkes ayılmış ve şaşkın bir şekilde etraflarına bakarak nerede olduklarını, burada ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar gibiydi.
Diğerlerinden daha dinç gözüken kişi gür sesle "Buraya bakar mısınız," dedi. Böylece etrafı tam da istediğim gibi sesizlik kaplamıştı. "Hepimizin kafası karışık fakat birbirimizi dinlemezsek yalnızca yerimizde sayarız." Ona bakınca ilk göze çarpan esmer teniydi. Saçlarının düz siyah olmasıyla sürekli gördüğüm insanlardan farkı yoktu. "Neden birbirimize hitap etmek için isimlerimizi söylemiyoruz. Ben Arda, yirmi beş yaşındayım."
Birkaç kişi orta alana yaklaşınca ben de onları takip ettim. Böylece biraz önceki gibi dağınık olmadığımızdan daha rahat iletişim kurabilecektik.
Arda'dan sonra siyah saçlı kız adını ve yaşını söyledi. "Ben İrem, yaşım 22." İrem ile aynı yaştaydık. Lakin İrem benden biraz daha büyük gözüküyordu. Bunda benden uzun olması ve benden biraz daha kilolu olması gibi etkenlerde vardı. Kilolu değildi, boyuna göre gayet iyi bir kilosu ve fiziği vardı.
Solumda duran devam ettirdi.
"Mete."
Arda "Kaç yaşındasın," diye sordu.
"Yirmi altı." Sarıya çalan kumral saçları vardı, güneşin etkisiyle gerçekten sarı gözüküyordu fakat diğer sarışınla karşılaştırdığımda öyle olmadığını anlayabiliordum. Bunla beraber ela gözlerine bakınca hiç yabancı olmadığını fark ettim, sanki daha önce karşılaşmıştık ama nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Hafızamı zorladığımda ona ait hiç bir anı canlanmadı zihnimde. Ona bakmamı kesen şey sarışının kendini tanıtmaya başlaması oldu.
"Ben Deniz 24 yaşındayım." Adının Deniz olduğunu öğrendiğim çocuk sanki bu tanışma faslından sıkılmış gibi gözüküyordu. Eminim o da kimseyi tanımak istemeyip buradan kurtulmayı istiyordu.
Uykudan dolayı ayakta durmaya dayanamayınca da bacaklarımı bağdaş yapıp çimenlerin üzerine oturdum. Ayakta durmaktan bıkmıştım ve evet, tahminen sadece on beş dakikadır ayaktaydım. Ben oturduğumda her ne kadar bana garip gözlerle baksalarda onları takmadım. On yedi yaşlarımda uyuyamadığım için uyku ilacı kullanırdım yurtakkilerden gizlenerek. Uyuyabilsem bile başım yine de ağrırdı. Uzun süredir bu şekilde başım ağrımamıştı çünkü uyku ilacımı kullanırdım.
Deniz'den sonra bir kız kendini bir adım öne çıkarak tanıttı. "Ben Sara. Yirmi yaşındayım." Kendini tanıttıktan sonra ilk öne attığı adımı geri alıp yerine geçen Sara, İrem'in aksine zengin gözükmeyen tam tersine eski bir kıyafet giymiş, nadir doğal sarışınlardan olup kahverengi gözlere sahip epey zayıf bir kızdı.
Ben de kendimle ile ilgili tek cümle söyledim. "Ezgi, yirmi iki yaşındayım."
Benden sonra kendini tanıtan yine bir kız oldu. "Ben Ada 21 yaşındayım." Ada; kahverengi ve omzunun hemen altında biten saçlarının uçlarını ve yüzüne gelmiş olan saç tutamlarını sarıya boyamış saçı ile aynı renkte olan gözleri, buğday tenli ve benden daha kısa bir boya sahipti. Ada'nın yüzünde sanki gülümseme var gibiydi. Sevecen biriydi sanırım. Ama bu durumda nasıl gülmeyi başarabiliyordu?
"Ben Nisa 24 yaşındayım." Nisa kahverengi kısa saçlı, mavi gözlü bir esmerdi.
Son olarak siyah saçlı mavi gözlü başka biri kendini tanıttı "Alper, 23 yaşındayım."
Bu sefer ben konuştum. "Şimdi n'olacak?"
"Bir çıkış yolu bulacağız."
Nisa biraz çekingen bir sesle "Şu binaya baksak belki işe yara bir şey bulabiliriz." dedi. Sara'nın demesiyle hepimiz işaret ettiği yere baktık. Tabii ki ben oturduğum için göremeyince ayağa kalkma mecburiyetinde kaldım.
"Gruplara ayrılalım. Öyle gidelim."
"Nereden bileceğim gruplara ayrıldığımızda sizden birinin bana zarar vermeyeceğini!" diyerek karşı çıktım.
"Kız haklı birbirimizi adımız yaşımızdan başka hiçbir şekilde tanımıyoruz!" diyerek beni onayladı Alper. Ve bu sözlerimizi onaylayan mırıltılar çıktı ortaya.
"Birbirimize güvenmekten başka seçeneğimiz yok," Durumu açıklamaya çalıştı Arda, gözlerini hepimizin üzerinde gezdirdi. "Hepimiz aynı durumdayız birbirimize zarar vermemizin hiçbirimize yararı yok eğer zarar veren kişi bundan keyif almazsa!" Hepimiz kısa bir süreliğine sessizliğe gömüldük.
"3 grup oluşturutuz. Biri ormana bakar bir grup binaya gider. Son grupta burada kalır. " Arda buraya geldiğimizden beri sanki lider gibi davranıyordu, belki de bu ruhunda vardı şimdiye kadar hiçbirimiz buna karşı çıkmamıştık. Benim bu duruma itiraz etmek için gerekçem yoktu.
"Hâla güvenli gelmiyor bana. Kimsenin neyi amaçladığından emin olamayız." Başka bir iitiraz Ada'dan geldi.
"Üçlü olacağımız için birisi saldırmaya kalksa diğeri engelleyebilir. İsterseniz arama yapalım, birisinde tehlikeli alet var mı bakalım." Öneriyi Alper yaptı.
Fikir hepimizce kabul görüldüğünde kızlarla erkekler ayrılıp üst taraması yaptık kabaca. Kızlardan Sara yapmaya başlayıp onu da Ada kontrol etti. Aynısı erkeklerde Alper'in başlayıp Arda ile son buldu.
Hepimiz temizdik, görülen bir tehlike yoktu.
"İkna olduysanız vakit kaybetmeyelim artık," dedi Arda.
"İlk olarak buralara bakalım, belki işimize yarar bir şey çıkar," diyerek Deniz ağaçların arkasına baktı. Sessizce onaylandı öneri ve biz de ağaçlar ve çalılar dışında boş gözüken alanı aramaya başladık. Bulunduğumuz yere ağaçlardan uzak etrafını çalılar kaplamış daire bir alandı bu alan dışında kalan her yer ormandı bir de villanın etrafı geniş bir şekilde çevrelenmişti ağaçları sıklığında görebildiğim kadar. Bulunduğumuz yer piknik alanları gibiydi. Aynı oradaki gibi ağaçların olduğu kadar boş yerler de vardı. Bizde o boş yerlerden birindeydik. Bizi buraya getiren kim veya kimlerse kasıtlı bir şekilde bizi tam da bu tarafa bıraktığını düşünüyordum. Asıl kim bu kadar zahmete girmek ister ki? Hem 9 kişi kaçıracaktın bir de üstüne üstlük onları ormanın en diplerine bırakıp gidecektin? İnsan buraya girse zaten bir daha çıkamaz. Siz dokuz kişi kaçırıp buraya atıp rahatça geri çıkıyorsunuz! O süre zarfında hiç uyanmamış mıydım peki? Eminim tek bir yumruktan dolayı saatlerce baygın kalınmazdı. Belki de uyanmıştım ama ben bir şey hatırlamadan tekrar bayıltmışlardı.
Bir süre sonra neredeyse her çalının arkasına baktığımızı düşünüp "Buralarda birşey yok boşa aramayın," diyeceğim sırada Ada "Buldum! " deyüp benim lafımı ağzıma tıkadı. Hepimiz ona doğru dönmüştük. Elini havaya doğru kaldırmış siyah bir poşet tutuyordu.
Alper "O da ne? " diye sorarak hepimizi aklındaki soruyu sormuştu.
"Ben de bilmiyorum şimdi göreceğin ne olduğunu."
Yoklukta bulduğumuz poşetin açılmasını izlerken heyecanla doldum.
"Telsiz mi? " diye Ada şaşkınlığını belirtti ki hepimiz şaşkındık. Poşetin içinden çıkan siyah telsizlerdi.
Kim telsizi ormanın içinde unutur hem de siyah bir poşetin içinde? Burada olan hiçbir şey tesadüf olamazdı. İlk ben dahil dokuz kişiyle bir yerde uyanıyorum sonra yakınlarda bir ev olduğunu fark ediyoruz, sonra telsiz buluyoruz hemde siyah bir poşetin içinde. Tamam hadi sekiz kişiyle beraber kaçırılmamı boş versem geri kalanların bir açıklaması yok. Bunu yapan kişiler bize mantıklı bir sebep sunmalı. Sunmasa bile buradan çıktıktan sonra polisin yolunu tutacağım.
"Bunların hepsi planlı! Birileri çok fena akıllarını kaçırmış." Tüm gözlerin bana döndüğünü fark ettim.
"Kim neden böyle birşey yapar? Amacı ne? " diye bir soru yöneltti İrem. Ben de bir bilsem iş o zaman çözülecek. Ama zaten onu bilmiyorduk ve merak ediyorduk.
Burada olduğumdan beri bende onu düşünüyorum zaten. Neden ne amaçla?
Aniden hiç olmayacak bir fikir nüfuz etti zihnime.
"Düşmanımız mı var? "
"Sanmıyorum." diyerek beni cevapladı Mete ve devam etti. "En azından benim yok ve zaten olsa bile düşman olacak bu kişi birbirlerinden alakasız 9 kişiye mi düşman olacak?"
"Onun mantıksızlığına bakılırsa burada baştan beri yaşanan herşey saçma!" Nisayla aynı düşünmemiz güzeldi.
"Olayları sorgulamayı bırakın buradan nasıl çıkacağımıza odaklanın!" Telsizleri işaret ederek "Başta dediğim gibi gruplara ayrılalım telsizler ile iletişim kurarız," kendi planını ortaya serdi Arda.
"Gruplar nasıl ayrılacak," diye sordu Ada.
"Bana göre farketmez," dedi Deniz.
"Ben, Deniz ve Nisa ormana gideriz. Sara, Mete ve Alper siz eve gidin. Geriye kalanlar burada duruyor. Telsizlerle de iletişimi sağlarız başta dediğim gibi." Telsizleri Ada sırasıyla dağıtırken tam dokuz telsiz olduğunu fark ettim. Bu detay tahminlerimi daha da güçlendiriyordu. Tam 9 tane telsiz vardı. Dağıtma işlemi bittiğinde tek kalımıştık.
Gözlerimi açtığımdan beri düşündüğüm şeyleri tekrar ve tekrar düşünüyordum. Dün her şey normaldi sabah kalkmıştım, mesaj atmıştım sonra yemeğimi yiyip işe gitmiştim her zamanki gibiyken bugün buradaydım. Tek fark dün dolandırılma ihtimalimdi. Enseme vurulup bayılmamdan dakikalar öncesinde sanal arkadaşımdan gelen linke tıklamıştım. Fakat değişiklik görememiştim banka hesaplarında ya da dijitalde. Yine de gariplik yaşadığımı anlayabilmiştim. Sabah günaydın mesajıma cevap verilmeden link göndermesi bu garipliğin ana sebebiydi.
Dolandırma olasılığımın varlığını bu kadar olay içinde onu unutmuştum. Acaba o linke tıkladıktan sonra ne olmuştu. Eminim boşuna gönderilmiş bir link değildi. Telefonum üzerinde bir şey yapmıştı ama ne? Ah, doğru telefonlar nasıl gelmedi aklıma? Bu fikirle ceplerine baktım. Fakat telefonum yoktu.
"Telefonum nerede?" diye sormama rağmen aldığım cevaptan sonra ne kadar gereksiz bir soru olduğunu fark ettim. "Boşuna arama, telefonları almışlar. Zaten neden telefonları almasınlar ki sonuçta kaçırdılar." Sara'nın sözleriyle yaptığım aptallığı iyice kavradım.
"Haklısın."
"Burada bekleyip ne yapacağız?"
"Bilmiyorum haber gelmesini bekliyeceğiz." Alandaki dik duran kütükleri gösterdim.
"Gelin bari oturalım."
İremle ben kütüklere oturduğumda Sara ona yer kalmadığından benim solumdaki ağaca yaslanıp çimlere oturdu.
Ayağımın altındaki taşlarla oynadım bir süre. O sıra gidenlerin ne bulabileceğini merak ediyordum. Ormanda biz dışında insan mı göreccektik yoksa evde bizi kaçıranlarla mı yüzleşecektik? Hangi amaç uğruna ormana hapsedildiğimizi merak edyordum. Peki, bu amaç geçerli olur muydu benim için? Hiç sanmıyordum. Nereden bakarsam bakayım sineye çekilemezdi.
Elim kolumun bağlı olması ayrı can sıkıcı noktaydı. Ayakta duracak enerji kendimde bulabilseydim Ardalar ile giderdim kesinlikle. Belki gitseydim açılırdım. Sebebini bile blmiyordum uykumun. Normalin dışında bir durumdu. Gece uyanmamamız için ağır bir uyku ilacı verseler de yorgunluk çok sınırlı kişilerde var gözüküyordu. Onlar da benim gibi planda fazla fikir belirtmeyenler ve benden sonra ayılanlar. Sara, Nisa ve Ada. Şimdi de Sara başını ağaca yaslamış ve gözlerini kapatmıştı.
"Bu arada yaptığım ses için özür dilerim. Afallayınca tepkilerimi kontrol etmek pek mümkün değil."
Kibarlığı karşısında kaşlarımı kaldırdım. "Keşke böyle tanışmasaydık. Genelde daha sakin biriyim. En azından öyle nitelendiriliyorum çevremdekiler tarafından."
"Pek inandırıcı gelmiyor." Sara gözlerini açmadan konuştu.
"Haklısın, ben de inanmazdım kendime fakat durum böyle."
Sebebini önemsemeksizin düşünceli davranıp özür dilemesi benim nezlimde takdir edikesiydi. Hoşnutluğumu belli etmemekten yana kullandım tercihimi. Çünkü şu an iyi davranan insanın yarın üzerine gidildiğinde nasıl tepki vereceğini bilemezdim. Herhangi iyi lafımı boşa çıkarmasından çekiniyordum.
"Bayıltıldığınız anı hatırlıyor musunuz," diye sordum sohbet edip onları tanımak için.
"Gece açlığım tutunca market için çıkmıştım. Sokakta ben dışında kimseyi gördüğümü hatırlamıyorum ama adım sesleri duydum galiba en son. Sonrası karanlık." İrem'in durumu benimkiyle hemen hemen aynıydı.
"Benim de kapım çaldı. Onu açınca ise sonuç sizinkiyle aynı. Bayıltanı hatırlıyorum. Erkekti, 40 yaşlarında falan. Yaş tahmini konusunda iyi değilim, bir de karanlılken kapı deliğinden bakınca emin olamıyorum. Kapıyı açmamla ilaçlı mendili yüzüme tutması birdi. Sen gördün mü bayıltan kişiyi?"
"Maalesef hayır. İşten eve dönüyordum. Apartmanın önündeyken arkamdan ses duydum, oraya dönünce de yüzüme yumruk yedim."
İrem burnumu işaret etti. "Hâla kan lekeleri duruyor." Refleksle ellerim gösterdiği yere gitti. Tenimi yoklayınca korumuş kan lekelerinin dokusunu hissettim. "Hissetmedim hiç." Acımıyordu da. Müdahale etme zahmetinde bulunmamışlar ki yüzüm kirliydi. Ne bekliyordum ki zaten? Kaçınmalarını rağmen insaf mı edeceklerdi?
"Gün içinde garip bir olay yaşadınız mı?"
Ortak noktamızı bulmaya çalışıyordum. Link gelmesiyle kaçırılmayı bağdaşlaştırmak akla uymasa da o bağlantıya tıkladıktan hemen sonra bayıltılmam şüphe uyandırıyordu içimde.
"Her şey normaldi. İşe gittim, geldim;televizyon izledim. Bu kadar. Birbirini tekrar eden sıkıcı günlerden birini yaşıyordum."
"Sen de mi İrem?"
"Ondan önceki gün biraz hareketliydi. Onun da bu meseleyle ilgisi yok. Tamamen kendi hayatımla ilgili."
Anlaşılan çabam sonuç vermeyecrkti. Daha fazla ısrar etmedim. İçime dönüp tekrar ve tekrar olayları zaman çizelgesine yerleştirdim. Tam o sırada Arda'nın telsizden sesini duyduk.
"Herkes binaya gelsin, acil durum."