"Çocukluğunda yeterince sevilmemiş bir insan, büyüdüğünde sevgiyi nerede bulsa oraya sığınır; ama ne kadar sevilirse sevilsin, içindeki o ilk boşluk hiçbir zaman tam olarak dolmaz." Stefan Zweig
Bunu ilk okuduğumda kendimi gördüm; o cümlelerin arasında çömelmiş, birinin beni bulmasını bekliyor gibiydim. Küçüklüğümde birinin gelip beni bulmasını hayal eder dururdum zaten. Biri gelecek, beni çok sevecek; her şeye rağmen, her halimle sevecek, koşulsuz şartsız sevecek, beni ve benliğimi sevecek... Saçma hayaller işte. İşin komik tarafı, o düşler hâlâ aklımın bir yerlerinde bekleyişte. Belki annem gelip sever beni; en çok onu bekliyorum düşler dünyamda.
Beni anlamanız için size kısacık bir şekilde annemle ana-oğul ilişkimizden bahsedeyim isterseniz: Ben doğduğumda nefes alamadan doğmuşum, bir et parçası gibiymişim, mosmormuşum. Annem beni hastanede bırakmak istemiş ancak anneannem izin vermemiş, acımış bana. Belki de benimle ilişkisinin mesafeli olma nedeni buydu, bilemem. Ona bunu sormak da istemiyorum. Bu durum canımı yakmadı ama annem olacak kadının bunu gülerek anlatması beni kor ateşlere attı, paramparça etti. Bu onun vicdansızlığı
Bu benim suçum değil.
Bu benim suçum değil.
Bu benim suçum değil.
Ben annelerin saf sevgisine de inanmıyorum aslında. Ama bir başkası gelse, 'Ben seni severim' derse inanırım, bağlanırım; çünkü sevgiye ihtiyacım var. Birinin her şeyi olmak istiyorum. Belki de anne boşluğunu doldurmak istiyorumdur, bilemiyorum.
— Jinnie oğlum, iki dakika aşağıya gelir misin?
Annem... Yine bana kısa süreliğine ihtiyacı var.
— Geliyorum, biraz bekle.
Odamın kapısını açtım. Öğle güneşi yüzüme vuruyordu, ben akşam olduğunu sanıyordum. Zaman geçmemişti. Çok da takmayarak aşağı inmeye başladım. Merdivenlerden inerken sadece benim olmadığım aile fotoğraflarına göz gezdirdim. Her gün bir ızdırap gibi onları görüyorum: Annem, babam ve çok sevgili oğulları abim... Kim yok? Tabii ki ben. Ama annemin işi düşünce biricik oğluna değil, bana seslenir. Neden mi? Beni daha çok sevdiğini iddia etmek için...
Bahçeye çıktığımda annem poşetleri arabadan indiriyordu. Yavaşça ona doğru gittim, poşetlere baktım. Abimin en sevdiği şeyler alınmıştı. Bu evde yazısız bir kural vardı: Eve onun sevmediği şeyler alınmaz. Size bir sır daha vereyim; damak zevki de berbat. Ama buna katlanmak zorundayım. Neden mi? Çünkü ailemin favorisi ben değilim.
Düşüncelerimin arasında boğulurken poşetleri mutfaktaki tezgahın üzerine bıraktım. Sessizce tekrar odama çıktım. Ergenliğimin başında, 'Beni de sevsinler' diye bağırıp çağırırdım. İstediğim olmayınca sessizlik en yakın dostum olmuştu.
Basketbola mı gitsem? Zaman geçer, okul açılana kadar onları pek görmek istemiyorum. Odama girer girmez çantamı toplamaya başladım; kulaklığımı ve şarjımı yanıma aldığımdan emin olarak tekrar odadan çıktım. Annemler mutfakta yemek yapmakla uğraşıyorlardı. İzin alacaktım ama vazgeçtim; ne de olsa yokluğumu fark etmeyeceklerdi. Sessizce 'ev' denilen o yerden ayrıldım.
Sitenin sahasına doğru yürüyordum. Yol boyunca yapay ağaçlar görmekten midem bulanmaya başladı, hava hiç temiz hissettirmiyordu. Yol bitmeyecek gibiydi ki çok şükür saha görünmeye başladı. Sahada birkaç kişi vardı. Şansım yaver giderse tanıdıktı, değilse de bahtıma küsecektim. Sahaya yaklaştıkça içimdeki küfretme isteği artıyordu; çünkü tanıdık kimse yoktu.
Sahaya girmeden sola döndüm ve doğrudan sahayı gören boş bir banka yerleştim. Üç kişi sahayı adeta ele geçirmişti: Biri beyefendiye benziyordu, biri sokak soytarısı bir kediye... Diğerinin ise ay gibi parlayan gamzeleri vardı. Birkaç dakika onları izleyince, gamzeli olanın pek gülümsemediğini fark ettim. Sadece arkadaşları kendilerince komik bir şey söylediğinde gülümsüyordu. Yüz hatları garipti ama çok hoştu.
Düşüncelerimin yine en derinine dalmışken top, benim olduğum taraftaki sahanın tellerine sertçe çarptı. İrkildim. Kahretsin, hepsi bana bakıyordu.
Beyefendi sandığım hanzo:
— Ne ürkek çıktın be! dedi.
Sinirlerim tavan yaptı.
Kedi tipli olan bunu fark etmiş olacak ki eliyle alnını göstererek:
— Boyu en az benim kadar kısa, sinir çabuk burasına geliyor,dedi.
Tam laf yetiştirecektim ki gamzeli olan onlara "Susun" dercesine bir bakış attı. Sonra bana dönerek:
— Bizimle oynamak ister misin? diye sordu.
Hazırcevap olduğum için hemen yalanı yapıştırdım:
— Hayır, arkadaşlarımı bekliyorum.
Tek başıma oynayacaktım oysa.
Ama durmadı:
— Onlar gelene kadar bizimle oyna. Gelince gruplaşır, maç atarız, dedi.
Kahretsin... İstemsizce kalktım ve sahaya girdim.
Beyefendi kılıklı hanzo:
— İkiye iki oynayalım. Yoongi benden olsun, ürkek oğlan ile de Namjoon, dedi.
Konuşacak ya da cevap verecek halimin bile olmadığını fark ettim. Demek gamzelinin adı Namjoon'du...
Maç bitti. Hiç olmadığı kadar rezil oynadım, Namjoon olmasaydı kesin kaybediyorduk. Terli terli sahanın ortasına çömelik. Namjoon:
— Arkadaşların gelmeyecek galiba? dedi.
Ah, siktir! Yalan söylediğimi unutmuşum. Hızlıca cevap verdim:
— Telefonuma bir bakayım, yazmış olmaları gerek, dedim.
Olduğum yerden kalkarak çantamın yanına gittim, telefonumu çıkardım. Bir şeyler yazıyormuş gibi yaptıktan sonra tekrar yerine koydum. Çantamı da yanıma alarak geri yanlarına gittim. Otururken:
— Gelemiyorlarmış, dedim.
Beyefendi kılıklı hanzo aniden heyecanla:
— Adın ne senin? diye sordu.
Hızlıca:
— Jin, dedim.
— Ben de Taehyung. (Kediyi göstererek) Bu Yoongi, (Namjoon'u göstererek) bu da Namjoon ama biz Namu diyoruz, dedi.
— Memnun oldum, dedim.
Yoongi:
— Sadece Jin mi? diye sordu.
— Seokjin ama Jin demeniz yeterli, dedim. Kafasını salladı.
Birinin bakışlarını üzerimde hissettim: Namjoon'un bakışları... Ona doğru baktığımda gözlerini kaçırdı. Taehyung:
— Eve mi geçsek abiler? dedi.
Taehyung'a bakarak Namjoon kaş göz yaptı; fark etmediğimi sanarak... Taehyung:
— Boş verin ya, gitmeyelim, çok erken. Bu arada Jin, bunlar benim abilerim, dedi.
— Kardeş misiniz? dedim şok içinde. Çünkü birbirleriyle gram alakaları yoktu.
Namjoon:
— Benle Yoon ikiziz, dedi.
Ağzımdan "Siktir!" kaçtı. Toparlamaya çalışarak:
— Yani, hiç benzemiyorsunuz, dedim. Güldüler.
En çok Namjoon'un gülüşüne odaklandım. Beni fark ettiği an bakışlarımı kaçırdım. Ardından hiçbir şey olmamış gibi sahaya yavaşça uzandım. Çok yorgun hissediyordum. Onlar da garipsemeden yanıma uzandılar.
Bir ses yükseldi:
— Kaç yaşındasın Jin? Bayağı küçük duruyorsun, dedi. Sesin sahibi Yoongi'ydi.
İlk başta ne dediğini anlamadım çünkü yanı başımda, birkaç santim ötemde Namjoon uzanıyordu. Yoongi dediğini ikinci kez tekrarlayınca cevap verdim:
— 17, dedim.
Yoongi aniden doğrularak:
— Biz de! diye yükseldi.
Gülümsedim.
— Ne güzel, dedim.
Sonra Taehyung:
— Biz buraya yeni taşındık, dedi.
Fark etmiştim, çünkü bu gamzeleri ilk defa görüyordum. Namjoon bana baktı. Onun gözlerine dalmışım... Bana ne olduğunu anlamlandıramıyordum. Garip ama çok güzel bir duyguydu.
— Fark ettim Tae, dedim. Eve gitsem iyi olur.
Namjoon bana bakarak:
— Görüşürüz. Belki bir daha karşılaşırız, dedi.
Sessizce:
— Umarım, dedim.
Ayaklanmaya başladım. Yoongi'nin uyuduğunu fark edince gülümsedim. Namjoon hâlâ beni izliyordu; bu durum beni heyecanlandırmaya başlamıştı.
Evi nasıl bulduğumu bilemeden, adeta ayaklarımı kıçımla döverek eve geldim. Çok güzel bir gündü sanırım; hayat ilk defa yaşanılabilir bir haldeydi. Koşarak odama çıktım, hemen telefonumu açtım. Tam Instagram'ın arama kısmına "Namjoon" yazacaktım ki birinin istek attığını gördüm: @kmnamujn
Profilde benim gamzelim vardı! Beş dakika önce istek atmıştı. Kullanıcı adıma ne ara baktı, nereden buldu bilmiyorum ama hızlıca onaylayıp ben de geri takip ettim. İçimi garip, kelebekli bir heyecan kapladı. Yazsa mıydım? Yok ya, garip olurdu... "Story atsaydı yanıt verirdim" diye düşündüm. Ampul gibi çalışan o dahiyane kafam hemen story atmayı akıl etti ama... Ne atacaktım?