İçeriğe geç

Beyoğlu'nun Kralı

Bölüm 9 · 4 dk okuma

Beyoğlu'nun Kralı

Bölüm 9

9. Bölüm

Beyoğlu’nun arka sokaklarında, rutubetin ve eski taş binaların ağır kokusuna karışan metalik bir kan rayihası vardı. Karanlık, üzerimize bir kefen gibi serilmişti. Sokak lambaları, sanki birileri tarafından özellikle söndürülmüş gibi, titreyerek son nefeslerini veriyordu. Yanımda olmadığını anladığım an, nefesim göğsüme bir hançer gibi saplandı. Mehmet yoktu. Az önce kolumu tutan, beni korumaya çalışan o sert el, şimdi boşluktaydı.

"Mehmet?" Sesim, dar sokakların duvarlarında yankılanıp kendi kulaklarıma bir yabancının fısıltısı gibi geri döndü. Cevap gelmedi.

Sol bileğimdeki o sızı, kalbimin atışıyla senkronize bir şekilde zonkluyordu. Gözlerimi kısıp karanlığa baktığımda, tenimin altından yayılan o garip, fosforlu parıltıyı fark ettim. İşaret... Aktifleşmişti. Sanki derimin altına bir yıldız kümesi hapsolmuştu ve damarlarımda akan kanla birleşerek bir ritüele hazırlanıyordu. Bu acı değil, saf bir güçtü. Ama bu güç, Mehmet’in beni terk ettiği gerçeğini değiştirmiyordu. Yoksa o beni terk mi etmişti, yoksa karanlığın içinde yok mu olmuştu?

Birkaç adım attım. Ayak seslerim, yağmurla ıslanmış Arnavut kaldırımlarında boğuk bir tını bırakıyordu. Derken, arkamdaki binanın ikinci katından gelen o hafif tıkırtıyı duydum. Durdum. Nefesimi tuttum. Kenan’ın o soğuk, buzdan hallice gülüşü zihnimi tırmaladı. "O, senin düşündüğün adam değil, Eylül," demişti Kenan. O an, Mehmet’in bana bakarken gözlerinde yakaladığım o karanlık, o açıklanamaz derinlik bir anlığına zihnime düştü.

Aniden, bir el ağzımı kapatıp beni binanın karanlık bir aralığına doğru savurdu. Sırtım soğuk duvara çarparken, üzerime çöken o tanıdık sandal ağacı ve barut kokusunu içime çektim. Mehmet’ti.

"Sessiz ol," diye fısıldadı kulağımın dibinde. Sesi o kadar keskindi ki, bir jilet gibi tenimi çiziyordu. "Eğer bir santim bile kımıldarsan, ikimiz de bu geceyi sağ çıkaramayız."

Gözleri, zifiri karanlıkta bile parlıyordu. Ama o bakışlarda şefkat yoktu. Avcının avına duyduğu o tehlikeli, sahip olma arzusuyla dolu merak vardı. Elini ağzımdan çektiğinde, nefesim kesik kesik çıkmaya başladı.

"Neredeydin?" diye fısıldadım, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek.

Mehmet, yüzüme yaklaştı. Burun burunaydık. Onun sıcak nefesi yüzüme çarparken, aramızdaki mesafe hem fiziksel hem de duygusal bir uçurum gibiydi. "Seni korumaya çalışıyordum, Eylül. Ama sen, elindeki o işaretle başlı başına bir mıknatıssın. Işık saçıyorsun. Karanlıkta saklanmaya çalışan herkesin dikkatini üzerine çekiyorsun."

"İşaret..." dedim, bileğimi ona doğru uzatarak. "Senin bildiğin bir şey bu. Kenan’la olan bağlantın... O kadınla konuştuğunu duydum."

Mehmet’in çenesi kasıldı. Yüzündeki o soğukkanlı maske bir an için çatladı. Eli, istemsizce belindeki silaha gitti ama hemen vazgeçti. Beni duvara daha çok yasladı. Vücudumuz birbirine o kadar yakındı ki, onun kalbinin benimkiyle aynı tempoda attığını hissedebiliyordum. Hayır, daha hızlı. Daha vahşi.

"Neyi duyduğunu sandığını bilmiyorum," dedi, sesi tehlikeli bir tonda alçalarak. "Ama şu anki tek gerçek, sana zarar vermek isteyenlerin burada olduğu. Ve ben, sadece senin hayatta kalman için buradayım."

"Doğruyu söyle," dedim, elimi göğsüne koyarak. "Beni korumak için mi buradasın, yoksa anahtarın bende olduğunu bildiğin için mi?"

Mehmet aniden gülmeye başladı. Bu, neşeden uzak, acı dolu, karanlık bir kahkahaydı. Beni kendine doğru çekti, elini ensemde hissettim. Başparmağı, şakağımda hafifçe gezindi. "Eylül, sen benim en büyük zaafımsın. Eğer seni kullanmak isteseydim, şimdiye kadar bunu çoktan yapmış olurdum. Ama ben... sana dokunmakla, seni yok etmek arasında gidip geliyorum."

Tam o sırada, sokağın girişinde iki karaltı belirdi. Kenan ve yanındaki o gizemli kadın. Kenan’ın elinde metalik bir parlama vardı. Mehmet, beni arkasına aldı. O an, aramızdaki gerilimin yerini saf bir şiddet aldı. Mehmet, belindeki silahı çıkardı ama tetiği çekmedi. Tam aksine, Kenan’ın üzerine doğru yürümeye başladı.

"Onu bırak," dedi Mehmet. Sesi, Beyoğlu’nun tüm taşlarını titretecek kadar otoriterdi.

Kenan durdu ve gülümsedi. "Sana sadık olduğunu mu sanıyorsun, Mehmet? İşaret uyandı. Artık senin kontrolünde değil. Senin oyuncağın değil, artık bir silah."

Kadın, bir adım öne çıktı. "O, senin sonun olacak, Mehmet. Tıpkı baban gibi."

Mehmet’in duraksadığını gördüm. "Baban" kelimesi, havadaki tüm elektriği dondurdu. Mehmet, bir anlığına sarsıldı. O anın boşluğundan yararlanarak bir şey yapmalıydım. Ama ne? Bileğimdeki işaret, sanki tenimi yakarak dışarı çıkmaya çalışan bir enerjiyle zonkluyordu. Mehmet’in sadakati, babasının gölgesi, Kenan’ın yalanları... Hepsi zihnimde bir düğüm oluşturuyordu.

"Eylül, git!" diye bağırdı Mehmet, tam önünde bir patlama sesi yankılanırken.

Sokağa ateş açılmıştı. Mehmet yere düştü. Ben, olduğum yerde kaldım. Elimdeki işaret, sanki bir savunma mekanizması gibi yanmaya başladı. Kenan bana doğru yürürken, içimde daha önce hiç hissetmediğim bir soğukluk yükseldi. Korku gitmişti. Onun yerine, her şeyi yakıp yıkacak bir öfke gelmişti.

Mehmet, acı içinde ayağa kalkmaya çalışırken bana baktı. Gözlerinde ilk defa korku vardı. Benim için değil, benden dolayı. Elimi ileri uzattım. Bir şeyleri kontrol edebildiğimi, havayı, ışığı, hatta Kenan’ın adımlarını bile yavaşlatabildiğimi hissettim.

"Dur," dedim. Sesim, kendi kontrolüm dışında, yankılanarak çıktı.

Kenan durdu. Mehmet, şok içinde bana bakıyordu. Karşımızdaki kadın ise hayranlıkla gülümsedi. "İşte," dedi kadın. "Güç uyanıyor."

Tam o an, sokağın başındaki binanın çatısında bir hareketlilik oldu. Bir keskin nişancı... Ve hedefi ben değildim. Hedefi Mehmet’ti.

"Mehmet, hayır!" diye çığlık attım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.