Beyoğlu’nun rutubetli, is kokulu arka sokaklarından birinde, sağanak yağmur asfaltı dövüyordu. Mehmet’in omzundan sızan kan, Eylül’ün avuçlarını yakıyordu. Genç kadın, adamın ağır gövdesini eski bir binanın kör noktasındaki çöp konteynerlerinin arasına sürükledi. Mehmet’in nefesi kesik kesik, yüzü ise ay ışığının altında solgun bir mermer heykeli andırıyordu.
"Eylül," dedi Mehmet, sesi bir hırıltı gibiydi. "Durma. Cebimdeki... cebimdeki telefonu çıkar."
Eylül, titreyen parmaklarıyla Mehmet’in kanlı deri ceketinin iç cebine daldı. Parmakları soğuk metal bir nesneye çarptı; annesinin ona bıraktığı o esrarengiz anahtar. Onu tuttuğu an, içinden ürpertici bir elektrik akımı geçti. Telefonu çıkardı ama Mehmet’in elini tuttu, gözleri adamın okyanus mavisi gözlerindeydi. O gözlerdeki çaresizlik, Eylül’ün kalbinde daha önce hiç hissetmediği bir sızı uyandırdı.
"Senin için buradayım Mehmet. Ama bana doğruyu söyle. Bu anahtar... Neden senin düşmanının elinde olması gerekiyordu?"
Mehmet acıyla yüzünü buruşturdu, dudaklarından kaçan bir inleme karanlık sokakta yankılandı. "O anahtar, Eylül... Sadece bir kapı açmıyor. O, Beyoğlu’nun tüm kirli çamaşırlarını değil, senin ailenin mezarını da açıyor."
Tam o sırada, sokağın girişinde ağır bir bot sesi duyuldu. Deri ceketli, uzun boylu, yüzünün yarısı gölgede kalan bir adam belirdi. Silahının namlusu, sokağın zayıf ışığında bir yılan gibi parlıyordu.
"Mehmet Karahan," dedi gelen adam. Sesi kadife kadar yumuşak ama bıçak kadar keskindi. "Yolun sonuna geldik. O kızı serbest bırak, belki cesedine biraz saygı gösteririm."
Eylül, Mehmet’in önünde bir kalkan gibi durdu. Korkusu, yerini açıklanamaz bir öfkeye bırakmıştı. "Kimsin sen?" diye bağırdı, sesi yağmurun gürültüsünü bastırarak.
Adam, Eylül’e doğru bir adım attı. Işık yüzüne vurduğunda, Eylül nefesinin kesildiğini hissetti. Bu adam, çocukluğunun en karanlık rüyalarında gördüğü o yabancıydı. "Ben mi?" dedi adam, dudaklarında çarpık bir gülümsemeyle. "Ben, Mehmet’in öldü sandığı tek dostuyum. Ve senin annenle olan yarım kalmış hesabını kapatmaya gelen kişiyim."
Mehmet, zorlukla doğruldu. "Ona dokunma, Kenan! Bu mesele seninle benim aramda."
Kenan kahkaha attı. "Bu mesele seninle benim aramda değil, Mehmet. Bu mesele, Eylül’ün annesinin o kasada sakladığı mirasın gerçek sahipleriyle aramızda."
Eylül şoka girmişti. Annesi... annesi bu adamla ne yapmıştı? Elindeki anahtarı daha sıkı kavradı. Anahtarın dişleri avucuna batıyor, tenini çiziyordu. Mehmet ona bakıyordu; gözlerinde bir uyarı mı, yoksa bir veda mı vardı? Mehmet aniden hamle yaptı, yaralı omzuna rağmen Kenan’ın üzerine atıldı. İkili çamurlu zeminde boğuşurken, Eylül bir anlığına donup kaldı.
Mehmet’in Kenan’a attığı yumruk, adamın dengesini bozmuştu ama Mehmet’in yarası kanamaya devam ediyordu. Eylül, Mehmet’in yere düşmek üzere olduğunu gördüğünde, bir içgüdüyle ileri fırladı. Kenan tam silahını doğrultmuşken, Eylül yerdeki paslı bir metal boruyu kapıp Kenan’ın eline tüm gücüyle vurdu. Silah yere düştü, karanlığın içine doğru kaydı.
Kenan öfkeyle Eylül’e döndü, elini kaldırdı ama Mehmet onu ensesinden yakaladı. İkili birbirine kenetlenmişken, Mehmet Eylül’e bağırdı: "Koş, Eylül! Anahtarı al ve o binaya git! 402 numara! Hemen!"
"Seni bırakamam!"
"Seni korumak için buradayım, bir yük olmak için değil! Git!"
Eylül, gözyaşları ve yağmurun birbirine karıştığı yüzüyle Mehmet’e baktı. Mehmet’in gözlerinde ilk kez bir teslimiyet gördü; ama bu bir mağlubiyet değildi. Bir fedakarlıktı. Eylül arkasını dönüp koşmaya başladığında, arkasından gelen boğuşma sesleri ve Kenan’ın soğuk, ürkütücü kahkahası sokağın rutubetli havasına karıştı.
Beyoğlu’nun labirent gibi sokaklarında koşarken, kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. 402 numara... Eski bir pasajın girişinde durdu. Nefes nefese kapıyı ittiğinde, içerisi dışarıdan daha karanlık ve soğuktu. Duvarlarda eski ilanlar, yerlerde ise toz yığınları vardı. Elindeki anahtarı çıkardı. Anahtarın üzerindeki sembol, duvardaki bir çatlağa tuhaf bir şekilde benziyordu.
Tam o sırada, arkasındaki paslı kapı ağır bir gıcırtıyla kapandı. Eylül irkilerek döndü. İçerisi tamamen karanlığa gömülmüştü. Ancak bir an sonra, uzak bir köşeden biri kibrit çaktı. Küçük alevin ışığında, karşısında oturan silueti gördü.
Bu kişi Mehmet değildi. Kenan hiç değildi. Bu kişi... Eylül’ün yıllar önce öldüğünü sandığı annesinin sesiyle konuşmaya başladı:
"Geç kaldın Eylül. Ama en azından anahtarı doğru ellerde getirdin."
Eylül’ün nefesi boğazında düğümlendi. "Anne?" diye fısıldadı, sesi odanın boşluğunda yankılandı. Ancak karşısındaki figür yavaşça ışığa doğru adım attığında, Eylül hayatının en büyük yalanıyla yüzleştiğini anladı. Karşısındaki kadın, annesinin suretiyle oynayan bir yabancıydı.
Dışarıda, sokağın ucundan gelen bir silah sesi geceyi böldü. Eylül donup kalmıştı; Mehmet’in kaderi artık bu karanlık odada, elindeki anahtarın açacağı kapının ardındaki korkunç gerçekle birleşmişti.