İçeriğe geç

Beyoğlu'nun Kralı

Bölüm 6 · 4 dk okuma

Beyoğlu'nun Kralı

Bölüm 6

6. Bölüm

Beyoğlu’nun rutubetli, is kokulu havası, odanın içine dolan barut dumanıyla birleştiğinde nefes almak imkânsız bir işkenceye dönüşüyordu. Eylül, sırtını duvara yaslamış, avuç içindeki zarfın kenarlarını tırnaklarıyla parçalayacakmış gibi sıkıyordu. Az önce gördüğü o işaret—annesinin gümüş kolyesinde taşıdığı o iç içe geçmiş yılan figürü—bir saldırganın dövmesinde hayat bulmuştu. Bu bir tesadüf olamazdı.

Odanın ortasında, Mehmet Karahan, devrilen maun masanın hemen yanında duruyordu. Gömleğinin yakası açılmış, birkaç damla kan sağ kaşından şakağına doğru süzülüyordu. Bakışları, Eylül’ün elindeki zarfa kilitlenmişti ama yüzünde bir korku yoktu; aksine, bu kaosun tam ortasında bile ürkütücü bir dinginliğe sahipti.

"Bırak onu, Eylül," dedi Mehmet. Sesi, dışarıdaki yağmurun cama vuran ritmi kadar soğuk ve otoriterdi. "O zarfın içindeki gerçekler, senin gibi zarif birinin omzunda taşıyabileceği bir yük değil."

Eylül, Mehmet’in üzerine doğru bir adım attı. Gözlerinde korku yerini saf, yakıcı bir öfkeye bırakmıştı. "Zarif mi? Benim zarif olduğumu mu sanıyorsun? Annem o işaretin olduğu bir adam tarafından mı yok edildi, Mehmet? Bana cevap ver!"

Mehmet, aralarındaki mesafeyi bir hamlede kapattı. Eylül’ün kaçmasına fırsat vermeden onu duvara yasladı; bir eli Eylül’ün başının hemen yanındaki duvara çarptığında çıkan ses, odadaki diğer her türlü gürültüyü bastırdı. Aralarındaki o zehirli çekim, odadaki barut kokusuna karıştı. Mehmet’in sıcak nefesi Eylül’ün dudaklarına değdiğinde, genç kadın irkildi ama gözlerini kaçırmadı.

"Senin ailenin geçmişi, bir peri masalı değil," dedi Mehmet, sesi bir fısıltıya dönüşerek. "Senin annen, bu şehrin yeraltına sadece bakmadı, onun kalbine dokundu. O işaret... o işaret senin sandığın kadar basit bir yas sembolü değil. O, bir cehennemin kapı anahtarı."

Eylül, Mehmet’in boğazına doğru elini uzatıp onu kendinden uzaklaştırmak istedi ancak Mehmet’in parmakları Eylül’ün bileklerini kavradı. Kavrayışı sertti, canını yakacak kadar baskındı ama aynı zamanda sahip çıkma içgüdüsü taşıyordu. Eylül, bu ikilemde savruluyordu. Mehmet, onu bu oyunun bir parçası yapmak mı istiyordu yoksa korumaya mı çalışıyordu?

"Bana yalan söylemeyi bırak!" diye bağırdı Eylül. "O saldırganlar... Mehmet, onlar buraya seni öldürmeye gelmedi. Onlar beni almaya geldi. Neden?"

Mehmet’in göz bebekleri büyüdü. "Çünkü sen, bir piyon değilsin Eylül. Sen, bu satranç tahtasında hamleyi değiştirebilecek tek şahısın. Ama şu an, seninle olan bu yakınlığım, onların planlarına dahil değil."

Tam o sırada, sokağın aşağısından gelen lastik gıcırtıları ve ağır bot sesleri, odadaki gerilimi doruk noktasına taşıdı. Mehmet, Eylül’ün bileklerini bırakmadan hızla yan pencereye doğru çekildi. Perdeleri araladığında, sokak lambasının cılız ışığında siyah takım elbiseli dört adamın binayı sardığını gördü. Hepsinin elinde susturuculu silahlar vardı.

"Şimdi dinle," dedi Mehmet, Eylül’ün çenesini parmaklarıyla kavrayıp bakışlarını kendine sabitleyerek. "Seni buradan tek başıma çıkarabilirim ama benim kurallarımla oynamak zorundasın. Bir daha asla arkana bakmayacaksın, bir daha asla 'neden' diye sormayacaksın. Sadece benimle geleceksin. Kabul ediyor musun?"

Eylül, Mehmet’in kehribar rengi gözlerinde o kadar çok karanlık görüyordu ki, bir an için kendi ruhunun bu karanlıkta kaybolacağını düşündü. Ama sonra, annesinin o kolyedeki figürünü hatırladı. İntikam, hayatta kalmaktan daha ağır basıyordu.

"Kabul ediyorum," dedi Eylül, sesi titriyordu ama kararlıydı.

Mehmet, ceketinin iç cebinden küçük, gümüş bir anahtar çıkardı ve onu Eylül’ün avucuna bastırdı. "Bu, senin geçmişine giden ilk adım. Ama unutma, Beyoğlu’nda kimse göründüğü gibi değildir. Ben de dahil."

Eylül, anahtarı sıkıca kavradı. Mehmet, odanın arka kapısını tek bir sert darbeyle açtı. Karanlık koridor, bilinmezliğe açılan bir ağız gibi onları bekliyordu. Mehmet, Eylül’ün elinden tuttu. Bu tutuş, sadece bir kaçışın başlangıcı değil, birbirlerine zincirlendikleri bir mahkumiyetin ilanıydı.

Koridora çıktıklarında, arkalarından ana giriş kapısının kilitlerinin patlama sesi duyuldu. Mehmet, Eylül’ü hızla arkasına aldı, diğer elini belindeki silaha götürdü. Karanlığın içinde yankılanan ayak sesleri, Eylül’ün kalp atışlarını ritmiyle aynı hizaya getiriyordu.

"Koş," diye emretti Mehmet.

Eylül, hayatında ilk kez, nefes almanın bile bir risk olduğu bu karanlık Beyoğlu sokaklarına doğru koşmaya başladı. Yanında, düşmanı mı yoksa tek koruyucusu mu olduğundan emin olamadığı bir adamla. Sokak lambalarının titrek ışığı altında, köşeyi döndükleri an, karşılarına çıkan uzun boylu, yüzünün yarısı gölgede kalmış bir figürle karşı karşıya geldiler.

Adam, Mehmet’i görünce hafifçe gülümsedi. "Karahan, oyunun sonuna yaklaştığını sanıyordun ama tahta yeni kuruluyor."

Mehmet, Eylül’ü korumak için önüne siper oldu. Silahını çekti, namlusu karanlık figüre dönüktü. "Eylül, durma. Çöp konteynerlerinin arkasındaki kapıya git. Sakın durma!"

Eylül bir adım geri çekildi, elindeki anahtara baktı. O an, bu anahtarın sadece bir kapıyı değil, hem Mehmet’in hem de kendi hayatının sonunu açabilecek bir kapı olduğunu anladı. Tam kaçmaya yeltenecekken, arkasından gelen silah sesi ve Mehmet’in acıyla karışık iniltisi, Beyoğlu’nun sessizliğini parçaladı.

Eylül donup kaldı. Başını yavaşça geriye çevirdiğinde, Mehmet’in dizlerinin üzerine çöktüğünü ve omzundan sızan kanın, üzerindeki beyaz gömleği hızla kızıla boyadığını gördü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.