Beyoğlu’nun damarlarında dolaşan o kadim, rutubetli nefes, İstiklal’in arka sokaklarına sızan neon ışıklarının solgunluğuyla birleşiyordu. Gece, sadece bir zaman dilimi değil; Mehmet Karahan’ın krallığında, sınırları kanla çizilmiş bir hukuktu. Eylül, elinde tuttuğu o kağıda bakarken, parmaklarının titremesini durduramıyordu. Kendi ölüm belgesi. Kağıdın üzerindeki mühür, yıllardır içinde yaşadığı sahte güvenin son kalesiydi. Karşısında, deri koltuğuna gömülmüş, elindeki viski bardağının kehribar rengi sıvısını yavaşça döndüren Mehmet, sanki dünyanın en sıradan şeyinden bahsediyormuş gibi sessizdi.
Odanın havası ağır, tütün ve pahalı bir parfümün karışımıyla boğucuydu. Duvarlardaki koyu renkli tablolar, loş ışıkta sanki Eylül’ü izleyen gözlere dönüşüyordu. Mehmet’in keskin hatlı yüzü, ışığın gölgesiyle ikiye bölünmüş gibiydi. Bakışları, bir yırtıcının avını köşeye sıkıştırdığı o donuk ama delici odaklanmışlıkla Eylül’ün üzerindeydi.
"Okudun," dedi Mehmet. Sesi, kadife bir bıçak kadar pürüzsüz ama bir o kadar da kesiciydi.
Eylül, kağıdı buruşturmamak için büyük çaba sarf ederek masanın üzerine bıraktı. "Bu bir hata, Mehmet. Ya da hastalıklı bir şaka. Ben buradayım. Nefes alıyorum. Bu imza... bu mühür... nasıl olabilir?"
Mehmet oturduğu yerden kalktı. Hareketleri bir vahşi kedinin esnekliğindeydi; ağır, sessiz ve tehditkar. Eylül’ün yanına kadar geldiğinde, aralarındaki mesafe o kadar azalmıştı ki, Mehmet’in vücudunun yaydığı o yakıcı sıcaklığı ve etrafını saran otoriteyi iliklerine kadar hissetti. Mehmet elini uzatıp, Eylül’ün çenesini nazikçe kavradı. Parmak uçları, Eylül’ün soğumuş teninde bir sızı bıraktı.
"Eylül," dedi fısıltıyla, yüzü yüzüne o kadar yakındı ki, her kelimesi bir vaat gibiydi. "Bazı insanlar dünyaya bir kez gelir. Bazıları ise... küllerinden doğar. O belge, senin varlığının değil, senin geçmişinin gömüldüğü yerdir. Ben, senin o mezarını ellerimle kazdım. Seni oradan çıkaran da bendim."
Eylül, Mehmet’in gözlerine baktığında, orada hiçbir şefkat kırıntısı göremedi. Sadece mutlak bir mülkiyet duygusu vardı. Demir’in neden döndüğünü anlamaya başlamıştı; bu bir tesadüf değildi. Bu, Mehmet’in yıllardır özenle kurduğu satranç tahtasında bir taşın yerinden oynamasıydı.
"Sen kimsin?" diye sordu Eylül, sesi çatallı çıkarak. "Sadece bir iş adamı değilsin. Beyoğlu’nun yer altı dünyasını parmağında oynatan bir kuklacısın ama beni bu kadar kolay yönetebileceğini mi sandın?"
Mehmet, Eylül’ün çenesini bırakıp elini hafifçe saçlarına daldırdı. "Yönetmek mi? Hayır, güzelim. Ben seni koruyorum. O belge, senin dünyadaki tek garantin. Eğer o kağıttaki isimle var olmaya devam etseydin, bugün burada değil, herhangi bir isimsiz mezarlıkta çürüyor olurdun. Demir’in geri dönüşü... ah, işte o, planları biraz değiştirdi."
Odanın dışından, Beyoğlu’nun o meşhur uğultusu geliyordu. Uzaktan gelen bir klarnet sesi, gecenin hüznünü bir ağıt gibi sokağa serpiştiriyordu. Mehmet, Eylül’ü kolundan nazikçe ama kararlı bir şekilde kendine çekti. Eylül, Mehmet’in göğsüne çarptığında, aralarındaki çekim odadaki tüm havayı tüketmişti. Bu tehlikeli bir dansın başlangıcıydı. Mehmet’in elini Eylül’ün beline yerleştirmesi, bir teslimiyet çağrısı değil, bir hüküm ilanıydı.
"Demir bir şeyi arıyor," diye devam etti Mehmet, Eylül’ün kulağına eğilerek. "Ve o şeyi bulduğunda, senin kim olduğunu herkes öğrenecek. Ama unutma, Eylül; bu krallıkta, kralın izni olmadan hiç kimse ölmez. Hatta sen bile."
Eylül, Mehmet’in göğsüne yaslanmışken, adamın kalbinin ritmini duyabiliyordu. Hiç hızlanmamıştı. Sanki bir makine gibi, soğukkanlı ve düzenli. Bu, Eylül’ü daha da dehşete düşürdü. Mehmet sadece bir adam değildi; o, Beyoğlu’nun ruhuna işlemiş bir karanlıktı.
"Peki ya ben?" diye fısıldadı Eylül. "Benim hatıralarım? Sen onları da mı yazdın, sen mi sildin?"
Mehmet başını geriye atıp kısa, buz gibi bir kahkaha attı. "Hatıralar, zayıf insanların sığındığı limanlardır, Eylül. Sen limanını kaybettin. Artık okyanustasın ve kaptan benim."
Mehmet, odanın diğer ucundaki ağır meşe kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açtığında, dışarıdaki koridorun loş ışığı içeri doldu. "Bu gece burada kalıyorsun. Dışarısı senin için güvenli değil. Demir, bu gece senin kapına dayanacak kadar sabırsız. Eğer o gelirse, ona ne söyleyeceğini biliyorsun. Kendi ölümünü inkâr etmeyeceksin, Eylül. Onu kucaklayacaksın."
Kapı kapanmadan önce, Mehmet bir anlığına durdu ve arkasına bakmadan konuştu. "Bir şey daha. O belgenin arkasındaki mührü dikkatli incele. O imza bana ait değil."
Kapı ağır bir gıcırtıyla kapandı. Eylül, odada tek başına kalmıştı. Kalbi, Mehmet’in aksine, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Titreyen elleriyle masanın üzerindeki o ölüm belgesini tekrar eline aldı. Işığa tuttu. Mührün altında, sadece çok yakından bakıldığında görülebilen, kazınmış küçük bir isim yazılıydı.
Eylül’ün nefesi boğazında düğümlendi. İsim, kendi soyadıydı ama altında, yıllardır unutmaya zorlandığı bir başka ismin, Demir’in el yazısıyla atılmış gibi duran o imza vardı. Aniden, dışarıdan gelen bir cam kırılma sesi ve ardından koridorda yankılanan ağır bot sesleri, sessizliği bir bıçak gibi kesti. Birisi kapıya vurdu. Çok sert, çok tanıdık.
Eylül, masanın çekmecesini hızla açtı ve orada Mehmet’in unuttuğu, namlusu buz gibi soğuk olan o küçük gümüş tabancayı kavradı. Kapı kolu aşağı doğru dönmeye başladığında, Eylül artık kim olduğunu biliyordu.