İstanbul, sisin ve ihanetin şehriydi. Ama Beyoğlu, Mehmet Karahan’ın krallığında bambaşka bir ruha bürünürdü. Gece yarısını çoktan geçmişti; İstiklal Caddesi’nin o uğultulu, kalabalık ruhu yerini metalik bir soğuğa ve rutubet kokan dar sokaklara bırakmıştı. Mehmet’in siyah, kurşun geçirmez Mercedes’i, Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda bir yırtıcı gibi süzülürken, içerdeki sessizlik bir bıçak ağzı kadar keskindi.
Eylül, camın soğuk yüzeyine alnını yaslamış, dışarıdaki puslu siluetleri izliyordu. Hafızasındaki boşluklar, zihninin derinliklerinde bir yerlerde sanki kanayan bir yaraydı. Hatırlayamadığı her an, sanki birinin onu karanlığa itişi gibiydi. Yanında oturan adam ise bu karanlığın ta kendisiydi. Mehmet Karahan, sadece bir isim değildi; o, İstanbul’un yeraltı dünyasının yazılmamış kanunuydu. Koyu gri takım elbisesinin içinde, bir heykeltıraşın elinden çıkmış kadar kusursuz ama bir o kadar da buz gibi bir ifadesi vardı.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Eylül, sesi titriyordu. Gözlerini Mehmet’in sert yüzüne çevirdiğinde, adamın koyu kahverengi gözlerinin içinde yanan o tuhaf, sahiplenici ateşi gördü.
Mehmet, bakışlarını yoldan ayırmadan hafifçe gülümsedi. Bu, güven veren bir gülümseme değildi; bu, bir avcının avına sunduğu son merhamet gösterisiydi. "Evine, Eylül. Benim evime. Ait olman gereken yere."
Araba, yüksek duvarların ardında saklı, devasa bir malikanenin önünde durdu. Burası, tarihin tozlu sayfalarından fırlamış, içine giren her ruhu yutmaya yeminli bir kale gibiydi. Kapılar açıldığında, Eylül kendini bir şatonun soğukluğunda değil, sanki bir yılanın yuvasında hissetti. İçerisi ağır bir tütün ve eski kitap kokuyordu. Yüksek tavanlar, kristal avizelerin loş ışığında devasa gölgeler oluşturuyor, mobilyaların her biri sanki geçmişin tanıklarıymış gibi sessizce duruyordu.
"Korkma," dedi Mehmet, Eylül’ün arkasından usulca yaklaşıp fısıldadığında. Nefesi Eylül’ün ensesinde gezindi, tüylerinin diken diken olmasına neden oldu. Mehmet’in parmakları, Eylül’ün omuzlarına bir pranga gibi yerleşti. "Burası senin kilitli kapılarını açacak tek yer."
Eylül geri çekilmeye çalıştı ama Mehmet ona izin vermedi. Onu daha da kendine çekerek, aralarındaki mesafeyi bir nefeslik kıldı. "Kimim ben Mehmet? Gerçekten kimim?"
Mehmet, Eylül’ü yavaşça çevirip gözlerinin içine baktı. Bakışları, kadının tüm savunmasını delecek kadar derindi. "Sen, unutulması gereken bir günahın en güzel parçasısın. Ama ben o günahı seviyorum, Eylül. Ve neyi seversem, onu kendi ellerimle saklarım."
O sırada, çalışma odasının loş köşesinde duran antika masanın üzerindeki kırmızı ışık yanıp söndü. Mehmet, Eylül’ü orada bırakıp ağır adımlarla masaya doğru ilerledi. Bir dosyayı açtı. Dosyanın içinden çıkan tek bir fotoğraf vardı. Fotoğrafı gördüğünde Mehmet’in yüzündeki o çarpık gülümseme dondu, yerini saf, katıksız bir öfkeye bıraktı. Fotoğraftaki kişi, Eylül’ün çocukluk anılarında bir hayalet gibi beliren, yüzü bulanık ama varlığı keskin o adamdı: Demir.
Mehmet, dişlerini sıkarak fotoğrafı elinde buruşturdu. Demek geliyordu. Geçmiş, bir hortlak gibi Beyoğlu’nun sisli sokaklarından içeri sızmaya başlamıştı. Mehmet, Eylül’ün ona verdiği gizli anahtarı hatırladı. O anahtar, sadece bir kapıyı değil, İstanbul’un dengesini de açacaktı. Ve eğer Demir, Eylül’e dokunmaya kalkarsa, Beyoğlu kanla yıkanacaktı.
Mehmet, Eylül’e dönüp, "Geçmişin seni bulmaya geldi," dedi, sesi zehir gibi soğuktu. "Ama seni benden almasına izin vermeyeceğim. Çünkü artık sadece benimsin."
Eylül, odanın içinde bir kafese kapatılmış bir kuş gibi tedirgindi. Mehmet’in elindeki buruşturulmuş kağıda bakmaya çalıştı ama adam onu gövdesiyle engelledi. Tam o sırada, malikanenin dış kapısı büyük bir gürültüyle sarsıldı. Birileri zorla içeri girmeye çalışıyordu. Mehmet’in korumalarının telsizlerinden gelen cızırtılı sesler, malikanenin huzurunu paramparça etti.
"O geldi," diye mırıldandı Mehmet, gözleri bir katile dönüşürken.
Eylül, duyduğu ismin ağırlığıyla olduğu yere çakıldı. "Kim?"
Mehmet, belindeki silahı yavaşça çekip masanın üzerine bıraktı. Bakışları, Eylül’ün ruhunu lime lime edecek kadar yoğun ve tehditkardı. "Cevaplarını aradığın o adam. Senin tek gerçeğin."
Tam o sırada, salonun devasa ahşap kapısı, sanki bir patlama olmuş gibi içeri doğru uçtu. Dumanların arasından, uzun boylu, gri paltolu, yüzünde tanıdık bir yara izi olan bir adam belirdi. Eylül’ün zihninde bir şimşek çaktı. Görüntüler birbiri ardına zihnine hücum etti: Yanan bir ev, çığlıklar, bir elin ona verdiği küçük, gümüş bir kolye...
Adam içeri adımını attı, gözlerini doğrudan Mehmet’in gözlerine dikti. "Kralın öldüğü gün, tacı kime kalır bilmem," dedi yabancı, sesi bir mezar taşının soğukluğundaydı. "Ama bugün, emanetimi almaya geldim."
Mehmet, elindeki silahı yavaşça kaldırıp yabancının alnına dayadı. Eylül, arada kalmıştı; bir yanda hayatını zindana çeviren ama ona tutkuyla bağlı Mehmet, diğer yanda hafızasının en karanlık köşesinde saklı, adını bile unuttuğu bir yabancı.
"Emanetin," dedi Mehmet, parmağını tetiğe koyarak. "Artık sadece benim dünyamda yaşıyor. Ve onu alabilmen için önce beni öldürmen gerekecek."
Yabancı, Eylül’e doğru bir adım attı ve elini ona uzattı. "Eylül, gel. Kim olduğunu hatırlamanın vakti geldi."
Eylül’ün nefesi kesildi. Mehmet’in silahının horozunun çekilme sesi, odadaki tüm sessizliği öldürdü. Ve tam o anda, dışarıdan gelen ikinci bir patlama, malikanenin camlarını tuzla buz etti. Karanlık, artık sadece kapıların arkasında değil, odanın tam ortasındaydı. Mehmet, Eylül’ü kendine doğru savurup arkasına aldığında, namlunun ucundaki yabancı gülümsedi. "Çok geç, Karahan. Dışarıdaki ordu, senin krallığını yıkmak için bekliyor."