Sesi, Beyoğlu’nun tüm taşlarını titretecek kadar gür ve ödün vermez bir otoriteyle yankılandı. Kenan durdu. Yanındaki o gizemli kadın, gölgelerin içinde bir yılan gibi kıvrılarak bir adım geride kaldı, gözleri ise benim üzerimdeki o parıltıyı arıyordu. Mehmet’in sırtı, adeta bir kalkan gibi önümde gerilmişti. O an, bu adamın neden İstanbul’un yeraltı dünyasında "Kral" olarak anıldığını anladım. Bir duruşu vardı; etrafındaki havayı bile kendi iradesiyle büken, meydan okuyan bir duruş.
"Ona dokunmaya cüret edemezsin, Mehmet," dedi Kenan, sesinde buz gibi bir alaycılıkla. "Kızın içindeki o ışık, senin ellerinde sönüp gidecek. Sen bir yok edicisin. O ise bir sanat eseri. Bir piyano tuşuna dokunur gibi narin, senin o kanlı ellerinin arasında nasıl eriyeceğini düşünmüyor musun?"
Mehmet’in omuzlarının gerildiğini gördüm. Bir an için nefesini tuttu, sanki Kenan’ın sözleri göğsüne saplanmış bir hançerdi. Ama tepki vermedi. Aksine, bir avcı dinginliğiyle, adımlarını ağırlaştırarak aralarındaki mesafeyi kapattı. "Benim ellerimden dökülen her damla kan, onun bir gün daha gün ışığını görebilmesi için akıtıldı," dedi Mehmet. Sesi bu kez daha alçak, daha tehlikeliydi. "Senin kirli hırsların, onun masumiyetine gölge bile düşüremez. Git buradan, Kenan. Yoksa bu sokağı senin son durağın yaparım."
Kenan bir kahkaha attı ancak gözlerinde o gülüşü destekleyen hiçbir ışık yoktu. "Zamanı doluyor, Mehmet. İşaret uyandı. Artık hiçbirimiz onu koruyamayız. O, ait olduğu yere dönmek zorunda."
Kenan ve kadın, sanki hiç var olmamışlar gibi sisli sokağın derinliklerinde kaybolup gittiler. Sessizlik geri geldiğinde, kulaklarımda sadece kendi hızlı kalp atışlarımı duyabiliyordum. Mehmet yavaşça döndü. Yüzü, sokak lambasının zayıf ışığı altında keskin çizgilerle bölünmüştü. Gözleri, sanki biraz önce yaşananları değil de, yıllardır içinde taşıdığı bir ağırlığı tartıyordu.
Yanına yaklaştım, aramızdaki o görünmez bariyeri geçme cesaretini kendimde buldum. Elimi, hafifçe titreyerek koluna koydum. Kumaşın altındaki o sert, taş gibi kasılmış kasları hissettim. "Dönmek zorunda olduğu yer neresi?" diye sordum, sesim bir fısıltıdan halliceydi. "Benim hakkımda ne biliyorsun, Mehmet? Babamın borcu... Bu sadece bir oyun muydu?"
Mehmet bakışlarını benden kaçırdı, başını hafifçe yana çevirerek Beyoğlu’nun o meşhur, yağmurla yıkanmış gri gökyüzüne baktı. "Oyun kelimesi buradaki her şeyi tanımlamak için fazla hafif kalır, Eylül. Burada her şey bir bedel, her şey bir takas. Ama sen... sen hiçbir zaman bir takas maddesi olmadın."
"O zaman neden? Neden beni o evden aldın? Neden sürekli hayatımın her köşesindesin?"
Mehmet aniden bana döndü. Bakışlarındaki o sertlik bir anlığına yerini derin, kelimelere dökülemeyecek bir hüzne bıraktı. Elini uzattı, parmak uçları yanaklarıma dokunmadan hemen önce durdu. Havada asılı kalan o temas isteği, aramızdaki gerilimi zirveye taşıdı.
"Çünkü," dedi, sesi boğuklaşarak. "Yedi yaşındayken seni o karanlık arabanın içinden çekip çıkardığımda, avuçlarımda sadece senin korkunu değil, kendi sonumu da tuttuğumu biliyordum. Seni o gün kaybetseydim, bugün bu şehirde hüküm süren adam olmazdım. Ben sadece senin için, senin varlığının etrafına ördüğüm bir kalede yaşadım, Eylül. Babana olan borcun hikayesi sadece sana ulaşabilmemin, seni o güvenli yuvandan, piyanonun başından çıkarıp kendi dünyama alabilmemin tek yoluydu."
Sözleri zihnime bir çekiç gibi indi. Yedi yaşım... O unutulmuş, sisli hatıralar zihnimin derinliklerinde bir yerlerde sarsılmaya başladı. O gün, kaçırıldığım gece... Bir el vardı, beni tutan, güven veren. Sonra her şey kararmıştı. O el... Mehmet’in eliydi.
"Sen..." dedim, nefesim kesilerek. "O gün oradaydın."
"Ben hep oradaydım," dedi Mehmet, sesi artık sadece ikimizin duyabileceği bir yakınlıktaydı. "Yıllar boyunca seni izledim. Piyano konserlerini, okuldan çıkışını, o hayat dolu gülüşünü... Seni karanlığımdan korumak için kendimi daha da karanlığa gömdüm. Ama artık saklanacak yer kalmadı. O işaret... Onu uyandırdın. Artık seni kimse benden çalamaz, ama seni benden kurtarmak için de kimse gelmeyecek."
Beni kendine biraz daha çekti. Kalbi, göğüs kafesinin içinde bir kuş gibi çırpınıyordu; bu, onun gibi bir adam için oldukça savunmasız bir görüntüydü. Elini ensemden çekip, yüzümü avuçlarının arasına aldı. Parmakları tenimde bir sıcaklık dalgası yarattı, tüylerim ürperdi.
"Eylül," dedi, sesi bir yalvarışla emir arasında gidip geliyordu. "Bana güvenmeni beklemiyorum. Hatta benden nefret etmen daha güvenli. Ama bil ki, şu an bu dünyada, seni kendi canından daha çok önemseyen tek kişi benim. Eğer bu gece biterse, eğer bir şekilde sağ kalırsak, her şeyi anlatacağım. Ama şimdi... sadece arkanda durmama izin ver."
Tam o anda, sokağın sonunda bir motorun gürültüsü duyuldu. Arkasından gelen silah sesi, gecenin sessizliğini bir cam kırığı gibi parçaladı. Mehmet, refleksle beni yere savurdu ve üzerime kapandı. Vücudu, üzerimdeki ağırlığıyla bir siper oluştururken, kulağımın dibinde o tanıdık sesi tekrar duydum: "Kıpırdama."
Karanlığın içinden gelen gölgeler, üzerimize doğru bir dalga gibi yayılıyordu. Mehmet belindeki silahı çıkardı, emniyetini açarken bana son bir kez baktı. Gözlerinde, ilk kez gördüğüm bir şey vardı: Korku. Benim için duyduğu saf, katıksız bir korku.
"Mehmet," dedim, elimi paltosunun yakasına dolayarak. "Eğer buraya aitsem, karanlığına çekilmekten korkmuyorum."
Gülümsedi, ama bu gülüş hüzünlüydü. Tam o sırada, sokağın köşesinden yansıyan parlak ışıklar bizi kör etti. Kenan’ın adamları sokağın iki ucunu da tutmuştu. Kaçacak yer yoktu. Mehmet ayağa kalktı, beni korumak için bir adım öne çıktı ve tam o an, işaretin olduğu bileğimdeki parıltı, sokağı bir fener gibi aydınlatacak kadar şiddetli bir şekilde patladı.
Kenan’ın sesi karanlıktan yükseldi, zafer dolu bir tınıyla: "İşte başladı. Kralın sonu, kraliçenin yükselişi."
Mehmet silahını doğrulttu ama namlunun ucundan çıkan şey bir mermi değil, havayı sarsan bir uğultuydu. Her şey bir an için dondu. Zaman durmuştu sanki. Mehmet’in gözleri şaşkınlıkla açıldı, bana baktı. Gözlerindeki o açıklanamaz derinlikte, ilk defa bir şeyin değiştiğini, artık kontrolün ne bende ne de onda olduğunu anladım.
"Eylül," dedi, sesi titreyerek. "Neler olacağını bilmiyordum."
Karanlığın içinden bir el uzandı, ama bu Kenan’ın eli değildi. Çok daha eski, çok daha soğuk bir şeydi. Tam o anda, Mehmet’in sırtına saplanan bir elin gölgesini duvarda gördüm. Mehmet acıyla sarsıldı, dizlerinin üzerine çöktü.
"Hayır!" diye bağırdım, sesim Beyoğlu’nun gri taş duvarlarında yankılanırken. Mehmet yere yığılırken, bileğimdeki o işaret, artık sadece parlamıyor, derimi yakarak dışarıya sızmaya başlıyordu. Gözlerimi kapattım ve tek bir şey diledim: Mehmet’in kalbi hala atıyor olsun.