Beyoğlu’nun arka sokaklarında yağmur, sadece kaldırımları yıkamakla kalmıyor, şehrin tüm günahlarını kanalizasyonlara süpürüyordu. Pera’nın ara sokaklarındaki o köhne ama gösterişli binanın üçüncü katında, piyano tuşlarının sesi, dışarıdaki sağanak yağmurun ritmiyle birbirine karışıyordu. Eylül Demirci, gözlerini kapattı. Chopin’in *Nocturne*’ü, parmaklarının altında adeta ağlıyordu.
İçindeki huzursuzluk, son günlerde bir ur gibi büyümüştü. Babasının sürekli değişen ruh hali, evin içine sinen rutubetli bir korku ve posta kutusuna bırakılan, üzerinde hiçbir isim yazmayan o siyah zarflar... Eylül, notaların arasına sığınarak bu dünyadan kaçabiliyordu. Ancak piyanonun tellerindeki her titreşim, sanki biri tarafından izlendiğini fısıldıyordu.
Aşağıda, sokak lambasının cılız ışığında duran siyah Mercedes, saatlerdir oradaydı. Arabanın içinde oturan Mehmet Karahan, parmaklarını direksiyonun üzerinde ritmik bir şekilde gezdiriyordu. Gözleri, üçüncü katın penceresindeydi. Eylül’ün piyano çalarken silüeti perdeye yansıyordu. Mehmet, içindeki o zehirli tatmini bastırmak için sigarasından derin bir nefes çekti. Onu yıllar önce o cehennemden çekip çıkarmıştı; o zaman sadece bir çocuktu, korkmuş ve titreyen bir kuş. Şimdi ise, kendi elleriyle büyüttüğü bu nadide çiçeğin, tüm güzelliğiyle kendi bahçesine düşmesini izliyordu.
“Neden bu kadar bekledin, efendim?” dedi şoförü Selim, dikiz aynasından Mehmet’in ifadesiz yüzüne bakmaya cesaret ederek.
Mehmet cevap vermedi. Eylül’ün babası Demir Bey’in borcu, sadece basit bir finansal manevraydı. Asıl mesele, Eylül’ün ruhundaki o boşluktu. Babası kumar masalarında ömrünü tüketirken, kızının hayallerini de teminat olarak göstermişti. Mehmet, bir kurşun sıkarak işi bitirebilirdi ama bu, onun stili değildi. O, insanların hayatlarını ilmek ilmek dokuyarak ele geçirmeyi severdi.
Yukarıda Eylül, aniden piyano çalmayı bıraktı. Omuzlarının üzerinde hissettiği o ağır baskı, bir yırtıcının varlığı gibiydi. Ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Perdeleri araladığında aşağıda gördüğü siyah Mercedes ve içindeki adam, kalbinin ritmini değiştirdi. Yüzünü seçemiyordu ama o gözlerin üzerinde olduğunu hissedebiliyordu. Sanki birisi, onun hayatının tüm iplerini elinde tutuyordu ve o ipleri yavaşça çekiyordu.
Eylül aşağı indi, sokak kapısını açtı. Yağmur tenini ısırırken, o arabaya doğru birkaç adım attı. Korkuyordu ama içindeki merak, korkusunun önüne geçmişti. Mehmet, arabanın kapısını ağır bir hareketle açtı ve dışarı çıktı. Üzerinde, gecenin rengiyle bütünleşmiş siyah bir palto vardı. Uzun boyu, Beyoğlu’nun dar sokaklarını adeta kapatıyordu.
“Neden beni izliyorsun?” diye sordu Eylül, sesi rüzgarda kaybolmasın diye yükselterek.
Mehmet, ona doğru yavaş adımlarla ilerledi. Gözlerindeki o soğuk, buz mavisi parıltı, Eylül’ün dizlerinin titremesine neden oldu. Mehmet, aralarındaki mesafeyi bir santim bile boşluk kalmayacak şekilde kapattı. Eylül’ün burnuna dolan o ağır, sedir ağacı ve tütün kokusu, genç kızın zihninde tuhaf, tanıdık bir sızıya yol açtı.
“İzlemek mi?” dedi Mehmet, sesi derin ve pürüzlüydü. “Ben sadece bana ait olanı, değerini bilip bilmediğini kontrol ediyorum Eylül.”
Eylül geri çekilmeye çalıştı ama Mehmet’in elinin kolunu nazikçe ama sıkıca tutmasıyla olduğu yere çivilendi. Mehmet, başını hafifçe eğerek Eylül’ün kulağına yaklaştı.
“Baban, bu ayki borcunu ödeyemediğini söyledi. Konservatuvar ücretlerini ödeyemeyecek kadar batmış durumda. Ama endişelenme, ben ödedim. Her şeyi.”
Eylül’ün gözleri irileşti. “Sen... sen kimsin? Neden bunu yapasın ki?”
Mehmet, elini Eylül’ün yanağına koydu. Parmak uçları, tenini bir ateş gibi yaktı. “Senin hafızan, en büyük düşmanın, Eylül. Yedi yaşındayken seni o bodrum katından çıkardığımda, bana bir söz vermiştin. Hatırlamıyor musun? Sadece piyanoyu değil, hayatını da bana borçlusun.”
Eylül’ün beyninde bir şimşek çaktı. O bodrum katı... Çocukken gördüğü o karabasanlar, elleri kan içinde kalan o adam... Her şey yavaş yavaş yerine oturuyordu. Ama nasıl olurdu?
“Bu imkansız,” diye fısıldadı Eylül, sesi bir titremeyle kırıldı.
Mehmet gülümsedi ama bu gülümseme yüzünde değil, sadece gözlerinde vardı. Soğuk ve ürkütücü. “İmkansız olan şey, benim senin hayatından çıkmamdır. Şimdi, ya babanı o kumarhanenin dehlizlerine gömmemi izleyeceksin ya da benimle o arabaya bineceksin. Seçim senin, küçük kuş.”
Eylül, etrafındaki yağmura ve Mehmet’in eline baktı. Pera’nın sokaklarında hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Mehmet, arabanın arka kapısını açarak beklemeye başladı. Eylül, hayatının geri kalanının bu andan itibaren sonsuza dek değişeceğini biliyordu. İçinde bir yerlerde, bu adamın kendisine zarar vermeyeceğine dair aptalca bir güven duyuyordu, ama bu güvenin bir bedeli olduğunu da biliyordu.
Eylül bir adım attı ve tam o sırada Mehmet’in telefonuna bir mesaj düştü. Ekranın ışığı, ikisinin yüzünü kısa bir an aydınlattı. Mesajda tek bir cümle yazıyordu: *Eylül’ün geçmişindeki o isim, bulundu.*
Mehmet, mesajı okuduktan sonra Eylül’e döndü ve kapıyı tutan elini sıkılaştırdı.