3: KARAKTERDEN ÇALMAK VE İTAAT KURTLARI
Uğruna yüz yıl yaşamak istediğin şeylerden vazgeçersen yüz yıl yaşayabilirsin.
10.09.2016
Leyla Alara Aktaş
Derin derin nefes al ve ver. Sakinleş ve her zaman sahip olduğun profesyonelliğini takın. İçinde olduğum tüm deli saçması durumları göz önüne alırsam bu zor olmamalı.
Ağh! Çığlık atmak istiyorum! Çünkü çok gerginim. Bu kadar gergin ve tedirgin olacağım bir işe neden kendimi soktum? Kendimi kandırmamın anlamı mı var? Heyecanlıyım işte! Tedirginlik ve gerginliği ezip geçen bir heyecanım var.
Nefes al. Üç saniye tut. Nefes ver. Üç saniye dur. Bu iki hayati eylemi sakinleşene kadar devam ettir.
Üstümde bayağı bol duran pantolonun belini, ceketin altındaki siyah gömleği kırıştırmayacağı şekilde ayarladım. Daha çok çekiştiriyordum ve titreyen ellerim sinirimi daha da bozdu.
Oldukça iyi bir vücuda sahibim, bu vücuda sahip olmak zorundayım. Evet, saçlarım da mükemmel. Yeterince gür, dökülmesi veya açılması yok. Yüzüm kusursuz. Kimse benim açıklarımı göremez ya da beni gafil avlayamaz.
Lanet olsun. Avuç içlerimi lavabonun mermer tezgahına vurdum. Gözlerimi kapattım, burnumdan nefes aldım ve ağzımdan verdim. Rol yapma, gerçeğin olarak gör.
Lanet olsun! Bu işe girmek zorunda mıydım? Ulukanları herkes bilirdi. Onlara bulaşılmaması gerektiğini herkes bilirdi. Onlar tehlikeliydi. Hem de öyle böyle değillerdi, bu insanlar aklı olanın bulaşmaması gerektiği kişilerdi.
Gömleğimin kırışmayacağı vardıysa bile artık kırıştı. Üstelik çekiştirdiğim için daha da kötü oldu.
Panikliyorum. Sakinleşemezsem daha da kötü olacağım. Bir dal sigaraya ihtiyacım var. Burada yaksam ne olurdu? Beni de yakarlardı. Hemen solumdaki ‘sigara yasak’ işaretine öfkeyle baktım. Ben neredeyim? Ulukan Mimarlık’ın lavabosunda. Neden? İş görüşmesi için. Üstelik bu projeyi almamı benden isteyen Tibet Ateş Ulukan’ın ta kendisiydi.
Gözlerimi kapattım, küfürler ettim. Ona da lanet olsun. Şirket içi temizliğim daha yeni yeni bitmişti. Şimdi bu projeyi aldığım için ipleri daha sıkı tutmalı, dışarıdan gelebilecek ajanlara karşı tüm projelerimizi koruma altına almalıydım. Neden kabul ettim ki? Ulukanlara çalışmaya başladığım duyulduğu an tüm gözler bize dönecek, bizi sorgulayacaklardı.
Hayır demek gibi bir seçeneğim mi vardı?
Sarı ceketimi önü açık halde bırakıp aynanın önünde kendimi inceledim, oldukça güzel olmuştum. İki ay önce bakıra boyattığım, rengine bayıldığım için düzenli olarak kuaförde dip boyası yaptırdığım bakımlı saçlarımı hafif bukleli hale getirmiş, makyajımda gözlerime ağırlık vermiş ama hafif ten rengi tonlar uygulamıştım. Dudak koruyucu sürüp geçmiştim. Düğüne ya da özel bir davete katılmıyordum. Kesinlikle güzel ve hazırdım.
Belki de haddinden fazla güzel, bakımlı, abartılı olursam tipimden hoşlanmazlardı da işi vermekten vazgeçerlerdi.
Başımı eğdim. Siyah mermeri inceledim. Derin nefesler aldım. Öyle ya da böyle bir şekilde sakinleşmem gerekiyordu. Saati kontrol ettim, sakinleşmeye vaktim kalmadığını gördüm. Doğruldum. En azından duygularımı saklamalıydım.
Lavabodan çıkıp hızlı ve kendimden emin adımlarla görüşmenin yapılacağı toplantı odasına geçtim. Hızımı kesmeden, çevreme bakmadan odaya dalmayı tercih ettim yoksa kaçardım. Kaçmama ihtimalim çok düşüktü. Hem ağır ağır salınıp hem de etrafa bakarken çıkış kapısına yönelmeme ihtimalim yoktu.
Toplantının burada yapılmasının sebebi Kenan Yıldırım’ın ısrarıydı. Diğer neden de benim gözümde torpilli aile dostunun ofisine yapılacak göstermelik ziyaret içindi. Göz devirmeden edemedim. Bu tip insanları anlamak zordu. Gerçi şöyle bir baktığımda anlıyordum ki onları anlamak zorunda da değildim. İş işti. Doğru ve etik olanı yapacaktım. Aksi şu anki durumumda mümkün değildi.
Dünyaca ünlü Ulukanlarla çalışıyormuşum gibi değil sıradan bir inşaat şirketiyle çalışıyormuşum gibi davranacaktım. Hatta sadece Tibet’le.
Sen Leyla Alara Aktaş’sın.
Ağır, ceviz rengindeki kapıyı gerekenden daha fazla güç uygulayarak ittim. Kapı arkasındaki duvara oldukça yüksek bir ses çıkartarak çarptı. Bir anlık duracak gibi oldum. Kapanmaya an kollayan mantığımı önüme aldım. Beni karşılayan ferah odayı hızlıca inceledim. Sonuçta bu oda, eğer anlaşma imzalanırsa birlikte çalışacağım Tibet Ateş Ulukan’ın o çok övülen yeteneklerinin bir ürünüydü.
Çok övülüyordu! O kadar çok övülüyordu ki hikayesi bile etkileyiciydi: babası yüzünden zorla mimar olan Tibet Ulukan’ın bu zamana kadar imzası olan proje sayısı sıfırdı. Sıfır. Bu odayı tasarladıysa proje sayısı bir olurdu.
Odasını kime yaptırdığı, işin ne kadarına karıştığı umurumda değildi. Tibet Ulukan benim fikirlerimle hayatını belirleyecekse gerçekten çok zor durumda olmalıydı. Bu projede bana gelinmesi bile saçmalıktı. Adamın elinin altında ünü dünyaya yayılmış bir mimarlık ofisi vardı. Altında yüze yakın mimar çalışıyordu. İçlerinde olan, projelerini bildikleri bir mimarla anlaşmak yerine bana gelmelerinin mantıklı bir açıklaması yoktu.
İçeri adımlarken gördüğüm manzara durmamı sağladı. Böyle bir manzarayı hareket ederken, üstünkörü incelemek manzaraya hakaret olurdu. Karşı tarafımdaki boydan camlarla, ofisin baktığı canlı ve rengarenk çiçekler ve çiçek açan ıhlamur ağaçlarıyla harika bir koru haline getirilmiş bahçeyi doya doya izleyebilirdim. Sanki ıhlamurların çiçeklerinin açacağı yön bile planlanmıştı. Rengarenk açmış çiçekler de ıhlamurlara eşlik etmişti.
Bahçenin ortasında yer alan, benim ferah diyebileceğim oturma takımı krem tonlarındaydı. Karşılıklı iki kanepe ve ofise bakan tekli koltukla kaşlarımı çatmadan edemedim. Belki biraz kabaca duruyordu fakat anlayışla karşılayabilirdim. Kimse sırtı camlara dönük oturmak istemezdi. Bu takımın üstünde yer alan büyük, beyaz şemsiye yağmurdan da güneşten de korurdu. En azından kimsenin saçına başına ıhlamur çiçekleri, yapraklar veya böcekler dökülmezdi.
Bahçenin güzelliği benim buradan gitmem için yeterliydi. Bana kalsa bahçeleri cennete çevirmek herkesin harcı değildi. Fazladan özen isterdi. Becerikli ve gözü gören mimarlar basit bahçeleri iç ısıtan korulara çevirebilirdi. Böylesi güzel koruyu yaratan bir mimarı varsa, Tibet Ulukan’ın bana ihtiyacı yoktur. Neden beni çağırmıştı?
Orada oturmak, kitap okumak ve iş yapmak insana mutluluk verirdi. İstanbul’un içinde böyle bir yer bulmak çok zordu. Bu derece doğal olanına sahip olmak yılları alabilirdi. Tibet’in mimarı bunu bir şekilde başarmıştı.
Yine de kendimi kaptırmamam gerektiğinin farkındaydım, daha anlaşmayı yapmamış, şartları konuşmamıştık. Buraya bir daha gelip gelmeyeceğim kesin değildi.
Zorla yutkunup odayı mercek altına aldım. Gözüm bahçeye doğru kayacak oldu. Kendimi dizginledim. Odada kullandığı ton beyaz olmuştu. Bu durum beni ister istemez şaşırttı, bir erkek olarak odasında koyu tonları kullanacağını ve gösterişli bir dekoru tercih edeceğini düşünmüştüm. Tibet Ulukan ise düşündüğümün aksine tamamen sade, göz yormayan, insanı bahçesine çeken bir hava tercih etmişti.
Odanın ortasında duran kocaman toplantı masası beyazdı ve son derece ağır duruyordu. Masanın üstünde ağzı kapalı cam su şişeleri, ortada duran dizüstü bilgisayarlar, herkesin önüne konan standart dosyalar vardı. Sandalyeler masaya uydurulmuş, gösterişli olmasa da odayı yakışmışlardı.
Lambalar gömme LED ışıklardı. Sarı tonlu olmalılardı. Akşamları odaya sıcak bir hava katacaklarından neredeyse emindim. Kullanılan mobilyalar beyaz olduğu için sarı ışığa rağmen aydınlık bir ortam elde ediyor olmalılardı.
Duvarlardaki tablolarda da açık renkler, sadelik ve cisim odaklı çizimler vardı. Köşelerde renkli ve büyük ihtimalle canlı çiçekler, solda duvara yakın üçlü bir koltuk vardı. Sağ duvarda ise projeksiyon için çıplak bırakılan duvar vardı. Projeksiyon makinesi ise sağda kalan bilgisayarın yanındaydı. Masa o kadar büyüktü ki masayı dolduracak kadar insanın bir arada toplantı yapması biraz zordu. O nedenle projeksiyonun varlığını çok yargılamadım.
Büyük ihtimalle en az on beş kişinin teşrif ettiği toplantılar yapılıyordu. Ulukanlar gibi büyük ve zengin aileler için bu toplantılar normal olmalıydı.
Burası kesinlikle hoşuma gitmişti. Bir toplantı odasının amacını tamamen karşılıyordu ve oldukça genişti. Benim yapacağım kadar mükemmel değildi ama saygımı hak edecek kadar iyiydi. Tasarlayan mimarı ve Tibet Ulukan’ın zevkini takdir ettim. Tabii Tibet Ulukan’ın zevki burayı tasarlamaya yardımcı olduysa.
Aldığım ve teslim ettiğim işlerde kalite benim için önemliydi. Burası kaliteliydi. Kullanılan malzemeler, tablolar, tasarım ve odanın kullanımı oldukça kaliteliydi. Tibet Ulukan odasını güvenilir ellere teslim etmişti. Kaliteli olan odanın hatırına kişisel bir yorumda bulunmadım. Üçlü koltuğa geçtim ve bacak bacak üstüne atarak gelecek kişileri bekledim.
Telefonumu çantamdan çıkarmadım. Beni yakaladıklarında ‘uygunsuz’ diyecekleri hiçbir hareket yapmadım. Dosyamı açıp gözden de geçirmedim, sırf “Son dakikada kontrol mü ediyor?” diye düşünmesinler diye neredeyse hiç hareket etmedim. Bacağımı hafif hafif salladım. Nefes egzersizlerime devam ettim. Arada saatimi kontrol ederek öylece oturdum ve dışarıda rüzgarla zarifçe salınan çiçekleri ve ıhlamurların yapraklarını izledim.
Boş durmak işimin bir parçasıysa benim için sorun değildi. Düşünecek bir sürü şeyim vardı. Düşüncelerim beni andan kopartmaz, işlerimi aksatmazdı. Müşterilerime beni kötü gösterecek hiçbir şeye izin vermezdim. Sigara içmeyen müşterilerle buluşuyorsam ben de sigara kullanmazdım. Sigara içen müşterilerle birlikte bir dal sigara tüttürürdüm. Alkol kullananlarla lüks ve içkili bir restoranda akşam yemeği yer, alkolden uzak duranlarla içkisiz mekanlarda görüşürdüm. Her kesimden müşterim olurdu. Her farklı inanışa, kültüre ve yasaklara hakimdim ve bunlara uymasını bilirdim. Tüm bu özen ve planlı hareketler iş ortamına özeldi.
İş hayatım ne kadar kontrollüyse özel hayatım bir o kadar kaotikti. Antidepresanıma teşekkür etmem gerekiyordu sanırım, tutunabildiğim tek dalımı, işimi depresyon tarafından benden alınmasına izin vermediği için ona minnettardım. Kaç ay geçmesi gerekiyordu? İyi olmak, o lanet herifin bende açtığı ağır yaraların tamamen kapanması için kaç ay feda etmeliydim? Onu düşünmek kalbimi acıtmıyordu ama zihnim bu yaşanan saçmalığı kabullenemiyordu. Nasıl kendimi o herif yüzünden derbeder edebilmiştim? Nasıl beni kendi seviyesine çekip benden üstünmüş gibi beni aşağılayabilmişti?
Düşündükçe keçiyi koyunu birbirine karıştırıyordum. Hiç kimse kimsenin hayatında bu kadar etkili olmamalıydı. Aklı başında olan kimse hayatını başkalarının ellerine bırakmamalıydı. Sevgiymiş, aşkmış önemsizdi. Güven bile önce kendine duyulmalıydı.
Düşüncelerimden sıyrılıp kapıdan içeri giren kadına baktım. Üzerindeki dar, göğüslerini gayet net belli eden, ince askılı kalp yakalı mini elbiseyle kaşlarımı kaldırdım. Bu kadınla iş ortamı dışında karşılaşmış olsaydım kadının uzun bacaklarını sergilemek istemesine hak verirdim. Gündelik hayatında fiziğine güvenmek hakkıydı.
İnce topuklu ayakkabıları da gayet şıktı. Kırmızı elbisesine uygun kırmızı ruju, ipek kirpik taktırdığı için oldukça gür görünen kirpikleri, tatlı elmacık kemikleri, badem gözler ve şekillendirilmiş kaşlar da güzellik standartına uygundu. Haddinden fazla uygundu.
Bebek sarısı saçlar, beyaz ten, mavi gözler de güzellik standartlarına tam olarak uygundu. Karşımdaki kadın kadınsı kıvrımları olan bir bebekti. Hani şu, kaba tabirle, Barbie bebeklerden. Erkeklerin yanında taşıdığı, beline sarılıp gezdirdiği bebeklerden. Bana sırıttığı zaman ortaya çıkan parlak beyaz ve yapılı dişlerden de belliydi ki bu kadın kendisini baştan yaratmıştı.
Hoşlanmadım. Güzelliğini övünülecek, herkese gösterilecek, şov ve iş için kullanan kimseden hoşlanmazdım. Tıpkı dar pantolon ve gömlek tercih eden erkeklerden hoşlanmadığım gibi mini giyinen kadınlardan da hoşlanmıyordum.
Etkilenmezdim. Aksine olumsuz bir ön yargıya sahip olurdum. Beynine güvenmeyenin bedenine güvenmesinden iğrenirdim. Günlük hayatında çıplak gezse de umurumda olmazdı ama işte düzgün giyineceklerdi. Tesettüre girmelerini isteyen yoktu. Akıl çelecek ya da başka insanlara namusu malzeme edecek kıyafetlere gerek yoktu.
İki kadın yarı çıplak giyiniyor diye düzgün giyinen beş kadın da yanıyordu. Sadece iki kadının değil yedi kadının namusu ağızlara sakız oluyordu. İş hayatında ön yargılara, erkek tacizlerine maruz kalıyor, kendini korumaya çalışanlara da laf ediliyordu. Bir erkeğin yaptığı kötülük diğer erkekleri mağdur etmezken bir kadının yaptığı ahlaksız hareket tüm kadınları mağdur ediyordu.
Bu yüzden iş hayatında tüm kadınların düzgün giyinmesini ve düzgün giyinmeyen erkeklere bunun lafını etmesi gerekiyordu.
“Leyla Aktaş?”
Kıyafetlerindeki bakışlarımı gözlerine çıkarttım. Kadının onu süzmemden rahatsız olduğu çok belliydi. Rahatsız olmasını istiyordum. Şöyle bir bakınca bu bakışlarımdan rahatsız olmayacağı ortadaydı. Belki rahatsız olurdu da biraz daha kapalı giyinmeyi denerdi.
“Benim.”
Kadın zarif olduğunu düşündüğü bir şekilde masaya kalçasını yasladı. Bana göreyse sert bir kendini atmaydı. Beni süzdü, ayağa kalkmamı beklese de kalkmadım. Onun gibi kadınların önünde kalkmazdım.
Sırf beni ezmek için bekliyordu. Kalktığım an ona saygı göstermiş olacaktım. İsterse bunu saygısızlık alsın ve bana işi vermekten vazgeçsin, umurumda olmazdı. Bu kadınla çalışmayı aklımdan geçirmiyordum.
“Umarım çok beklememişsindir…”
Kaşlarım kendiliğinden kalktı. Bu imalı konuşma hiçbir şekilde özür veya mahcubiyet içermiyordu. Bakışlarımı ondan çektim, bileğimdeki altın saatime baktım.
13:28. Neredeyse otuz dakikadır buradaydım ve beni on üç dakikadır bekletiyorlardı. Bu kadın da bunu biliyordu. Demek ki en başından beri o da Tibet Ulukan ve Kenan Yıldırım’ı biliyordu ya da daha kötüsü onların yanından geliyordu.
“Bekletilmem bana gerekli dersi verdi.”
Kadının yüzündeki kendini beğenen ifade gördüğü altın saatimle hafiften kırılmıştı. Ne bekliyordu, caddede yerlerde sürünen sahte saatlerden almamı mı? İçimde kaynayan tüm o lavları taşlarla engelledim, soğuk maskemi yüzüme takındım. Bu kadın önden gelmişti ve bir mesajı vardı, her halinden belliydi.
Ayağa kalktım. Kadının mesajı umurumda değildi. Yıkık egosunun tamiri bende değildi. Yanımda duran çantamı aldım. Kadın benim ne yapacağımı anlayamamıştı. Zaten anlayacak kadar akıllı olsaydı beni bekletmezdi. Kapıya yöneldim.
Kadın tedirgin bir sesle “Nereye?” diye sordu. Durdum, kadına gülümsedim. Gülümsememin sahte olduğunu anlayacak kadar akıllı olmasını umdum.
“Bekleten ve beklettiği için kendini bir şey zanneden insanlarla çalışmıyorum. Zaten Ulukanlarla da çalışmayı istemiyordum. Bana sizinle çalışmamam için ihtiyaç duyduğum bahaneyi verdiğiniz için teşekkürler.”
Kadının yüzündeki afallama kelimelerle anlatılacak gibi değildi. Bu zamana kadar çalıştığı insanların hepsi ayaklarına kapanmış veya işi alabilmek için yalvarmış olabilirdi fakat ben yalvarmazdım. Ahmak, yetersiz, vasıfsız değildim. Değersiz görüldüğüm, aşağılandığım yerde iş için beklemezdim.
O an kapı tekrar açıldı. Kaşlarım çatıldı, sinirle dudaklarımı büzdüm. Tam gideceğim sırada gelmeleri iyi olmamıştı. Beş dakika daha geç gelselerdi ölürler miydi?
İçeri biri genç biri ellilerinde iki adam girdi. Birini oldukça yakından tanıyordum. Öndeki yaşlıca adamı kısaca inceledim. Önümdeki kadına çok benzemiyordu. Benzemesi gerekir miydi emin değildim ama kadını andıran bir siması vardı. Orta uzunluktaydı, kalıplıydı. Üzerindeki takım elbisenin kravatı hafif boldu, en üstteki gömlek düğmesi açıktı.
Siyah ceketini oturduğum koltuğun kenarına savurdu. Kahverengi, hafif şehla gözleri beni iyice incelemişti. Beyazlar düşmüş gür, kahverengi saçlarını özenlice yaptığı çok belliydi. Esmerdi ama bu esmerlik yılların verdiği bir yanmanın ürünü müydü yoksa genetik miydi emin olamamıştım.
Vücudunda yağ oranı azdı. Bu adam gençken spora kendini vermiş, şimdilerde ise daha çok yağlanmayacağı kadarıyla idare ediyor gibi duruyordu. Kalp sağlığı için yettiği kadarıyla yetinmesi onun için en hayırlısıydı. Bu yaşından sonra başına sakatlık almak istemezdi.
Onun arkasındaki adam ise olduğu yerde durmuş, hafifçe açtığı fıstık yeşili gözleriyle bana bakıyordu. Bu kadar şaşıracağı veya afallayacağı ne yaşamıştı bilmiyordum ve umurumda da değildi. Tedirgince damarlı ve kemikli eliyle kumral tonlarındaki saçlarını karıştırdı.
Tibet Ateş Ulukan. Beni gördüğüne tabii şaşırır, gelmeyeceğimden emindi.
Uzun boyluydu, belki bir basketçi değildi ama sevdiğim bir boy aralığındaydı. Üzerinde takım elbisenin ceketi yoktu. Kravatı sıkı bir şekilde takılı ve düzenliydi. Beyaz gömleğinin kollarını katlamıştı, dirseklerinin hemen aşağısındaydı. Siyah pantolonu uzun bacaklarını sarmıştı. Ayakkabılarında herhangi bir toz dahi yoktu.
Yalan söylemeyecektim. Bakımlı erkekleri severdim ve bu adamın saçlarında kepek yoktu. Tırnakları bakımlı ve temizdi. Sakalları kirli sakal modelinde düzeltilmişti ve belirgin olduğu uzaktan belli olan çene hatlarına bu model çok yakışmıştı. Hokka burunluydu. Ne çok büyük ne de çok küçük gözleri vardı. Bir erkeğe en çok yakışan gözlere ve burna sahipti.
Karşımdaki erkek çok güzeldi. Yakışıklı demek onun için sıradan olurdu zira ona herkes yakışıklı diyor olmalıydı. Bu adamın hormonları oynatan bir çekiciliği, güzelliği vardı.
İş yaptığım erkeklere elimi sürmezdim. Ona gülümsedim, o da bana gülümsedi. Ona neden gülümsediğimi bilseydi gülümsemezdi. Bu kuralımı babamın hayrına koymamıştım.
Tibet’in önündeki adamın kim olduğunu anlamıştım: Ulukan Holding’in en büyük ikinci hissedarı, Tibet’in babasının en yakın dostu Kenan Yıldırım. İkisini birçok kez gazetelerde, dergilerde görmüştüm fakat yüz yüze hiç karşılaşmadığımız için tanımam mümkün değildi.
Halam da bu ünlü simaların, Ulukanların ve Yıldırımların peşine birçok kez düşmüştü çünkü sevenleri çoktu. Özellikle Tibet, Timur ve kız kardeşleri Dilruba Ulukan Acar kesinlikle takip edilen isimlerdi. Aynur Yıldırım ve Dilruba’nın dostlukları magazinlerde altın değerinde anlatılırdı.
Kenan Yıldırım ve baba Ulukan yaşlıydı; onlar çağa ayak uyduramamıştı. Pek bir sükseleri yoktu. Veliahtlarsa çağı yönetiyordu.
Kenan Yıldırım karşıma geçti, kırışıklarla bezeli elini uzattı. Bu adamlarla el sıkışmak istemesem de onun uzattığı sağ elini sıktım. Yüzüme profesyonel gülümsememi kondurdum. Gitmek üzere olduğumu anlamışlardı. Kapının önünde elimde çantamla dikilmemin başka bir açıklaması olamazdı.
Kısa bir an yüzümdeki maskenin kırılır gibi olduğunu, sakladığı öfkemi gösterdiğini hissettim. Duygularımın kontrolünü kaybetmeme az kaldığının farkındaydım. Bunu karşımdaki kişilere göstermemem gerekiyordu. Tibet hariç kimse bu öfkemin nedenini anlayamazdı. Ona baktım, bana sakinleştirici olduğunu bildiği gülümsemesini sundu.
Daha fazla kontrolümü kaybetmemek adına solumda kalan kadına bakmadım. Elimi Kenan’ın elinden çektim. Kenan’ı hafifçe iterek aradan çeken, önüme geçen Tibet Ulukan’la göz göze geldim. Yeşillerinde bir parıltı vardı. Bu parıltının nedenini anlamamak canımı sıktı, bilmediğim şeyler olması hoşuma gitmezdi. O uçsuz bucaksız aklında ne tilkiler döndürüyordu?
Tibet Ulukan’ın bana uzattığı elini sıktım. Eli fazla sıcaktı. Bu sıcaklık hoşuma gitmişti. Bu normaldi, iş yaşantısında kullanıldığı iddia edilen psikolojik hilelerden birisi de bu sıcak el olayıydı. Gözlerindeki o haylaz parıltılar, dudaklarındaki hoş gülümseme bana kendimi rahat hissettirdi, kısa bir süre sonra öfkelendim. Bu adam herkese karşı böyle miydi? Mavi boncuklu?
“Bu odayı ve bahçeyi siz mi tasarladınız?”
Pek sanmasam da nezaket icabı bu soruyu sormuştum. Herkes Tibet Ulukan’ın koskoca mimar diplomasını gösteriş ve babası istedi diye aldığını bilirdi fakat Tibet’in gözleri heyecanla parladı. Bu durum şaşırmama neden oldu. Bozulması ya da kırılması gerekirdi çünkü burayı onun tasarlamadığını biliyordum. İlgili sorum onu çok memnun etmişti.
“Evet, nasıl buldunuz?”
Şaşırtıcıydı. Kendisi daha çok şirket işlerini ve gezmeyi seven birisi olduğunu iddia ederdi. Medyaya hep bu tarz demeçler verir, gecelerin uyunamayacak kadar değerli olduğunu iddia ederdi. Abisi Timur Han Ulukan’ın aksine Tibet Ulukan bir hovardaydı. Amerikan vatandaşı olduğu için eğlenceyi sevmesi çok normaldi. Baba parasıyla gittiği yurt dışında sefalet içinde yağlı hamburgerler kemirecek değildi.
Türkiye’ye dönmesi bile saçmalıktı. Bazı insanları anlamak gerçekten zordu. Belki de artık yaşının geçtiğini fark etmiş ve işlerin başına geçmeye karar vermiştir.
Onun yanından geçtim. Nefes alışımda burnuma dolan, ferah kokusunu aldım. Tibet’in kokusuna ne zamandır dikkat kesiliyordum? Kontrolü kaybetmek istemiyordum fakat Tibet benim için fazla zorlayıcıydı.
“Yalanı sevmem. Yine de sorunuzu cevaplayacağım: idare eder. Uyumsuz şeyler var. Bu oda bir toplantı odası olamayacak kadar geniş ve boş kalmış. Bahçeyi ise boğmuşsunuz bence. O takım o bahçeye uymamış.”
Tibet benim cevabımdan mutlu olmamıştı. Yalanını yüzüne vurduğum için mi yoksa odayı beğenmememden mi emin olamamıştım. Etrafını alıcı gözle inceledi.
“Bence beni sınamak için siz yalan söylüyorsunuz. Burası hem teoriye hem de pratiğe uygun olarak tasarlandı. Beğenmediyseniz bu ara mimarlık dergilerini karıştırmanızı öneririm.”
Gülümsedim. Yememişti. Demek ki Tibet Ulukan o kadar da aptal bir adam değildi. Diploması bir kağıt parçası kadar değerli olsaydı üzülürdüm. Liyakat ve işime saygı benim için önemliydi. Tibet’in diplomasını hakkını ve emeğini vererek almasından memnun olmuştum.
Koca masanın başına kurulan Kenan Yıldırım’ı izledim. Onun yanına gitmem, patronun koltuğuna oturan bir adamla anlaşma masasına oturmam mümkün değildi. Kendime yaptığım, yapacağım saygısızlıkların arasında en büyüğü olurdu. Kenan’ın Tibet’e ait olan koltukta olmaması gerekiyordu. Burası Ulukan Mimarlık’tı ve soyadı Ulukan olan kişi Tibet’ti. Bu adamın o koltukta hiçbir hakkı yoktu.
Ne leş bir durum… Eksi bir durum daha. Masaya dayanan kadın, Aynur, bir, şirket sahibinin hakkı olan koltuğa kurulan Kenan Yıldırım iki.
Tibet ise sanki bu olay normalmiş gibi davrandı. Tepki vermedi. Bu tepkisizlik de üçüncü eksiydi. Ona vurmak istiyordum, neden Kenan’a izin veriyordu? Yeşillerini Kenan Yıldırım’dan çekti ve bana döndü. Sanki Kenan onun için önemsiz bir detaydı ve Kenan’ın hareketleri onun için bir sorun teşkil etmiyordu.
“Sanırım lavaboya gidiyordunuz Leyla Hanım. Sizi de tuttuk, kusura bakmayın lütfen. Acele etmenize hiç gerek yok, sizi bekleriz.”
Toplantı odasından çıkmamın tek nedeni lavaboya gitmek istemem mi olmalıydı?
“Aslına bakarsanız binadan çıkacaktım. Sizi otuz dakikadır burada bekliyorum. Bunun on dakikası ise kasıtlı olarak bekletildiğim süre. Bekletildiğim yerlerde durmam, bekletenlerle çalışmam.”
Kaş çatma sırası Tibet’e geçmişti. O da benim yüzümdeki memnuniyetsiz ifadenin aynısını takındı. Sol kolundaki saatine baktı. Gümüş rengi saatin koleksiyonluk saatlerden olduğu ilk görüşte belli oluyordu.
“Toplantı 13.30’daydı ve saat de 13.29. Nasıl sizi on dakika bekletmiş olabiliriz?”
Kollarımı göğsümde kavuşturdum. Ağırlığımı sol ayağımdan sağ ayağıma verdim. Tibet’in ısrarcı, baskıcı tavrı hoşuma gitmedi. Kenan ve Aynur’un önünde beni ezmeye çalışamazdı.
“Asistanınız bana 13:30’da toplantının başlayacağını söylemişti. Sonra ise e-posta attı ve toplantının on dakika geri alındığını iletti. Buraya birde geldim. 13:15’ten beri bu odada sizi bekliyorum. 13:27’de toplantı masanıza yaslanan kadın, artık her kimse, beni beklettiğiniz için halinden memnun olduğunu gayet belli etti. Ben, beni bekleten insanlarla çalışmam.”
Aynur onu tanımazdan gelmeme bozuldu. Sanki çok değerli birisiymiş de herkes onu tanımalıymış gibi bir tavrı vardı. İsmini söylemeye tenezzül etmemişti. Benim onu yok saymam mı sorundu?
Tibet kısa bir an gözlerini kapattı. Ne olduğunu anlamıştı. Sorunu anlamıştı ve ben şu an ne tepki vereceğini merak ediyordum. Beni mi koruyacaktı yoksa Aynur’u mu?
“Sizi beklettiğimiz için çok özür dilerim Leyla Hanım. Asistanımla bu konuyu sizinle imzalarını atacağımız anlaşmanın hemen ardından konuşacağım.”
Kaşlarımı kaldırdım. Bana Aynur’u korurken onunla bir sözleşme imzalayacağımı nasıl düşünüyordu? İmzayı atacağımdan bu kadar emin olmasının nedeni neydi? Tipik büyük patron havalarına girmesi bana sökmezdi.
“İmzalamayı düşünmüyorum Tibet Bey. Ulukanların ününü aklı başında olan herkes bilir.”
Tibet üzerime doğru bir adım attı. Kafamı kaldırdım. Boy farkımız topuklularıma rağmen hala vardı.
“Evet, Ulukanların ününü aklı başında herkes bilir. O yüzden genelde ‘imzalamayı çok isterim Tibet Bey’ derler.”
Beni tehdit mi etti o? Tehdit etti. Geri adım atmadım. Dibime giren Ulukan’a sırıttım. Boyuyla bana üstünlük kuramazdı. Bedensel sağlığı için geri gitmesi onun için iyi olurdu. Diz kapağım değerlileri dağıtmak için kaşınıyordu. Bunu onun da görmesi, anlaması gerekirdi.
“Tehditle yola gelen birisi olsaydım bizzat yaptırdığım binalar olası ilk felakette yıkılırdı Tibet Bey. Dünyanın halini biliyorsunuz, artık kimse onuruyla çalışmayı karlı bulmuyor. Geri. Basın.”
Tibet beklediğim sert tepkinin aksine kahkaha attı. Başını arkaya atmış, adem elmasını seyrime sunmuştu. Tam ısırmalık bir boynu vardı.
Şirket sahibi olmak yerine model veya oyuncu olmalıymış. Ya da olmaması iyiydi. Yeterince hayranı vardı.
Kenan Yıldırım bizim yakınlığımızdan rahatsız olmuştu. Arkada boğazını temizledi, sert ve gür bir sesle Tibet’le konuşmamızın ortasına daldı.
“Leyla Hanım, sizin ‘her kimse’ dediğiniz kişi benim kızım. Laflarınıza dikkat edin.”
Tibet gülmeyi kesti. Kenan’a büyük bir öfkeyle baktı. Kaçmamı istemediği için Kenan’ın saldırgan tavrını sevmemişti. Ben bir ceylan değildim. Kenan’a döndüm ve gülümsedim. Bu adam benim gitmemi istiyordu. Tam olarak çözemediğim durumlar vardı ve ortada kalan bendim. Sorun değildi, gitmemi istiyorlarsa kalacaktım.
“Kızınıza iş ahlakı nedir, beyin nasıl kullanılır öğretememişsiniz. Nedeni belli: size de kimse öğretmemiş.”
Tibet’i arkamda bırakarak masaya yürüdüm. Kim olduğunu en sonunda sesli olarak duyabildiğim kadın, Aynur Yıldırım, bana düşmanca bir ifadeyle baktı. Onun düşmanlığının benim için ne önemi var? Burada neden olduğunu bildiğini bile zannetmiyordum. Tibet Ulukan’ı görmeye, izlemeye ya da Tibet’in üstüne atlamaya gelmiş olabilirdi.
Hak veriyorum. Tibet üstüne atlanacak ve üstünden kalkılmayacak birisiydi. Sol elinin yüzük parmağına gözüm kaydı, büyük taşlı yüzüğü oradaydı. O an tedirgince ona baktım, onun da benim yüzüksüz ellerime baktığını gördüm.
Yutkundum. Bir an durdum ve sırf Tibet’le yalnız kalabilmek için işi kabul etmemeyi düşündüm. Kaçma isteğim ağır bastı. Tibet’in yeşil gözlerinden güç almaya çalıştım. O da beni inceliyordu. Yüzünde sert bir ifade belirmişti. Benim gerginliğimi görüyor ama ortamı bozamıyordu.
Kenan’ı soluna oturdum. Tibet de hızlı adımlarla karşıma, Kenan Yıldırım’ın sağ tarafına oturdu. Yalı kavağı gibi dikilen Aynur’un aklına oturmak gelmiş olacaktı ki o da Tibet’in yanına oturdu. Sandalyesini ona olabildiğince yaklaştırmıştı. Kolları birbirine değiyordu. Tibet ise bundan hiç rahatsız değil gibi duruyordu.
Kenan Yıldırım ortamı boğmaya başlayan sessizlikten rahatsız olmuş gibi görünüyordu. Ona ettiğim lafı hızlı sindirmiş olmalıydı.
“Öncelikle size kızım Aynur’u tanıtayım. Benim olan her şey onundur.”
Bu iyi değildi. Kenan’dan kurtulsak Aynur başımıza kalacaktı. Memnuniyetsizliğimi görmelerine izin veremezdim. O zaman tavır alırlardı.
“Kendisini siz kızım dediğiniz an tanıdım. Yüz olarak tanımasam da çalışacağım insanların isimlerini ve eğitim seviyelerini bilirim Kenan Bey.”
Aynur’un hafiften moraran yüzünü ve Kenan’ın memnuniyetsiz, düşmanca bakışını görmezden geldim. Aynur eğitimsiz bir kadın değildi. Tıpkı Tibet gibi o da Amerika’da eğitim görmüş, ekonomi ve finans okumuştu. Ulukan Holding’in para akışını elinde tutuyordu çünkü finans ve muhasebe bölümünün başındaydı. Hangi projelere ve alanlara yatırım yapılacağına Aynur Yıldırım karar veriyor, o uygun görürse bu projeler kurullarına sunuluyordu.
Kenan Yıldırım okumayan kişiydi. Lise mezunu, açıktan bitirdiği üniversitesiyle koskoca holdingin en çok hisseye sahip ikinci kişisi oluvermişti. Ulukanların yanında şoför olarak işe başlayan bu adam bir gecede Ulukan Holding’in yüzde kırk beş hissesinin sahibi olmuştu.
Hızlıca yapacağım anlaşmayı düşündüm. Kenan Yıldırım ölürse bu projeyi yürütemezdim. Kızı çok sorunluydu. Gözünün Tibet’in üstünde olduğu belliydi. Nedenini anlamlandıramadım fakat bu iyi bir sebep değildi. Bundan hiç hoşlanmadım, Tibet’le bu konuyu sonra konuşacaktım. Şimdi bulunduğumuz anı idare etmem gerekiyordu.
Tibet’le çalışmam ona batardı ve işi mahvederdi. Ben şımarık bir patron kızı yüzünden ‘Leyla Aktaş kötü iş yapmış’ dedirtmezdim. Karşımda oturup bana üstten bakan biriyle bunun mümkün olabileceğini düşünmek salaklık olurdu. Onu aşardım, ezip geçerdim ama kabak benim başıma patlardı.
Uzun uzun şartlar konuşuldu. İş; var olan bir otelin arka tarafına büyük, yeni bir otel inşa edilmesi, var olan eski otelin de yıkımıydı. Yıkılan eski otelden açılan alana ise yeni otelin devamı yapılacaktı. Bu iş için mevcut otelin beş katı büyüklüğünde arsa satın alımı yapılmıştı. Aslında ben bu işin son halkası gibiydim.
Otel Uludağ’daydı. Turist ve kış turizmi açısından oldukça uygundu. Beş yıldızlı bir oteldi ve çevrelerindeki arsaları da alarak oteli yayacaklar, gelen herkese yeni aktiviteler sağlayacaklardı; kış sporlarının hepsi bir yana otel içi aktivitelere de ağırlık verilecekti.
Aylarımı alacağı kesin, diğer projelerime kıyasla çok ağır bir işti. Nedenini tam olarak anlayamadığım bir şekilde fazla büyük bir araziye yapılan, fazla kapasiteli bir otel isteniyordu. Detayların arkasındaki hikayeyi öğrenmek istemiyordum.
Gerçekten etkileyici ve benim için emeğimin hakkını verecek bir işti. Kenan da beni ne kadar çok istediğini defalarca dile getirmişti. Bana gülümsüyor, ona inanmamı bekliyordu. Gözlerimin içine baka baka yalan söylüyordu. Benim alnımda keriz mi yazıyordu?
Karşımda oturan Aynur olmasa, Kenan Tibet’in koltuğuna hakkı olmadığı halde oturmasa bu işi havada kabul eder, anlaşmayı imzalardım. Bu ikili varken işim zordu. Aynur işi gereği maddi kısımlara bakacaktı, düzgünce işini yaptığı sürece onun saçmalıklarını çekebilirdim ama Kenan’ın varlığına katlanamazdım.
“Madem beni çok istiyorsunuz Kenan Bey, o zaman aradan çekilin. Bu projede sizin yeriniz yok.”
Karşımda tüm toplantı süresince bana üstten bakan Aynur’un gözleri büyüdü. Şaşkın bir ifadeyle bana baktı. Gözlerini kırpıştırdı, ağzını açıp kapattı. Babasına attığı tedirgin bakışlardan hoşlanmadım. Sanki babasının tepkisi onun için kötü olacaktı. Onu ilgilendirmezdi. Kenan olgun bir erkekse bana tepki gösterirdi.
Tibet dudaklarını birbirine bastırdı. Gülmemek için kendini sıksa da kızaran boynu onu ele vermişti. Kendini toparladı, sakin bir sesle “Bunu neden istediniz?” diye sordu. Sanki nedenini anlamıyordu. Aynur da Tibet de bu şartımın altındaki nedeni anlayacak kadar eğitimli ve zekiydi.
Ona alayla sırıttım. Bunu gerçekten sormuş muydu? Hiçbir zaman sözünü sakınan birisi olmamıştım. Bu zamandan sonra da sakınmazdım.
“Kenan Bey’in keyfi fikirler belirtmek dışında ne gibi bir katkısı olabilir? İşi değil. Denetlemek için siz yeterlisiniz. Zaten büyük hissedar da o. Aynur Hanım da isterse, beni çekebilirse parasal kısmıyla ilgilenecektir…” Kenan’la göz göze geldim. Sinirden kasılmış bedeni, kanlanan gözleri geri basmamı sağlamayacaktı. Onun gibilerden korkmazdım.
“İşin özü, sizin bizimle işiniz yok Kenan Bey. Siz kalmakta ısrar ederseniz ben gitmek zorunda kalırım.”
Ayağa kalktım. Sinirlendiği ve utandığı gayet belli olan Kenan’a hitaben konuşmama devam ettim: “Anlaşmada bunu açık açık yazmazsanız sizinle çalışmayacağım. Düşüneceğiniz çok fazla bir şey yok. Ayak altından çekilmeniz gerektiği gerçeğini sindirin size yeter. Yarın sabah anlaşma masamda olursa okur, değerlendirir ve size dönüşü sağlarım. Öğlene kalırsanız anlaşmayı imzalamam. Bu kadar kepazeliğe rağmen sırf sizin iyiliğiniz için size bu süreyi veriyorum Kenan Bey. Doğru kullanın.”
Masadaki çantamı alıp odadan hızlı adımlarla çıktım. Kenan’ın öfkeyle savurduğu küfürleri, tehdit içerikli cümleleri duymazdan geldim. Tibet’in gür, baskın sesini duydum. Beni koruması hoşuma gitti. Kenan’ı ekarte olmak delirtmiş olmalıydı. Sırf %45 hisseye sahip diye ona yalakalık yapmayacaktım.
Benim yerimde başka birisi olsaydı Kenan’a yapmadığı yalakalık kalmazdı. Beni dışarıdan görenler aynı tavsiyeyi benim de uygulamamı ister, içerideki konuşmama ‘şov’ derlerdi. Belki de cidden şovdu, ne önemi var? Kenan Yıldırım’ın aklı benim aradığım koşullara uygun değildi.
Adam çıkarcı pisliğin tekiydi. Kullanmayı düşündüğüm malzemelere bile laf etmiş, çok pahalıya geleceğini söylemişti. Tibet ve Aynur ona kızgın bakışlar atmış, toplantının büyük kısmında Kenan Yıldırım’a bir inşaatın nasıl yapılması gerektiğini anlatmıştık.
İnşaat süresi çok uzun, kısaltmanın yolu yok mu? Millet nasıl üç ayda bitiriyor?
Oraya kaç ton demir, çimento alacaksınız? Kumu denizden çeksek olmuyor mu?
Para sizin cebinizden çıkmıyor sonuçta. Bu otel bittiği zaman kaç senede yediği parayı toplayacak?
Sanki bolca vaktimiz varmış gibi okumayı külfet görmüş, bu zamana kadar kendini geliştirmeye zahmet etmemiş adama yılların verdiği bilgi birikimimizi aktarmaya çalışmıştık.
Ne için? Beyefendi onay imzası atsın diye. Ben onunla uğraşamazdım.
Şerefsiz. Yoga ve meditasyon işini ciddi ciddi düşünmem gerekiyordu. İnsanların utanmazlığı beni yıpratıyor, sinirlerimi bozuyordu. Yürürken yere vurduğum topuk seslerim bir anlık durmamı sağladı. Önceden bu kadar çabuk sinirlenmediğimi fark ettim. İnsanlara karşı sabrım kalmamıştı.
“Leyla!”
Arkamdan seslenen Tibet’le olduğum yerde durdum. Ona döndüm. Yanıma koşturarak geldi. Tibet’in bozulmamış nefes alış verişi küçücük bir gülümseme sunmamı sağladı. Tibet’in ciğerlerinin güçlü olması iyiydi.
Tibet elindeki kalemi bana uzattı. Gözlerimi kıstım, elindeki kalemi onun parmaklarına temas etmeden aldım. Kalemi inceledim. Bu kalem bana ait değildi. Bu kalem masada duran kalemlerden de değildi.
“Bu kalem bana ait değil.”
Tibet sanki komik bir şey söylemişim gibi güldü. “Biliyorum çünkü benim.” dedi. Kalemi inceledim. Kaliteli görünüyordu. Kırtasiyelerde satılan kalemlere benzemiyordu.
Ne diyeceğini merakla bekledim. Liseli erkeklerin hoşlandıkları kızların peşinden koşturması gibi peşimden koşturması bir yandan da hoşuma gitmişti. Benimle konuşmak için arkamdan koşturmasına gerek yoktu.
“Koşturacağınıza asistanınızdan telefon numaramı istemeliydiniz.”
Tibet başını onaylarcasına salladı ama bunun baştan savma bir eylem olduğunu bir aptal bile anlardı. Bana gülümsüyordu. Ses tonu sıcak, ilgiliydi.
“Zaten telefon numaranız bende var fakat izniniz olmadan arayıp rahatsız etmek istemedim.”
Tibet benden olumlu bir tepki bekledi. Ona istediği tepkiyi göstermedim. Olumlu tepki vereceğim bir durum yoktu. Ondan rahatsız olma ihtimalimi düşünmesi saçmaydı çünkü günde yüze yakın kişi beni arardı. Tibet mi göze batacaktı?
“İstediğiniz zaman arayabilirsiniz, rahatsızlık duymam.”
Tibet ayakkabısının ucuna bakmaya başlamıştı. Ellerini ceplerine sokmuş, durduğu yerde hafif hafif sallanıyordu. Bu hal ve hareketlerinin anlamını çözmem gerekip gerekmediğini düşündüm.
Elimdeki kalemi Tibet’e uzattım. Tibet almayı reddetti. Ona kalemini alsın diye yalvarmayacaktım. Kalemi çantama attım. Tibet de bunu istemiş olacak ki ona çok yakışan, gamzelerini meydana çıkaran bir gülümseme sundu. Gülümsemesi beni de gülümsetti.
“Kenan Yıldırım’ı projeden uzak tutacağım. Şartlarınızı anlaşma haline getireceğim. Yarın sabah ofisinizde görüşmek dileğiyle. Geldiğiniz ve Kenan’ın çenesini çektiğiniz için teşekkürler.”
Tibet hızlı bir biçimde bana sırtını döndü. Cevabımı beklemedi. Sanki olumsuz bir tepki vermemden korkarcasına kaçmıştı. İster istemez hayret ettim. Belki de onu öpme fikrimi düşünmüştür. Güldüm. Tibet’in arkasından bir süre baktım. Birisi benden kaçsaydı o kişi hakkındaki olumlu olan fikirlerim büyük bir hızla olumsuza dönerdi.
Büyük adımlarla çıktığımız toplantı odasına yürüdü. Gerginlikten taş gibi olan sırtı uzaktan belli oluyordu. Adam gerçekten kaslıydı. Bedenine çok iyi bakmıştı. Boylu posluydu ve giyinmesini biliyordu. Saçları parlak, ense tıraşı dahi düzgündü.
Dudak büktüm ve bomboş olan ofisten çıktım. Halbuki saat öğle yemeği saatini geçmişti. Belki de Tibet Ulukan toplantıya özel olarak ofisi boşaltmıştı. Bunu yapması için mantıklı bir neden yoktu fakat gücünü göstermek için veya çalışanlarının yüzlerini göstermemek için yapmış olabilirdi.
Şirketin kapısının önündeki çapraz park alanına park ettiğim BMW marka aracıma bindim.
Kalite, insanın insan olabilmesi için ihtiyaç duyacağı her şeydi. Saygı bir insanın çevresine göstermesi gereken tek değerdi. Kalite de kendisine vermesi gereken tek değerdi. Ben kalitesiz insanlarla iş yapmazdım. Kenan Yıldırım da kalitesizliğini apaçık göstermişti. Görmeyenin aklına küfür ederdim.
Sorduğu soruların saçmalığı hakkında uzun makaleler yazabilir, yapmaya kalktığı vicdansızlığı ve insanlık ayıbını kanıtlarıyla çarşaf çarşaf sunabilirdim. Hiçbir insanın masum insanların canıyla oynamaya hakkı yoktu.
Bu tip insanlarla uğraşacak, pisliklerini çarşaf çarşaf serecek birini çok yakından tanıyordum.