İçeriğe geç

BEYAZ KRİZANTEM

Bölüm 2 · 23 dk okuma

BEYAZ KRİZANTEM

Bölüm 2

1: SEVGİ DOLU İHANETLER

Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

02.01.2016

Leyla Alara Aktaş

“Sen hep böyleydin işte. Beni hiç desteklemedin. Hep benim için iyi olacağını iddia ettiğin şeyleri bana direttin ve sana uymamı bekledin. Şimdi de aynısını yapıyorsun!”

Nedense hep aynısı oluyordu. Beni sevdiğini, bensiz yaşamak istemediğini iddia eden adam her sorunda karşıma geçiyor ve beni suçluyordu. Hoşuna gitmeyen bir olay yaşandığı her seferinde! Hayatındaki tüm sorunlar benim yüzümden yaşanıyormuş gibi tavırlar takınıyor, kendisinin mükemmel olduğunu ve elinden gelenin en iyisini yaptığını iddia ediyordu.

Ben onun işini görecek yardımlarda bulunmuyormuşum. Önünü kesiyormuşum, onu mutsuz olduğu şeylere zorluyormuşum. Çok yoruluyormuş, bunalıyormuş, sıkılıyormuş. Onun da bir hayatı varmış ama ben onun hayatını zorlaştırıyormuşum. Ben onu engelliyormuşum. Sırf beni sevdiği için tüm bunlara katlanıyormuş ama o da insanmış. Hep aynı şeyler, her zaman haklı olan oydu. Ben her zaman haksız ve kötü taraftım.

Bunlar doğru mu? Hayır. Genelde haksızdı, haklı olduğu üç konu da onun anlayışsızlığı yüzünden basit bir özürle hallolabilecekken benim için travmaya dönüşen felaketlerdi.

Haklı ya da haksız, insanı rencide etmeyi iyi beceriyordu. Zaman ya da mekan fark etmeksizin, bunu orta yerde bağıra çağıra beni millete sakız etmesi tuzu biberi oluyordu. Halbuki onu, bana bu şekilde davranamayacağı konusunda defalarca uyardığımı düşünmüştüm; bana bir çocukmuşum gibi davranma hakkı yoktu. Belli ki benim sevdiğim adam laftan anlamayan sığırın tekiydi.

Ne zaman ona kendimi anlatmaya kalksam aynı senaryo tekrar oynanıyor, her seferinde aynı bahaneler! Hiçbir zaman dinlemez, onaylamaz, anlayışla karşılamak lügatında bulunmaz, her zaman kavga ve şiddetle üste çıkmaya çalışır. Sonra da dönüp der ki: “Seni seviyorum fakat insanın sabrını zorluyorsun.”

Bu kadarı yeterliydi.

Kaşlarımı kaldırdım. Aklımdaki çığlıkları dile getirmekten çekinirdim ama artık hiçbir çekincem, korkum kalmamıştı. Aman üzülmesin, kavga etmeyelim de aramız açılmasın, zaten kavga etmeden geçen zamanlarımız belli bari o zamanlar huzurumuz kaçmasın diye diye bugünlere gelmiştik.

Ten tonlarındaki ruj sürdüğüm dudaklarımı yaladım. Dudağımdaki rujun ederi, karşımda yayıla yayıla oturan adamın haftalık maaşı kadardı. Aramızdaki gelir uçurumunu ben dert etmezdim ama onun için bu da ayrı bir sorundu. Onun için her şey sorundu.

“Yorulan tek sen misin? Bu ilişki için çabalayan tek kişi sensin, öyle mi? Seni desteklediğimi ve hayatındaki herkesten daha çok önemsediğimi görmeyecek kadar kör müsün?”

Yüzünde her zaman takındığı mağrur ifade belirdi. Söylediklerim hoşuna gitmemişti. Baş kaldıran kadınları sevmezdi. Sonsuz bir itaat falan bekliyor olmalıydı. Kadın dediği kafasını eğmeli ve sesini çıkartmamalıydı. Böylesi leş bir düşünce yapısına sahip bir erkeği nasıl sevdiğimi aklım almıyordu fakat tarih acı bir gerçek gibi suratıma çarpıyordu. Bu adamın hastalıklı fikirlerine, leş gibi karakterine katlanarak devirdiğim neredeyse iki yıl kabak gibi önümdeydi. İki yıl boyunca bu adamlaydım.

Evet, o hep mağrur ve haklıydı. Her zaman masumdu ve doğru olan için çabalayan da o olmuştu. Karşısındakiler, hayatındakiler onu kötü etkiliyordu. O ise bunlara rağmen elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Her zaman. Kimse onu mutlu edemiyordu sadece. Onu, hayallerini, isteklerini anlayan ve ona destek çıkan kimse yoktu. Herkes onu engellemeye çalışıyordu. Her zaman masum olan oydu. Etrafındakiler onun kötülüğünü isteyen yılanlardı.

Hep aynı hikayeler. Hep kendisi, her zaman o. Başka hiçbir şeyin önemi yok.

Benim ne halde olduğum, üzülüp üzülmediğim veya günlük sorunlarım onun için önemli değildi. Dediğim gibi, sadece o önemliydi çünkü her şeyi sırtlanan oydu. Hepimiz onun sayesinde iyi yerlerdeydik ama ona nankörlük ediyorduk. Değerini bilmiyor, bizim için kendini feda etmesini küçümsüyorduk. Etrafındaki herkesin içini o biliyordu ve aslında kimse kendini, onun bildiği kadar iyi bilemezdi. Ondan iyi birisinin varlığı söz konusu bile olamazdı.

İnsanların onu sevmemesi onun için dünyanın sonu demekti. Kendisi dışında kimse sevilmemeliydi. Onun dışında birilerinin sevilmesi de saçmalıktı! Kendisine kötü bir şey denmesin de isterse benim ismim kötüye çıksın önemsemezdi. Kendisi seviyor ya, başkasının ne dediğinin ne önemi vardı? O yetmeliydi. Hatta ona yetmek senin için yeterli olmalıydı! Onun tarafından varlığının bilinmesiyle yetinmeyi öğrenmen gerekirdi. Kendisine denmesini istemediği şeylerin bana denmesini önemsememeliydim. Onun sorunlarını anlayışla karşılamalı, hayatını zorlaştırdığım için ayaklarına kapanarak özür dilemeliydim.

Böyle de iki yüzlü birisiydi. Ruh hastası.

“Beni desteklediğini ve önemsediğini elbette görüyorum güzelim ama yetmiyor, anlıyor musun? Çabaların bana yetmiyor. Göstermelik, yapmış olmak için yapıyorsun her şeyi. Ben göreyim diye göstere göstere, temsili yardımlar ve destekler senin yaptıkların. En büyük sorumluluklar yine bende, ilişkimizi bile ben yürütüyorum ve sen hiç çabalamıyorsun. Ben de insanım sonuçta. Ne kadar dayanabilirim? Benim de sorumluluklarım, ailem, arkadaşlarım, işim var. Her zaman ilişkimize bakmak ve ilişkimiz için fedakarlıklar yapmak zorunda değilim ama yaptım. Artık yorulmam benim suçum mu?”

Ciddi ciddi böyle düşünüyor olmasının mantıklı bir açıklamasını yapamıyordum. Yüzündeki ‘ben haklıyım’ ifadesi gerçekti. Şaka yapıyor olmalıydı. Bu dedikleri saf bir hayal ürünü olamayacak kadar şizofrenceydi. Ne söylesem yetersiz kalacaktı. En akıl karı olanı sessiz kalmak, daha fazla kendini yormamaktı.

Bu hasta herifin yanında kalmak, yalanlarını ve acınmalarını daha fazla dinlemek istemiyordum. Ona katlanamıyordum. İçimdeki büyük öfkeyle ona “Git,” dediğimde bile o kibri katlanılmazdı. Böyle leş bir erkekle olmak kendime verdiğim ve verebileceğim en büyük zarardı.

“Aldatmanın bahanesi olmaz Alihan! Biz seninle evli bile değildik! Aynı evde yaşamadık, sen zahmet edip buluşmaya o beş para etmez bedenini getirebildiğinde görüşüyorduk! Sen bu zamana kadar bana ne verdin ki benden bir sürü iş, para, seks talep edebiliyorsun? Kimsin sen! Seni bir daha görmek de istemiyorum!”

Sinirden düğümlenen boğazım yüzünden doğru dürüst nefes bile alamıyorken bu adamın karşımda oturmaya devam etmesi beni çileden çıkartıyordu. Yine de karşısında sinir krizi geçirip onu mutlu etmeyecektim. Onu tanıyordum. Benim üzüntüm, sinirim, yakıcı öfkem onu mutlu edecekti. Çünkü bu duygularım onun için olacaktı. Ona ait, onun sebep olduğu her eylem, duygu, düşünce onun için mutluluk sebebiydi.

Bu yüzden şu anda yüzündeki alaycı ifadeye rağmen üzerine atlamıyordum. Onu parçalamak istesem bile yapmayacaktım. Yapmaya yeltendiğim an yeni bir manipülasyonun içine düşmüş olurdum. Yine kontrol altına almaya çalışır, benim fazla sinirli olduğumu söylerdi. İş hayatımdaki, olmayan veya onun rezil ettiği iş hayatım, kötü günlerin hıncını ondan çıkarttığımı, ona hakaret etmeme rağmen sırf beni sevdiği için anlayışla karşıladığını iddia ederdi.

Yalancı.

Yüzüme uzun uzun baktı. Ona aradığı mimiği vermeyecektim. Beni aldatan bir erkeğe ne olursa olsun müsamaha göstermezdim. Bugün bu defter sonsuza kadar kapanacak, kimse tarafından açılmayacaktı.

En sonunda ofladı. Sanki bir çocukla uğraşıyormuş gibi bir ifade takındı.

“Buna pişman olacaksın güzelim, biliyorsun. Sen bensiz yaşayamazsın. Seni tanıyorum Leyla. Beni affetmediğin her gece acı çekecek, kendini kaybedene kadar ağlayacaksın ama utancından bana yazamayacak, beni arayamayacaksın. Eğer acına dayanamazsan korkma, ara. Saat kaç olursa olsun telefonlarına çıkar ve seni affederim. Yanına gelirim. Sonuçta her insan kötü geçen zamanlarında aptalca kararlar verir.”

Yüzündeki kendini beğenmiş ifadeden nefret ediyordum. Nefret! Nasıl kendine bu kadar güveniyor? Neyine güveniyor? Çevremdeki insanların dediğine göre ona bu yüzü veren bendim. Anlamam mümkün değildi, onun böylesine kibirli ve bencil bir insan olduğunu bu zamana kadar nasıl görmemiş olabilirdim? Belki de görmemek için direnmiştim. Bunun suçlusu da oydu!

İçten içe nefretle kavrulsam bile dudaklarıma gülümseme yerleştirdim. Masadan kalkarken gülümsedim. Bu, gülüşümü son görüşüydü. Bir daha ölse bile göremeyecekti.

“Senin ben…”

“Sonra da Leyla kuşum o Alihan denen herifin yüzüne kahveyi dökmüş!”

Heyecanla sesini yükselten Ece, beni şimdiki zamana çekti. Ece’nin bu cümlesine kimse inanmamıştı. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını, benim şiddet yanlısı bir insan olmadığımı beni tanıyan herkes bilirdi.

Bu nedenle en yakın iki arkadaşım Deren ve Pınar gerçeği anlatmam için bana döndü. Onlara sorun olmadığını belli eden bir gülümseme sundum. Onlara duymak istediklerini söylemeyecektim. Yalancı birisi değildim.

“Tabii ki yüzüne kahve dökmedim. Kalkıp gittim sadece. Katlanamadım o alaylı hallerine…”

Başımı eğdim, iç çektim. Önümdeki soğumaya başlamış olan kahveden küçük bir yudum aldım. Normalde kahveyi çok soğutmaz, ağır ağır içsem de kahvenin soğumasına izin vermezdim. Şimdi ise kahve boğazımdan geçmiyordu. Boğazım düğüm düğümdü ve yemek yemek aklıma bile gelmiyordu. En sevdiğim kahvem bile beni mutlu etmemişti.

Halbuki bu kahve Alihan’dan önce de rutinimin içindeydi. Alihan yüzünden zehir olması çok saçmaydı. Alihan yüzünden zehir olmayan bir tek şirketim kalmıştı.

Sahip olduğum gerçek dostlarım, Deren ve Pınar, en başından beri Alihan’ı onaylamamıştı. Belki bunu yüzüme söylememişlerdi ama adamdan hoşlanmadıklarını her fırsatta belli etmişlerdi. Onun olduğu tarafa bakmaz, onun sorularına kısa yanıtlar verir ve şansları varsa erkenden kaçarlardı. Alihan’ı tanımaya çalışmamışlardı. Ona şans vermemişlerdi. Bu yüzden onların yargısı benim gözümde adaletsizdi.

Kızlara göre Alihan’ın hayatı komple yalandı. Alihan’ı çok fazla tanımasalar bile kesin yargıları vardı. Özgüven eksikliği yaşaması bir yana bunun sinirini benden çıkarttığını birkaç kez dile getirmişlerdi. Onları ciddiye almamıştım çünkü benim yalvarmalarım sonrası zor zahmet gelirlerdi. Kendileri ‘Buluşalım hadi!’ demezdi.

Alihan’ın ezikliğinin sorumlusu olarak beni görmesi en çok Pınar’ı delirtiyordu. Alihan’dan en başından nefret etmişti ama benim için sesini çıkarmamıştı. Alihan’ı ne kadar sevdiğimi beni tanıyanlar biliyordu. Ne Deren ne de Pınar, Alihan yüzünden beni kaybetmeyi göze alamamıştı.

Beni ciddiye almamış da olabilirlerdi.

Sinirle gözlerimi yumdum. Kafam allak bullak olmuştu. Deren ve Pınar’ı seviyordum fakat onlar da benim onları sevdiğim kadar beni seviyorlar mıydı?

Aptallığıma gülmek istedim. Sevgiymiş! Alihan’a duyduğum sevgi saf bir sevgi miydi yoksa bağımlılık mıydı emin olamayacak kadar bulanık bir zihne sahiptim. Ne doğruydu ne yanlıştı? Kim dostumdu kim düşmanımdı? Benim acımdan mutluluk duyanlar var mıydı yoksa ben mi kuruyordum? Acıdan kafayı mı yemiştim yoksa aklım başıma mı gelmişti? Çektiğim acının nedeninden bile emin değildim; gerçekten sevdiğim için mi yediğim kazık bu kadar çok canımı yakıyordu yoksa Alihan gibi rezil ve düşük seviyeli bir insanın bana kazık atacak kadar hayatımda yer edinmesi mi onurumu ve gururumu ayaklarımın altına almama neden olmuştu?

Bu soruların cevabını kısa vadede alamayacaktım. Bu yolda tıpkı her zaman olduğu gibi yalnızdım. Acı çeke çeke tüm sorularımın doğru cevaplarını öğrenecektim.

Aşkın ne kadar kör edici ve acı verici bir şey olduğunu Alihan sayesinde canlı canlı deneyimlemiştim. İlişkimiz boyunca bana gösterdiği, hissettirdiği sevgiden daha çok acı çekiyordum. Alihan canımı kimsenin yakamayacağı kadar yakmıştı. Dile kolaydı iki sene!

Hayallerimde Alihan’la yaşayacağımız mutlu zamanlar, güzeller güzeli çocuklarımız varken Alihan kendine bakmadan beni, birlikte kurabileceğimiz güzel hayatı tek bir an düşünmeden aldatmıştı. Bunu şans eseri yakaladığım zaman Alihan’ın yüzü kızarmamış, kendini savunmuştu: ‘Abartma! Konuşmak aldatmak sayılmaz. Evet, seni kandırmışım gibi düşünebilirsin, bu kandırmak da sayılmaz ama iddia ettiğin gibi aldatma falan kesinlikle yok. Ciddi bir şey yaşanmadı.’ demişti.

Komikti! Savunulacak yanı olmayan, yapılabilecek en büyük kahpeliği yapan bu herif hala kendini savunuyordu. Yapmam gerekeni yapmıştım: o an limanını ateşe vermiştim. Böylesine iğrenç bir üslupla konuşan birisiyle birlikte olduğuma inanamıyordum. Bu zamana kadar hiç mi tanıyamamıştım? Bu kadar mı kördüm? Aptal yerine konmayı mı hak etmiştim? Bütün emeklerim, sevgim kullanılmıştı. Alihan’ın her anında yanında olmuştum; yapmayacağım şeyleri onun için yapmıştım.

Alihan’ın ailesinin densizliklerini bile sineye çekmiştim. Ece’nin beş dakika önce dediğini ben yıllarca yapmıştım ve yapmayı göze almıştım: “Normal koşulda yüzüne tükürmeyeceğin insanlarla yıllarını geçirip üstüne ‘annem ve babam’ mı diyecektin?”

Alihan için onlara da katlanacaktım. Değer miydi? O zaman dahi değmezdi. Bunu bile bile boyun eğmiş, sevdiğim adam için susmuştum. Bütün yaşananlara, yaptığım fedakarlıklara rağmen bana reva görülen aldatılmak, aşağılanmak ve insandan sayılmamaktı.

Kimisine göre ilişkide kabul edilen her şart zaten olması gerekendi. Kadın dediğin fedakarlık yapar, erkek eve ve karısına bakar falan fistan. Sorun şuydu ki Alihan benim kocam değildi. İki sene boyunca göremediğim evlilik teklifi de beni karısı olarak görmediğini göstermişti. Evliliğin konusunu bile açmazdı. Ben açtığım zaman da çocuk kandırır gibi bir iki hayal zırvalar, konuyu değiştirirdi.

İlişkimizi ileriye taşımak istemediğini görmeyecek kadar da aptal değildim, aptal diyerek kendime hakaret edemezdim. Alihan’ın ayaklar altına aldığı kişiliğime rağmen hala ayakta kalmayı başaran gururum izin vermezdi. Alihan’a ve çevremdeki bana inanmayan, beni manipüle etmeye kalkışan tüm sevdiklerime rağmen kendime aptal dedirtmezdim.

Okumuş ve kendimi geliştirmiş biriydim. Alihan ise benden aşağıda olmasının faturasını bana kesmişti. Beni ezmeye harcadığı eforu kendini geliştirmeye harcasaydı… Hayır, o zaman bile benden iyi olamazdı. Hiçbir zaman benim seviyeme ulaşamayacaktı.

Annemin ricası üzerine kısa süreliğine geri dönmüştüm, Alihan ile tanışmasaydım bu şehirde geçireceğim süre en fazla üç aydı. Sahip olduğum isim beni çok değerli yapıyordu: Leyla Aktaş tek başına bir markaydı. Bu markadan faydalanabilecek kişiler ya sosyete takımı ya da ünlülerdi. Orta ve dar gelirliler için yapacağım yardımlar dışında bir çalışma durumu olamazdı çünkü mimarlık ücretimi ödeseler bile inşaatı kaldıracak bütçeleri olmazdı. Kıytırık veya az malzeme kullanmaz, işimi aceleye getirmezdim. Kendi şirket elemanlarımla çalışırdım.

Kolaya, hızlıya kaçmazdım, kimseye de rüşvet vermezdim.

Başımı Alihan’ın ailesiyle belaya sokan da ünüm, iş camiasındaki konumum olmuştu. Alihan’ın ailesi beni yağlı kapı olarak görmüş, kullanmaya kalkmıştı. Onlara tepki gösterdiğim zaman da çirkefleşmiş, beni istenmeyen gelin ilan etmişlerdi. Oğullarıyla evlenmek istemem tüm sülalesine bakacağım anlamına gelmiyordu. Parazitten beterlerdi.

Onların istekleri ve planları da çok önemliydi. O zamanlar bana takındıkları kavgacı, agresif tavır nedeniyle çok üzülmüştüm. Üzüldüğüme değmezmiş. Onların ne lanet insanlar olduklarını daha erken fark etmeliydim.

Hata bendeydi. Aşk diye kafayı yememeliydim. Azıcık olsun aklım kalmalıydı.

Her zaman saygılı, nerede ne yapması gerektiğini bilen, hayatı yaşayarak öğrenmiş birisi olmuştum. Genç yaşıma rağmen işimde kimsenin beklemediği bir başarı göstermiştim. Bulunduğum ilde, Alihan’a rağmen, olabildiği kadar büyük işler yapmıştım.

Onun için her şeyimi verebilirdim. Kimse bana, ona verdiklerimi vermemişti. Dünya nüfusunun neredeyse yüzde doksan dokuzunun böyle bir şansı elde edebildiğini bile düşünmüyordum. Alihan sahip olduğu şansın, benim kıymetimi bilmemişti. İçine sıçmış, üstüne de mum dikmişti.

Çevremdeki herkes, Alihan’ın muhabbet kuşu bile bu ilişkinin olmayacağını dile getirmişti. Anlamayan, o kalın kafasına bu gerçeği yerleştiremeyen tek aptal bendim. İlişkimizi gözüyle görmeyen, uzaktan anlattığım kadarını bilen Ece bile bana bu ilişkinin oluru olmadığını açık açık söylemişti.

Kaşlarım aklıma gelen kötü düşünceler nedeniyle çatıldı. Düşünmeyi geçtim, aklımın ucundan geçirmem bile çok büyük ayıptı. En başta da beni sevenlere, yıllarca devam etmiş dostluğumuza saygısızlıktı. Kafamdan kovaladım. Aklıma gelenin mümkün olması mümkün değildi. İhtimali bile büyük bir kalleşlikti.

“O lanet herifi boğmak, hadım edip öldürmek için orada olmalıydım. Lanet olsun! Bir de aldattığı kızın adı da İrem’miş. İremlerin ne olduğu bellidir. Iy yani ne midesizlik!”

Ece’nin sinirle tizleşen sesi yüzünden kızların yüzü buruştu. Kendi düşüncelerimde boğulduğum için arada dönen konuyu kaçırmıştım. Durumumu gördükleri için konuşmalara katılmamamı anlayışla karşılıyorlardı. Kızların Ece’ye yaptığı hoşnutsuz mimiği görmezden geldim. Buz gibi olmuş olan kahvemi boş boş karıştırmakla yetindim. Bir yandan düşündüm.

Alihan’ın kiminle yatıp kalkmaya niyetlendiği, kızın adının ne olduğu benim için bu saatten sonra önemli değildi. Kalbimi kıran Alihan’ın mesajına cevap bile vermeye çok tenezzül etmeyen İrem değil Alihan’dı. Tüm mesajları görmüştüm. Yazdığı şeylerin affedilecek yanı yoktu.

Sırf yazdığı kadından beklediği karşılığı alamadı diye aldatmamış sayılamazdı. Alihan ise yüz bulamadı diye yazdıklarının aldatma olmadığını savunacak kadar yüzsüzdü.

“Kızlar, İrem’i ismiyle yargılamayın. Zaten buna yüz vermemiş kız, o nedenle boş verin. Ayrıca Alihan konusunu da kapatıyoruz çünkü o, onu konuşmamızı hak etmiyor. Hiçbir şeyi hak etmiyor.”

Ece ve Deren dediğimi onayladı. Pınar ise bana sanki üçüncü bir gözüm varmış gibi baktı. Dediğime inanamıyor olmalıydı.

“Canım sen dalga mı geçiyorsun? Ne demek ya boşver? Konuyu kapatmak da ne? Adam seni aldattı! Utanıp bir özür bile dilememiş! Ne demek konuyu kapat? Kapatmıyorum.”

Pınar’ın ani çıkışı gerilmeme neden oldu. Ece ve Deren sessiz kalmayı tercih etti. Pınar bana kaşlarını çatmış bakıyordu ve benden cevap bekliyordu. Boşuna bana yükleniyordu çünkü bu haltı yiyen ben değildim. Beni sıkıştırması onun eline hiçbir şey vermeyecek, günün sonunda zafer kazanmasını sağlamayacaktı.

“Kapatma o zaman Pınar? Ne istiyorsun benden? Bağırayım burada, olay çıkartayım istersen. Sırf aldatıldım diye herkesi rahatsız edeyim ve deli damgası yiyeyim, değil mi Pınar? Farkında değilsin galiba ama ben koskoca Aktaş Mimarlık, Mühendislik ve İnşaat şirketinin kurucusuyum. Alihan gibi sikinin gösterdiğine giden bir aptal yüzünden kendimi rezil edemem.”

Pınar benim cevabım yüzünden sustu. Şirketimi yüzlerine vurmamı sevmezlerdi. Ben de orta gelirli bir üniversite mezunu olsaydım, ailesinin desteğiyle kurduğu işiyle hava atan arkadaşımdan nefret ederdim. Gelir adaletsizliği kimseye adil gelmezdi. Kimse de ‘ben yeterince çalışmadığım için yeterince kazanamıyorum’ demezdi. Elbette işin çalışmakla yürümediğini biliyordum, çalışmak tek başına yetmezdi. Fakat kalan her şartı yerine getirir, camış gibi yatarsan o zaman da batardın.

Bunu anlatmanın bir yolu yoktu. Yaşanarak öğrenilmeliydi.

Ece’nin eğlendiğini belli eden yüz ifadesi gergin havayı biraz olsun dağıtmıştı. Arkasına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Deren ve Pınar’a sataşmıyordu ama ben ne söylersem söyleyeyim lafı gediğine koymayı ihmal etmiyordu.

“Şirketin olmasa çıngar çıkartırdın yani, doğru mu anladım?”

Ona güldüm. “Evet. Ortalığı yıkar, çığlıklar ata ata, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Kimse de beni susturamazdı.”

Bu dediklerimin arkasında durabilmek isterdim ama bunlar doğru değildi. Büyük ihtimalle eve gittiğimde yapacağım şey tam olarak buydu: ağlamak. Deli gibi ağlayacak ve paşalar gibi acımı çekecektim. Dışarıda ise dimdik duracaktım çünkü Alihan’ın onun için üzüldüğümü bilmesini istemiyordum. Nasıl ki o bana sen kim köpek çekmiş, bir hiçmişim gibi aldatmıştı, ben de ona gerçekten bir hiç olduğunu gösterecektim.

Deren’in yüzündeki ifade mimiksizdi. Yüz kasları tamamen gevşemişti. Elinde döndürdüğü kahve fincanına bakıyordu. Onun kendi kafasının içinde hesap kitap yaptığını anlamıştım. Büyük ihtimalle dediklerimi düşünüyordu.

Deren’in, Alihan’a karşı öyle büyük bir nefreti hiçbir zaman olmamıştı. Alihan’la olan ilişkime karışmak ona düşmezdi. Ece gibi burnunu sokmazdı. Her konuda fikrini dile getirmez, uzaktan izlemeyi tercih ederdi. Düşüncelerini kendine saklamayı bilirdi. Daha ağır başlıydı. Fakat şu an benimle konuşmadığı için pişman görünüyordu çünkü ben bu ilişkiyi onlara söylediğim zaman, en başında bana karşı açık olabilseydi belki de asla Alihan’la olmayacaktım.

Kariyerimdeki en yüksek konuma emin adımlarla ilerlerken Alihan’la tanışmam kariyerimi duraklama dönemine sokmuştu. Tıpkı kalan her şeyi mahvettiği gibi, kariyerimin de içinden geçmişti. Bundan zevk aldığından adım kadar emindim. Kazandığım paralar onun hayal bile edemeyeceği miktarlardı. Hem işimin saygınlığı hem çevremdeki sözü geçen, konumu sağlam kişiler hem de döndürdüğüm paralar Alihan için büyük sorundu. Kendisinin giremediği, girmeye çalıştığında dışlandığı, kendini satsa kazanamayacağı meblağların zevkine harcandığı çevrem, çevremdeki erkekler Alihan’ın narsistliği için balyoz etkisi yapmıştı.

Kendilerinin sahip olamadığı başarılara sahip kişileri gördükçe kıskançlıktan kırılan erkekler, çevrelerindeki kadınlar için zararlıydı. Alihan gibi adamlar cinsiyeti fark etmeksizin insanlar için zararlıydı. Ne kadar yalnız ve insanlardan uzakta olurlarsa insanlık için o kadar iyiydi.

Önümdeki buz gibi kahveyi kenara iteledim, garsona el işareti yaptım. Yanıma aceleci adımlarla gelen garsona aynı kahveden sipariş ettim: laktozsuz sütle yapılmış, vanilyalı latte. Yanında da vişneli cheesecake.

Garson gittiğinde Deren ve Pınar’ın Ece’ye sorular sorduğunu fark ettim. Onu tanımak için sordukları bu sorulardan Ece oldukça sıkılmış gibi görünüyordu. Hak verebilirdim. Pınar çok fazla soru sorar, özele pek saygı duymazdı. Daha çok ‘sevgilin var mı?’ ‘cinsel tercihlerin neler?’ veya ‘en utanç verici anın nedir?’ gibi sorularla insanı darlardı. Deren ise klişe sorular sorar kalanıyla ilgilenmezdi.

Deren’in Alihan’ın yaptığı şerefsizliğe diyecek bir şeyi yoktu. Beni kırmak istemediği belliydi. Çenesini kapalı tutacağı zamanı iyi bilirdi. Ece ise Deren’i tanımadan önce, benim Deren’i anlattığım kadarıyla, bu özelliği eziklik olarak görüyordu. Deren ise buna ağırbaşlılık derdi. Pınar ise bu ilişkinin koca bir yanlış olduğunu başında söylemişti.

Alihan gibi bir erkeğin normal koşullarda benim gibi bir kadınla olmasının imkanı yoktu. Yetersiz, benimle aynı ortamlarda barınamayacak kadar fakirdi. Dahası zeka seviyesi de uymazdı. Bir anlık aptallıkla bütün bu uyaranları görmezden gelmiş, tüm bu kötü ve itici koşullara rağmen Alihan’dan bir adamlık beklemiştim. Deren ve Pınar’a ise bana destek olmasalar bile köstek olmamak düşmüştü.

Normal koşullarda maddi konuları kıyas malzemesi yapmazdım.

Ece’ye gelmeden önce bahsettiğim işi düşündüm. Beş gün önce ait olduğum, bu işlere başladığım, şirketimi kurduğum yerde büyük bir proje teklifi yapılmıştı. Bu işi kabul edersem şehrime döner, aylarca belki de yıllarca buraya gelmezdim. Benim için oldukça uygundu. Buralardan uzaklaşmak, yabancı olmasam da aklımdan yavaş yavaş silinmiş eski hayatıma dönmek bana iyi gelecekti.

Alihan olsaydı bu işi de reddedeceğimi biliyordum, tıpkı diğer işleri reddettiğim gibi. Şimdi durumlar tersine dönmüştü. Önceden kabul etmem için sebep yokken şimdi kabul etmemem için bir sebep kalmamıştı. Sonuçta Alihan’la ilişkim bitmişti. Bu ayrılık benim isteğimle, planlamamla ve beklentimle olmamıştı. Burada kalmak bana acı verecekti.

Ece de benim düşündüğümü düşünüyor olacaktı ki konuyu benden önce açmıştı.

“Bence ait olduğu yere geri dönmek Leyla bebeğime iyi gelecek.”

Ece’nin dediğiyle Pınar ve Deren şaşkınca bana baktı. Ece’nin neden bahsettiği hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Olmaması normaldi çünkü işe olmayacak gözüyle bakmış, kızlara anlatmaya gerek görmemiştim. Zaten taşınma konusu da laf arasında geçtiği için Ece’ye anlattığım bir şeydi. Üstünde düşünmemiş, işi kabul edeceğime ihtimal vermemiştim.

Hüzünlü, silik bir gülümseme sundum. Kalbimdeki sızı beni andan kopartıyordu. Burada kalmak için nedenim kalmış mıydı? Aldığım işler eskiden gelen işlerden haydi haydi kolaydı, küçüktü ve sıkıcıydı ama bir şekilde idare etmiştim. Azla yetinmiştim.

Sürünmüştüm.

Bu iş benim sahalara döndüğümün habercisi olabilirdi. Kaybettiğim fırsatlara, ortaklara, iyi müşterilere ve ortamlara üzülmemeli, dönüşümü şatafatlı yapmalıydım.

İçgüdülerime güvenirdim. Alihan konusunda içgüdülerimi dinlemediğim için pişmandım. İş konusunda da gitmem gerektiğini hissediyordum. Bu sefer kalbiyle düşünmeyecektim. Bir yandansa burada kalmak ve depresyonun dibine vurmak istiyordum.

Bundan sonra kalbimin yönlendirdiği tüm konulardan uzak duracak, canımın yanmaması için mantığımı kullanacaktım. Sorgulamayacaktım! Üstüne düşünmeyecektim!

Bir daha aşık olmak gibi aptalca bir hata yapmayacaktım.

“Cidden gidecek misin?”

Pınar’ın kırık, kısık sesine döndüm. Pınar’ın bu gitme işinden hiç memnun olmadığı çok belliydi. Koyu kahve gözlerine dolan hüznü görmek benim de üzülmeme neden oldu. Gitmemi istememesi hakkında ne düşünmem gerektiğine karar verememiştim. İyiliğimi istemeliydi. Arkadaşlar birbirilerinin iyiliğini ister, iyilikleri ve mutlulukları için destek olurlardı.

Pınar’ın rüzgarda uçuşan kıvırcık, kestane rengi saçlarına baktım. Her zaman dağılır, kabarırdı. Pınar’ın hiçbir derdi olmasaydı bile şu saçları onun derdi olmaya devam ederdi. Hafifçe gülümsedim. Elmacık kemikleri belirgin, dudakları hafif kalındı. Uzun kirpikliydi. Üstelik Pınar esmer bir kadındı. Uzun boyluydu ve hafif kaslı bir vücudu vardı. Kendine her zaman dikkat ederdi. Sporunu düzenli yapardı, zaten kendisi pilates öğretmeniydi ve diyetisyendi. Arkadaşlarının da sağlığı ve diyetiyle özellikle ilgilenirdi. Her hafta sonu buluşur ve meditasyon yaparlardı.

Gözlerim benden cevap bekleyen Deren’e kaydı. Onun da yüzünde kırık bir ifade vardı. Üzülmelerini istemezdim. Bu yüzden onları son kez inceledim. Son olduğunu biliyordum. Ece bu akşam arabasıyla dönecekti. Ben de ona eşlik edecektim.

Deren bembeyaz bir tene sahipti ve büyük, mavi gözleri vardı. Saçları doğal rengiydi, kızıl saçlıydı. Gerçekten güzel bir kadındı. Gençken diş teli taktırmış, yamuk dişlerini düzelttirmişti. Burnu hafif kemerli olsa da düzgündü. Hafif kepçe kulaklı olsa da bu bile ona ayrı bir güzellik katmıştı. Boyu kısaydı ve bu Deren’i daha da albenili yapıyordu. Birçok erkek onun bu orta boyunu çok beğeniyor, etrafında pervane oluyordu.

Deren bu ilgiden hoşlanmasa da güzelliğinin getirilerini keskin şekilde reddetmezdi. Pınar onun fiziğine daha da dikkat ederdi. Bu nedenle Deren de oldukça düzgün fizikli bir kadındı.

Onların benden cevap beklediğini biliyordum. Belki de bekledikleri cevap gitmeyeceğimdi ama gidecektim. Uzaklaşmam gerekiyordu.

“Evet. Ece haklı. Gitmek bana iyi gelecek. İş açısından bakmıyorum. Burada kalırsam daha da kötüleşeceğim gibi geliyor. Zaten alacağım bu iş eski zamanlarda aldıklarım gibi; büyük ve zorlu. Eğer bu ayrılık yaşanmasaydı kesinlikle kabul etmezdim. Artık gitmemem için sebep yok.”

Kızlar beni burukça onayladı. Onların burada olmama alıştığını biliyordum. Ben de burada olmaya alışmıştım. Eski tempoma dönmem gerekiyordu. Kariyerimin ne kadar hasar aldığını önceden umursamıyordum. Halamın aradığı her seferinde saatler boyunca çektiği nutuklar pek umurumda olmamıştı.

Gerçekten de insanın tek aşkı işi olmalıymış onu anlamıştım. Aşk karın doyurmuyordu, aksine, aç bırakıyordu. Alihan gibi birisi yüzünden vazgeçtiğim binlerce liradan utanç duyuyordum. O paraları alabilir ve Alihan’a sadaka olarak verebilirdim.

İlk işimin ödemesiyle kurban kesecektim.

“Bu karar çok büyük. Emin misin?”

Deren’in sorusu üstüne kısa bir an durumumu gözden geçirdim. Kendime karşı dürüst müydüm? Evet. Tereddütlerim vardı, evet ama gidecektim. Belki hata yapacaktım ama bu benim hatam olacaktı. Bana ait, beni ilgilendiren bir hata ve bundan bile mutlu olacak hale gelmiştim.

Alihan’ın beni her şeyde suçlaması, hiçbir şey yapmasam bile suçun bana kalması katlanabileceğimin kat kat üstünde bir işkenceydi. Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki nefesim kesiliyordu. Suçlanmaya o kadar alışmıştım ki aldatılmak dahi benim suçummuş gibi geliyordu. Bu düşüncenin ne kadar hastalıklı olduğunun farkındaydım. Aldatılan suçlu olamazdı.

“Evet Deren.”

Dalgın bir şekilde yudumladığım kahveyi bitirdim. Saate bakmak için telefonu elime aldım. Telefondaki ekran resmine gözüm takıldı. Alihan’la çekildiğimiz fotoğraf duvar kağıdıydı. Gözlerim doldu. O fotoğrafı çektiğimiz zamanı hatırladım. Bu fotoğrafı çekmek için Alihan’a yalvarmıştım. Alihan ise yalvarmalarımdan sıkıldığı için gönülsüzce bu fotoğrafı çekilmişti.

Her zaman bana bir belaymışım gibi davranmıştı ama işine gelen konularda ısrarları çekilmezdi!

İçimde yanan nefret ateşiyle telefonu Deren’e uzattım. Ece’ye uzatsam telefonu kırardı ve yenisini hediye etmeye çalışırdı. Yeni bir telefon istemiyordum. Alihan bir kuruş dahi harcanacak birisi değildi.

Deren de benim ne istediğimi anlamıştı. Telefondaki Alihan’ın olduğu, Alihan’ı hatırlatacak her şeyi sildi. Telefonun duvar kağıdını manzara fotoğrafı yaptı. Alihan’a ve ailesine ait olan tüm sosyal medya hesaplarını, numaraları engelledi.

Deren bunlarla uğraşırken Ece de Deren’e Instagram’a güzel bir hikaye atması için yalvarıyordu. Alihan’ın beni gizli hesaplardan takip ettiğinden emindi ve benim mutluluğumu görmeliydi. Pınar üzüntüyle onların kavgasını izledi, farkında olarak ya da olmayarak kolumu okşadı. Onun bu sözsüz desteğini kabullendim.

Dolan gözlerimle, acıyan kalbimle girdiğim savaşı kaybettim, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Bu acı, keder, yıkılmışlık hissi belki de hiç geçmeyecekti. Dayanamayacaktım. Beni yiyip bitirecekti. Ne yapmam gerekiyordu, nasıl tepki vermeliydim hiçbir fikrim yoktu. Bu acıyla nasıl baş edeceğimi bilmiyordum. Baş etmeli miydim ondan bile emin değildim.

Uzunca süre ağladım. Sadece acımı çektim, düşüncelerimle, acımın ateşine odun atmadım. Burnum kızarana, gözlerim batana kadar kendimi kaybetmiş gibi ağladım. Artık sesim zor çıkıyordu çünkü boğazım kendimi sıkmaktan kasılmıştı. Pınar’ın kolunu bıraktım. Akan burnumu sildim. Ece’ye baktım. Ece’nin yüzündeki öfkeyi görebiliyordum. Kızın yeşil gözleri resmen nefretle kavruluyordu. Deren ve Pınar’ın yüzünde de benzer öfke vardı.

Ece’ye geldiği için büyük bir minnet besliyordum. Onun yerinde başka birisi olsaydı onca yolu gelmezdi. Birkaç saat önce onu Alihan’la da tanıştırmak isterdim ama artık mümkün değildi. Trajikomik olan bu durum karşısında kederlice gülümsedim. Alihan’la kurduğum ne çok hayal vardı. Hepsi birkaç saat önce çöp olmuştu!

Kararımı yüksek sesle söyleme vaktim gelmişti: “Hadi yine iyisin Ece, bu akşam seninle geleceğim. Eğer bu saçmalık yaşanmasaydı gelmezdim, biliyorsun. Burada kalırsam daha da delirecek gibi hissediyorum. Hem bu iş sayesinde eski zirvemi de aşarım. Alihan yüzünden, sırf o kendisini kötü hissetmesin diye güzel fırsatları teptim aptal gibi. ‘En büyük intikam başarıdır’ derler. Bakalım ne kadar doğruymuş…”

Ece gülümsemeye çalışsa da başaramadı. Kendini gülümsemeye zorladığını görebiliyordum. Sırf benim için kendisini zorlamasını istemiyordum.

“Keşke bu kararı böyle boktan bir olay nedeniyle vermeseydin bebeğim ama sevinmedim desem yalan olur. Artık müstakbel enişteyle dönersin buralara. Anacığın da damat neymiş görür.”

Ece’nin bu dediğine gülümsemekle yetindim. Bunun mümkün olmayacağını dillendirmeye gerek görmedim. Artık hayatıma erkeğin e’sini dahi almayı düşünmüyordum. Almayacaktım. En azından kendime güvenene, iyileşene, hazır hissedene kadar. Alihan gibi birini de seçmeyecektim. Sadece sevgiyi aramayacaktım. Kendi standartlarımı düşürmeyecektim!

İçimden kendime söz verdim: hak edene hak ettiği kadarını verecektim. Seveceğim erkek de sevgimi hak etmek için hak ettiğim her şeyi yapmak zorunda kalacaktı. Bunu sırf beni elde etmek için yapmayacaktı; istediği ve benim için yapmak istediğinden yapacaktı. Aksi mümkün ve kabul edilir olmayacaktı!

“O zaman gece yarısı evinden seni alayım Leyla, olur mu?”

Onayladım. Ece’yi yanımdan ayırmak bile istemiyordum ama şu an etrafımda bir sineğe bile tahammülüm yoktu. Kimseyi istemiyordum. En azından birkaç saat.

Zaten gece yarısı yola çıkacaktık. O zamana kadar biraz dinlenmeli, evimi kapatmalıydım. Zaten temizdi, koltuklara ve tozlanabilecek eşyaların üstüne örtü atsam yeterdi. Valizime birkaç parça kıyafet atar, kalanını burada bırakırdım. Orada yeni kıyafetler alırdım. Kapıları ve camları da kapattım mı, perdeleri çektim mi işim biterdi. Zaten evin güvenlik sistemi vardı. Hırsız falan girerse güvenlik şirketine haberi giderdi.

Eve geçerken durduğum bir süpermarketten alabildiğim kadar içki aldım. İçecektim. Kendimi kaybedene kadar, kendimi unutana kadar içecektim. Sonra da sızacak, Ece beni alana kadar uyuyacaktım. Gece de arabada uyurdum. Şehrime döndüğüm zaman da bir süre halamda kalırdım. Sonra kendi evime çıkar, düzenimi oturturdum.

Alihan tüm düzenimin içinden geçmişti. Beni mahvetmişti.

Yaptığım bu küçük düşürücü eylemi asla tasvip etmezdim ama şu an acımı unutmaya ihtiyacım vardı. Acımı unutamasam bile hissedemeyecek, hissetsem bile kendimi bile unutacak kadar içmeliydim. İkisi bir arada olduğu zaman beni bitiriyordu. Bitiyordum. Bitmek istemiyordum işte! Böylesi bir sonu hak edecek hiçbir şey yapmamıştım ama sonunda aldatılmış, kandırılmış, yıllarca ayakta uyutulmuş üstüne bunların hesabını sorduğumda yemediğim hakaret kalmamıştı. Böyle leş bir adamla geçen vaktim için kaç şişe içersem içeyim içim kül olmazdı.

Keşke şu şişelerin içindeki alkoller kalbimdeki alevleri harlandırıp kalbimi kül edebilseydi. Kalbime ihtiyacım yoktu. Varlığı sadece acı veriyordu. Değmeyecek insanları hayatıma alıyor, canımı yakmalarına izin veriyordu.

Kızların yanında güçlü durmak için kendimi kandırmaya ve doldurmaya çalışmıştım ama benim de gücüm sınırlıydı. Güçlü değildim.

Hayır, dedim içimden. Sen değil, o yanmalı. Onun olduğu yerler, ona ait şeyler yanmalı. Sen değil. Yüreğin değil, kalbin hiç değil. Kalbin hak edenin ellerinde filizlenmeli ve rengarenk çiçekler vermeli.

Beyaz Krizantemler yeşermeli.

O Krizantemleri yeşertecek adamın varlığı bile hayaldi. Varsa da benden uzak durmalıydı çünkü ben öyle bir adamı kendimi iyileştirmek için kullanmazdım. Kullanmayacaktım. Hem Krizantem’in bir sürü anlamı vardı; bir adamdan beni yaşatmasını beklerken o adamın beni öldürme ihtimali de yok değildi. Tıpkı Alihan gibi… Ondan da beni yaşatmasını beklemiştim ama o beni öldürmeye kalkmıştı. Öldürmeyi başarmış mıydı? Ona beni öldürmesi için izin vermiş miydim?

Cevaplarını zamanla göreceğim masumane sorular işte…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.