Deniz'in Anlatımıyla
Ağaçların arasından kendine bir yol çizerek akan derenin sesi ayak seslerimizi bastırırken yürüme mesafemiz iki kilometreye kadar düşmüştü. Dün akşam elimizdeki son kumanyalar da bitmiş görev süresi uzatıldığından dolayı hala sınır ötesindeydik.
Önümüze çıkan sarp kayalıklar işimizi zorlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyordu. Aldığımız uyarıyla beraber dikkatli bir şekilde kademeli olarak yürümeye başladık. Birkaç adımdan sonra Ali'nin elini bana doğru uzatıp diğer elini de dudaklarına götürerek sus işareti yapmasına tanık oldum. Olası bir baskın hepimizin sonu olurken mevzi almamızı bırakın hareket etmemiz bile kısıtlı imkanlar dahilindeydi. Önümüzde ufak çaplı bir uçurum , aşağısı ise dere. Bok yoluna nasıl ölünür adlı çalışmanın ressamları da biz oluyorduk herhalde.
Gözlerim Ali'nin ne sezmiş olabileceğini sorgularken komutanımızın duyduğu sesle " Kendinizi koruyun"demesi girdiğim durumdan kurtardı beni.
Alışılmıştı.
Bu ses... Bu sesi tanıyordum. Kanasın uzaktan atıldığında çıkardığı o sesti bu. Kendimi toparlamama zaman bile kalmamıştı. Ne ileriye gidebiliyordum ne de geriye bir adım atabiliyordum. O an idrak edebildiğim tek şey ilk hedefin ben olduğum gerçeğiydi. Dizlerimi kırarak biraz eğildimde başımın hemen üstündeki kayalıktan sıçrayan toz bulutu omuzlarımdan aşağıya süzüldü.
"Lanet herif "diye mırıldandı sinirle Ali."Sana diyorum postu deldireceksin bir gün diye , hazırlasana oğlum kefen paranı!"
" Hayır soracaklar bunun hiç mi ardını önünü kollayan ,cebine üç kuruş koyan yok diye. Sefillerden beter oldun "dediğinde gözleri silahında kenetli sesin geldiği yönü tarıyordu.
Eski pozisyonumu aldığımdan beri ben de karşımızdaki yamaç boyunca uzanan dağları taradım. Diğer taraftan da cevap yetiştirmeyi ihmal etmedim tabi.
"Niye Ali ya " dedim dalgaya alarak." Belki ben çulsuz çabutsuz ölmek istiyorum. Hem sen babamın paralarını unuttun herhalde".
Bu konuyu hiç açmamıştım ama askeriyenin her köşesinde zengin olduğum lafları dolanıyordu. Donuma zenginim yazdırıp askeriyede dolaşsam daha az dikkat çekerdim.
"Seni benden iyi kimse tanıyamaz Deniz, elleseler dokunmazsın o paraya. Hem maaşının hepsini vakıfa bağışladığını da biliyorum".
"Bunu sakın ortalık yerde söyleme "dedim ciddi bir tavırla."Babam zaten asker olmama karşıyken bir de kazandığın parayı milletin çocuklarına mı yediriyorsun der".
Tam o anda gözüme takılan namlunun ucuyla durakladım. Buldum seni diye mırıldandığımda bulunduğunu anlamış olacak ki önce ben ardından o tetiğe bastı. Mermiden kıl payı kurtulurken saniyeler önce duyduğum ses çoktan kulaklarıma ulaşmıştı. Geliyorum diyordu. Bu son şansındı ve sen o şansı kaybettin .
Yanımdaki silahlar hedefini bulmuşçasına oraya döndü. Ben mıh gibi yerimde dururken artık vücudumu delip geçecek o kurşunu bekliyordum sanki. Adım atsam ayaklarım tutmayacak bir çuval gibi yere yığılacaktım.
Tam o anda benim istemeyeceğim izin vermeyeceğim bir şey oldu. Ali silahını ateşlerken sol bacağını önüme atarak bedenini uçurumun başında önüme getirdi. Kurşun ulaştığı yerin bir can olduğunu bilerek ilerledi . Vücudumda hiçbir acı hissetmezken içimden lanetler ediyordum. Vurulan ben değil Aliydi.
Bedeni öne doğru kayarken onu kendime doğru çekmeye çalıştım. Sarp araziden dolayı ne kadar uğraşırsam uğraşayım uçurum ikimizi de bir mıknatısçasına çekti. Silah sesleri arasında kalan bedenim neden direk saldırmadıklarını sorarken beynim oyun oynadılar diyordu. Kanas sesi kesilirken şimdi daha fazla silahın vızıltısı vardı.
Aliyle bedenlerimiz kendini uçurumdan bıraktığında silah arkadaşlarımın bağırışları ,o buğulu ses , omzuma giren kurşun, en son da kapanan gözlerim son hatırladıklarımdı. Dua ediyordum. Ali yaşamalıydı. Kendisi dışında düşünmesi gereken iki çocuğu vardı onun. Arkasında bırakacağı genç bir kadın.
Yuvarlanarak derenin içine indiğimizde omzumdaki acıyı umursamadan suya kapılan Aliye koştum. Sığ bir köşe bulup bedenini toprağa doğru sürükledim. Bilincinin kapalı olması bizim için iyi olmazken ıslanan üniformanın göğüs kısmından akan kan beynimden vurulmuşa çevirdi beni.
"Allah kahretsin"dedim."Allah kahretsin! "
Kurşun kalbe kıl payı saplanmıştı. Kanaması devam ediyordu. Boynumdan çıkardığım boyunluğu yarasına bastırdığım anda silah seslerinin arasından Mehmet komutanım bağırıyordu. Durum bilgimizi isterken tampon yapmaya devam ettim. Bir taraftan da bağırarak durumu anlattım.
"Komutanım ben iyiyim. Ali'nin durumu kötü. Kurşun kalbe yakın. Acil hastaneye gitmesi lazım... Fazla dayanamaz komutanım."
Yutkunarak söylediğim cümle sonrası bilinci kapalı olsa da Aliyle konuşarak tampona devam ettim. Komutanımdan en son duyduğum ses yankılanırken "Yaşat" diyordu. "Ne yaparsan yap yaşat o adamı asker".
Ellerim kana bulanmış halde nabız kontrolü, tampon sıralamasını uyguladım. Yukarıdakiler fazla olmalı ki çatışma hala sürüyordu. Elimden daha fazla şey gelmesini istedim o an. Siz... Siz hiç üstünüz başınız kan içinde can yoldaşınızı kurtarmak için uğraştınız mı? Ufacık bir zaman dilimine hapsolup saniyeler bile çok önemliyken dakikalarca bitsin diye dua ettiniz mi, dağları yırtarcasına bağırmak istediniz mi benim gibi?
Ben çok istedim.Çok istedim ama olmadı . Başramadım. Dere kıyısında sadece umutsuzca beklemek düştü payıma. Önce nefes alışverişleri yavaşladı Ali'nin ,ardından bedeni soğudu ,kalbi durdu. O durum bana düşünme fırsatı verdi. Bir çeşit kafayı yeme metodu. Ben Ali'nin ailesine o iki çocuğuna ne diyecektim. Dakikalarca düşündüm. Düşündükçe deliye dönen ruhum Ali ölmesin diye yakarışlarımla doldu.
"Ali dayan" dedim. "Bende kal , hadi Ali bende kal".
"Ali dayan ,yalvarıyorum dayan Ali ".
"Ben eşine iki çocuğuna ne derim Ali!"
Sayıklayarak kendime geldiğimde kollarımın arasında ne Ali vardı ne de sınır ötesindeydim.Yine gerçeğin yansıttığı koca bir kabus. Aldığım nefesle alnımdan süzülen damlalar parmak uçlarımın yardımı sonrası kayboldu. Gündüz vakti ezana sırtını dönersen çarpılırsın tabi Deniz. Ağrıyan başımı ovarken koltukta uyuyakaldığımı fark ettim. Aynı zamanda kapı zilinin aralıklı aralıklı çalışı. Bu işkenceye daha fazla katlanamayarak kapıya doğru ilerledim. Yarı kapalı gözlerimle gelenin kim olduğuna odaklandım. Taşınalı neredeyse bir ay oluyordu ama kapımı yanlışlıkla çalan bile olmamıştı.
"Abla?"Dedim şaşkınlıkla."Senin burada ne işin var?"
"Oğlum bakma öyle ,hadi al şunları dolaba koy ".
Ellerime tutuşturulan paketlerle kapıda kalırken Zuhal Abla çokta içeriye girmiş çay bile demlemiştir. Bu kadın benim yerimi nasıl bulmuştu acaba. Daha fazla olduğum yerde dikilmeyi bırakıp paketleri alel acele dolaba yerleştirdim. Oturma odasına adımladığımda bir taraftan da sorularımı yetiştirmeyi ihmal etmedim tabi.
"Abla sen benim evimi nasıl buldun?"
Benden çok sehpanın üzerindeki tozlarla ilgilendiğini fark ettiğimde işaret parmağını camın üzerinde boydan boya gezdirdi. Şimdi yurttan sesler korosunu çağırsak onu bile duymazdı. Ablamızın temizlik radarları çalışıyordu anlaşılan. "Oğlum bu ne !"
"Kalk".
"Kalk çabuk bana bez falan getir" .
Lafını ikiletmeye gelmediğinden koştuğum gibi içeriden ne kadar temizlik malzemesi bulduysam getirdim. Zira ablam sehpadan koltuk altına oradan da pencere pervazlarına kadar ilerleyecek gibiydi. Boşuna demiyorum ben bu kadını Cumhurbaşkanı yapalım diye. Gidene kadar gerek yok bana bırak dedim dinletemedim, misafirsin abla sen dedim dinletemedim. En son geldiğim hal hal değildi. Alnımdaki fuları çıkarıp omzumda unuttuğum toz bezini de alarak tam rahata kavuşmuştum ki Zuhal Ablam evi yıkadım üstüne de seni yıkayayım diyerekten beni banyoya postaladı.
Bugün temizlik bayramıydı da benim mi haberim yoktu acaba. Duştan çıktığımda evimin en temiz olduğu zaman dilimindeydik. Yatak odasına girdiğim sırada aynanın önünde duran ev anahtarı dikkatimi çekti. Hatta bir an o anahtarı alıp çıkmayı bile düşünmedim değil. Evin içinde dolaşmaya kıyamıyor gibiydim. Zor da olsa parmak uçlarımda mutfağa geçip gelen yemeklerden birşleyler hazırladım. Zuhal Ablayla da konuşma fırsatımız olmuştu bu şekilde. Buraya İzmir'den üç gün önce gelmişti. Adresimi annemden aldığını aynı zamanda annemin gönderdiğini de zor da olsa söyletmiştim. O kadının hala beni düşünüyor oluşuna şaşırırken kocası olacak o adama da karşı gelebilmesine içten içe mutlu olmuştum.
Yaşattığım acı sonrası o da babam gibi nefret etmeliydi oysa ki. Zuhal Abla evdeki durumlardan çıkarak başka konulara girdiğinde temizlik esnasında koyduğu çayı fark etmemle şaşkınca gülümsedim.Bu kadının net bordo bereli olması lazımdı.Vakit kaybetmeden çayları doldurdum. Karşılıklı sohbete devam ettik bir süre ardından yine ısrarla yapmamasını söylesem de bulaşıkları eline aldı. Beni de beş yaşındaki çocukmuşçasına avutarak içeriye gönderdi. Yine kanmıştım. Askerdim ben bir ay öncesine kadar asker. O kadar adama laf geçir kadın da seni koltuğa geçirsin Deniz efendi.
Son kez evi baştan başa dolaşan Zuhal Ablam sonunda kapıyı bulup çıktığında her şey için teşekkür ettim. Başımı usulca geriye doğru yasladım. Uzun zaman sonra tanıdık bir yüzle karşılaşmak nedense iyi gelmişti. O eve son ayak bastığımda topladığım ne kadar eşya varsa valizden çıkarıp deli gibi babamın yüzüne savurmuştum. Bana verdiği ne varsa onun parasıyla alınmıştı bu yüzden bir çöp dahi almamıştım yanıma. Ankaraya geldiğimde bir şekilde toparlamıştım işte herşeyi ,küçük ama idare eder bir ev bulmuştum kendime. Kapıya sırtım dayalı bir halde düşündüğümü fark edip içeriye doğru adımladım. Tam o sırada aynı gün ikinci kez çalan zille söylene söylene kapıya ilerledim.
Karşımda sırıtarak bana bakan dört küçük yaramaza tek kaşımı kaldırarak alıngan bir tavırla göz gezdirdim ve konuşmaya başladım.
"Ne var ,niye geldiniz yine kapıma?"
Aralarından en yaramazı o bıcır bıcır sesiyle birşeyler anlatmaya başladığında bu haline gülmek istesem de boğazımı temizleyerek ciddi duruşumu bozmadım. Geldiğimden beri oturduğum mahallede rahat bırakmamışlardı. En son üç gün önce evin camını kırmışlar üstüne üstlük iki gece o kırık camla uyumuştum.
Yaz aylarında hırsızlar da kol gezerken uykusuz kaldım demem daha doğruydu. Sinekler de bayram etmişti tabi bu durumda.
"Deniz abi biz pencerenin camını kırdığımız için çok üzüldük de sen mutlu ol diye dostluk maçı yapmaya karar verdik. "
"Hmm"diye mırıldandım şaşkınlıkla.Kendilerine pay çıkarmakta üstlerine yoktu."Senin adın neydi ?"Dediğimde "Oğuz "mırıltısı çıktı dudaklarından. Her geldiklerinde isimlerini sorsam da unutuyordum. Bu çoğu zaman askeriyede de olurken orada en azından üniformanın üzerinde yazılanlar durumu kurtarıyordu.
"Bak Oğuz "dedim ciddiyetle ."Şimdi arkadaşlarını da alıp kapımın önünden toz oluyorsunuz".
Kapı pervazına yaslanan sarı saçlarını havalı bir edayla arkasına atan minik kız kollarını da önünde birbirine bağlayarak cümlelerini sıraladı. Bacak kadar boyuyla poz da kesermiş velet.
"Ama Denizciğim "diye girdi söze, samimiyetine gülmek istesem de yüz bulacaklarından sakince dinledim.
"Sen de bizim bütün iyi niyetimizi suistimal ediyorsun "diye devam etti. Nereden öğreniyordu bu lafları anlamak mümkün değildi . Ellerini öne doğru kaldırıp indirerek kararlı ve kendinden emin bir hali vardı.Bu sarışınla başa çıkılmazdı doğrusu.
"Allah Allah ".
Kızgın bir şekilde söylemiş olacaktım ki yaslandığı kapıdan ayrılıp yerinde dikleşti ufaklık. Bana bakan dört küçük yaramaz üzgün bir surat ifadesine bürünürken nedense kendimi yelkenleri suya indirecekmiş gibi hissediyordum.
"Tamam tamam "diye mırıldandım .Bu sinirli tavrım şimdilik onlara yeterdi. "Peki benim çıkarım ne olacak bu maçtan?"
Toplarını ben kazanırsam kesebilirdim sanırım.Sonra düşününce biraz mantıksız geldi. Yeni bir top alma ihtimalleri de kafama peydah olurken acaba mahallede top oynamayı mı yasaklasam diye bir fikir attım kendimce. E yok artık Deniz. Oldu olacak çocuk düşmanı ol.
"Bizimle barışıyorsun ya daha ne istiyorsun Denizciğim ".
Sarı saçlı miniğin söylediğine hepsi birşleyler söyleyerek eşlik edince aradaki kahkahalar da birbirine karıştı. Ben de ufak bir gülümseme sundum. Duruma bakılırsa verebileceğim en mantıklı karar başka bir yerde oynamaları konusunda anlaşma yapmaktı.
Yere eğilip dizlerimin üzerine çökerken dördü de dikkatini bana vermişti. Kıkırtılar kesilmiş ağzımdan dökülecek kelimeleri bekliyorlardı. Daha doğrusu benimle uğraşmaktan zevk alıyorlardı.
"Bana bakın ufaklıklar "dedim işaret parmağımı sallayarak ."Eğer
maçı siz kazanırsanız burada istediğiniz kadar top oynayabilirsiniz . Ama eğer ben kazanırsam kendinize yeni bir top oynama yeri bulursunuz anlaştık mı?"
Birbirlerine bakıp bana döndüklerinde kafalarını sallayarak hep bir ağızdan "Anlaştık"diye bağırdılar. İçimdeki çıkarcı Deniz oturmuş ellerini ovuşturuyordu. Ben şimdi gösteririm size sekiz defa camımı kırmak neymiş.
Kapıyı kapatıp evden çıktığımda mahalledeki bakkalın önünde yeni bir topla karşıma gelen ufaklıklar yerlerini hızlıca aldı. Anlaşmaya göre ben tek onlar dört kişi olacaklardı. Kaleleri Oğuzla beraber belirlediğimizde oynamaya başladık. Kalde kızlardan biri dururken benim kalemde kimse yoktu. Hem gol atmaya hem de kurtarmaya çalışıyordum. O sırada ayağıma tesadüfen gelen top yüzümü güldürdü. Oğuz sarı cadıya atayım derken pas hatası yapmıştı. Kalenin karşısında oluşum beni mutlu ediyor bir an önce bu fırsatı değerlendirmek istiyordum.
Tam vuracağım sırada bacaklarıma sıkıca yapışılmıştı. Oğuz topu önümden sürükleyerek götürürken "Ama Denizciğim top senin ayaklarını acıtır "dedi ve ayaklarımı bıraktı yaramaz.Ben boşuna demiyorum, bu sarışınla uğraşılmaz diye. Koşarak kaleye giden Oğuzla beraber ilk golümü de yemiştim.
"Ya siz resmen oyun bozansınız "dedim hayretle. "Kaleden topu alıp mahalleyi turlayacak olan Oğuz ve yanındaki çocuk beni umursamazken sarı cadı iş başındaydı. "Denizciğim boyunu görmüyor musun? Benim Oğuz'un , Sefa'nın bir de Ecrin'in boyunu toplasak senin kadar oluruz. Eşitiz biz bir kere!"
Kalede bekleyen Ecrin karnını tutarak güldüğünde "Gel buraya" dedim. Sanırım bu golün acısını ancak ondan çıkarabilirdim . Üzerindeki pudra renkli uzun elbise kaçmasına yardımcı olmazken şimdi ellerimin arasındaydı. Gülümseyerek kendi yüz hizama ulaştırdım onu.
"Yakaladım seni".
"Deniz Abi indir beni ".
Kahkaharı içinde bana kurduğu cümleyi umursamazken kulağında bulunan pudra tonlarında olan cihazı yeni fark ediyordum. Durakladığımda kulağına odaklandım, adımlarım yavaşladı. Bu konu kafama takılırken kucağımdaki kızla beraber bakkala doğru yürümeye başladık. Ecrin'in kulakları duymuyordu demek ki. Oğuz ve diğerlerinin kararsız bir şekilde dondurma seçiyor oluşu girdiğim düşünceden kurtardı beni.
Çocuklar dondurmalarını seçtiğinde ücretlerini ödedim. Gözlerim dakikalar önce fark ettiğim cihazı taradıkça tarıyordu. Kucağımdaki Ecrin'i annesine bırakıp eve doğru yürüdüğümde haftalar öncesinden tanıdık gelen yüz kapımın önünde beni bekliyordu. Bu adamın benim evimde ne işi vardı? Şaşkındım.
Yavaş adımlarla evimin önünde bekleyen kalabalığa ilerledim. Yüz hatlarım sertleşmiş dışarıdan bakıldığında duygular gözle görülmeyen derinlikte.
"Hoş geldiniz komutanım "
"Hoş bulduk, hoş bulduk Üsteğmen. Bizi kapılarda mı bekleteceksin ?"
Ellerini kaldırarak kurduğu cümle sonrası kaşlarım havalandı. Bu adamın burada ne işi vardı? Hakkari'ye vahiy inmişti de yarın git Deniz'i ziyaret et mi demişlerdi. Cevap vermediğim soru cevaplanmayı beklerken büyük bir sakinlikle konuştum. Nasıl olsa koskoca yarbay yüzümü görmek için gelmiş olamazdı Ankaraya kadar.
"Kapıma adım attığınız sürece size her zaman açık komutanım"dedim. Elimde duran anahtarla kapıya ilerledim ve açarak araladım. İçeriye adım attığımda girişteki dolaptan çıkardığım terlikler yerle buluştu.
"Buyrun komutanım "dedim oturma odasını işaret ederek. Yanındaki iki askeriyle beraber içeriye geçtiklerinde mutfaktan doldurduğum çayları çıkardığım çoklu sehpalara bıraktım. O sırada ayakta olan Oktay Yarbay televizyon ünitesinin raflarından birinde duran küçük bayrak figürünü eline aldı. Gözleri de evin her noktasını inceliyordu aynı zamanda.
Askerlerden biri çayını yudumlamaya başlamış diğerinin ise odak noktası benim gibi Oktay Yarbay'ın üzerindeydi. Bir süre sonra o da bu işi bırakarak halımın desenlerine daldı.
"Evin çok temiz üsteğmenim "dedi Yarbay Oktay. Elindeki bayrak figürünü bırakmadan bize döndü." Tebrik ederim".
"Sağolun komutanım" .
Ufak bir baş işaretiyle beraber çayımı sehpanın üzerinden alarak yudumladım. Karşımdaki adam yerine oturmuş bir süre sonra o da yanında bulunun iki askeriyle beraber çaylarını içiyordu. Aradan geçen dakikalara inat daha fazla dayanamayarak merakıma yenik düştüm ve gidermek için aklımdaki soruyu sordum.
"Sorumu mazur görün komutanım ama buraya geliş sebebiniz nedir?"
Elindeki bardağı bıraktığında başıyla yanındaki iki askerine işaret verdi. Bu bir nevi dışarıda beni bekleyin demekti. Çayını yudumlamaya başlarken bıraktığı bayrak figürünü eline aldı, çevirdi çevirdi. İkimizin gözlerinin de odağı o figürken mırıldandı.
"Bu bayrak senin için ne ifade ediyor üsteğmen? "
Boğazımı temizleyerek geriye doğru yaslandım. Bir zamanlar canımı hiçe sayarak savaştığım tek şeye o muhteşem bayrağa uzun uzun baktım. Sonra onu gördüm: En değerlimi. Kendimi gördüm. Her sabah aynaya baktığımda beni utandıran halimi. Katil. Tam bir katil vardı içimde. Kimsenin sözünü umursamadan kafamın dikine gidip mahvettiğim iki hayat. Karanlığa gömdüğüm insanlar silsilesi.
"Ben..."diye mırıldandım. Gerisi gelmeyen cümleler ,kuruyan boğazım geçmişten kalan bir parçaydı ruhuma. " Bu bayrağın bana ifade ettiği tek şey unutmak istediğim geçmişim olabilir"dedim kendime gelerek.
Oktay Yarbay sert bir şekilde elindeki figürü bıraktı. Geride bıraktığım süre zarfında unutmamı bekliyordu anlaşılan. Sinirle birkaç kelime mırıldanarak kalktı. Aynı anda ben de ayağa fırladım. Parmakları arkada bir araya gelirken odanın içinde sağlam adımlarla dolaşıyordu. Onu çok fazla tanımasam da şuan her halinden sinirli olduğunu anlamıştım.
"Geçmişi geride bırakma fırsatın geldi üsteğmen" dediğinde kollarını cama yaslamış dışarıyı izliyordu.
"Görevine geri dönüyorsun".
