Günlerin tekrar tekrar yaşandığı bir pazar sabahıydı. Griyle beyazın birbirine karıştığı, eski ve yıkık bir cezaevi odasında yapabileceklerimin sınırlı olmasının yanı sıra, içimdeki pişmanlıkla birlikte göğsümde büyüyen uçsuz bucaksız, kocaman bir kara boşluk vardı. Zaten istesem de bir şey yapamazdım.
Koğuşunda otururken görevli gardiyan, kapının tek açıklığı olan dar parmaklıktan içeri seslendi:
— Hey sen! Bugün başka bir cezaevine transfer edileceksin. Hazırlan.
Scott böyle şeyleri kafasına takmazdı; çünkü hayatı zaten bir taraftan diğerine savrulmakla geçmişti. Şu an bulunduğu bu durumu ise, işlediği suçlar için hak ettiğini düşünüyordu.
Kullandığı ilaçların etkisinden olacak ki artık düzgün düşünemez hâle gelmişti. Psikonatik ilaçlar bazen insanlara faydadan çok zarar getirebilir, hatta onları intihara bile sürükleyebilirdi. Scott’un durumunda ise bu ilaçlar, duygularının körelmesine sebep olmuştu denebilirdi. Çünkü onun bu hislerine sahip çıkacak, destek olacak kimsesi yoktu.
Hücresinin önünde onu bekleyen iki görevli, soğuk kelepçeleri bileklerine takıp mahkûmları taşıyan araca kadar götürdü. Bu araç onu, soğuk ve araftan farksız başka bir cezaevine götürecekti. Hayatında karşılaştığı sorunların ne zaman tamamen sona ereceğini her gün kendine soruyordu Scott.
Sessizliğinden yine ödün vermedi.
Sadece merakından, kaçma girişiminde bulunması ihtimaline karşı —kaçacak güce sahip olmayan, umutsuz biri olduğunu bildikleri hâlde— kollarından sıkıca tutan görevli polise sordu:
— Hangi cezaevine transfer ediliyorum?
— Boston.
Cevap kısa ve soğuktu.
Scott bunu duyduğu anda neden yeniden transfer edildiğini anlamıştı. Araba kazasında iki küçük kızın ölümüne sebep olduğu günden beri kendinde değildi. O kızların sesleri ve gölgeleri onu hiç terk etmemişti.
Gösterdiği şizofrenik belirtiler nedeniyle mahkeme, cezasının bir psikolog eşliğinde yürütülmesine karar vermişti. Önceki cezaevinin ise böyle bir imkânı yoktu. Zaten suçlular için böyle bir “lüksü” karşılayacak bir psikoloğa da sahip değildi. Scott’un da bu yönde hiçbir isteği olmamıştı; ona göre bu, sadece bir saçmalıktan ibaretti.
23 Aralık günü Scott’u taşıyan araç Boston Cezaevi’ne varmıştı. Scott’un karşılaştığı ilk isim, cezaevinin müdiresi Emily Green oldu.
— Hoş geldin. Ben müdire Emily Green. Bugünden sonra seninle bu cezaevinde ilgileneceğiz.
Müdirenin yanında, beyaz gömlekli, siyah kumaş pantolonlu, düzgün bağlanmış kravatı olan; yapılı, dalgalı saçlı, kendinden emin bir adam Scott’a bakıyordu.
Müdire arkasındaki adamı kolundan tutup hafifçe öne itti. Adam başını biraz yana eğdi, elini yavaşça kaldırıp salladı.
— Merhaba, ben Kane Johnson. Bugünden sonra psikoloğun olacağım ve seninle her gün seanslar yapacağız. Daha detaylı tanışmayı yarından itibaren başlayacak seanslarımıza bırakalım. Tanıştığıma memnun oldum.
Scott sessizliğini korudu. İçinden ise şunları geçirdi:
Bu adam neden benimle konuşuyor? Gerçekten ona cevap vereceğimi mi düşünüyor? Daha kendimle bile düzgün konuşamazken, tanımadığım birine neden selam vereyim ki? Ve neden bu sesi bir yerden tanıyor gibi hissediyorum?
Kane, sessizlikten sonra bir karşılık alma umuduyla elini Scott’a uzattı; ama Scott karşılık vermedi. O buraya samimi ilişkiler kurmaya ya da yeni tanıştığı biriyle sohbet etmeye gelmemişti. O, bu korkunç rüyanın etkisi altında yürüyen bir ölüden farksızdı. Duygularını yitirmiş, kurumuş bir çiçek tohumu gibiydi. Aklındaki soru şuydu: Yaşama sevinci kalmamış birine hâlâ canlı denebilir miydi?
— Demek pek sevecen değilsin, ha Scott? diye ekledi Kane.
Scott, Kane’in yüzüne bakmaya bile yeltenmedi; sessizliğini korumaya devam etti.
— O zaman yarın görüşürüz, Scott.
Ama Kane’in sesi, Scott dışında kimsenin görmediği gölgelerin arasında kayboldu; alıcısına bile ulaşamadı.
Görevliler onu kelepçeli kollarından tutarak cezaevinin içine doğru götürdüler.
SCOTT MILLER
Dışarıdan baktığımda burası gözüme daha büyük görünmüştü; oysa şimdi, sıkışık ve eski bir bina olduğunun farkındaydım. İçerideki hava paslanmış demir, bayat ter ve her yere sinmiş yoğun küf kokusuyla doluydu.
Burnuma dolan bu koku sadece duvarların neminden ya da ortamın havasızlığından gelmiyordu; sanki buradaki binlerce pişmanlığın ve solmuş umutların kokusuydu bu.
Zayıf floresanlar ortama puslu bir loşluk katıyor, önümü görmemi zorlaştırıyordu. Koridor, ucu bucağı görünmeyen ve beni tek lokmada yutmak isteyen karanlık bir boğaza benziyordu.
İlaçlardan mı bilmiyorum ama duvarlar üzerime doğru daralıyor, ışıklar her kırpıldığında oluşan gölgeler beni kovalıyordu. Tam bana dokunacakları anda kayboluyor, zihnimle oyunlar oynuyorlardı. Bunlar o küçük kızların hayaletleri miydi? Gölgeler gerçekten hareket edebilir miydi?
— Scott, sağa dön!
Gardiyanın sesi kafamın içinde yankılandı. Ne dediğini zor da olsa anlamıştım. İnsanlara cevap vermek benim için zor olduğundan, çoğu zaman sadece gözlerinin içine bakmakla yetiniyordum. Sessizlik benim en büyük silahımdı.
Biraz daha ilerlediğimizde dar ve köşeli koridor yavaş yavaş dönmeye, şeklini kaybetmeye başladı. Yol boyunca bana seslenen mahkûmların sesleri birbirine karışıyor, görüşüm bulanıklaşıyordu.
Hücreme vardığımızda kapı kilidinin dönmesiyle çıkan o metalik sesi duyar duymaz, bir uykudan uyanır gibi oldum. Gardiyan beni içeri ittiğinde, karanlık ve rutubet dolu bu odada tek başıma kalmıştım. Aslında ben zaten hep tek başımaydım.
İçerisi kemiklerimi titretecek kadar soğuktu. Karanlıkta seçebildiğim tek şey, aslında görmemem gereken gölgelerdi. Yatağa uzandım ve bu anın hemen bitmesini dileyerek uyumaya çalıştım. Bilincimi yitirmeden önce aklımdaki tek soru şuydu:
Ben ilaç kullanmıyordum ki?
O gece, her zamanki kâbuslarımdan biraz farklı bir rüya gördüm. Bu sefer ölümüne sebep olduğum iki kız çocuğunun yanında psikoloğum Kane vardı. Bir hastanenin içindeydik; burası içinde bulunduğum dünyadan çok daha canlı, parlak ve heyecan vericiydi.
Koridorun sonundaki çocuk oyun alanında o iki kız kardeşi oynarken gördüm. Kane ise bir köşede durmuş, onları dikkatle izliyor ve defterine notlar alıyordu.
Kane aniden benim olduğum tarafa döndü. Sanki ben orada yokmuşum gibi koridora doğru derin bir iç çekti; sanki kafasını kurcalayan bir şey vardı ya da birini bekliyordu.
Tam o sırada, bir hasta başı monitörünün ritmik bip sesine benzer bir ses duydum. O sesle birlikte uyandım. Ama uyandığımda beni karşılayan tek şey mutlak sessizlikti.
Hücrenin parmaklıklarından içeri süzülen zayıf ışık huzmesine bir süre dalıp kaldım. Bu rüyanın ne anlama geldiğini, Kane’in orada ne aradığını uzun uzun düşündüm.