İçeriğe geç

Berceste Hayaller

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Berceste Hayaller

Bölüm 1

Giriş: Esir Düşmüş Ruhlar

Berceste Hayallerim sineye çekilmiş, acımasızlığın adım seslerinin yankılandığı hayatım sahne alırken sadece seyirci olmuştu...

Renkli ışıklar,

zehir gibi sigara kokusuyla bezenmiş mide bulandırıcı bir atmosfer,

sarmaş dolaş insanlar,

dans adı altında yapılan saçma sapan hareketler,

ve kafası atıp yine soluğu barda alan bir adet ben...

Karaca Çetinöz...

Müzik durulunca hareketlerimi yavaşlattım. Yine tüm gözler üzerimdeydi. Dans ederken yüzüme düşen bir tutam saçı dikkatlice arkaya attım ardından bana dönen tüm gözlere gülümsedim. Alkış tufanı tüm barı çevrelerken üzerimdeki gözleri yok sayarak kendi köşeme çekildim. Kenara çekilmemle yeniden tüm barı inleten müzik sesi kulakları bulduğunda bar taburelerinden birini asılıp barmenle göz göze geldim. Küçük bir el hareketi yapıp biraz daha alkol istediğimi belli ettiğimde başıyla onaylayıp arkasını döndü.

"Danslar edilmiş, bilmem kaçıncı kadeh sipariş edilmiş, saçlar dağılmış, hayattan yine bezilmiş başka ne kaldı günlük rutinin tamamlanmasına?" dedi Özgür ardından yapmacık şekilde düşünüyor gibi eliyle saçlarını karıştırdı.

"Heh doğru ya kendini unutana kadar sarhoş olup başıma dert olmak! Nasıl unuturum?!" diye tamamladı sözlerini sitemle. Kumral saçlarını geriye doğru taramış, ela gözleri yine soluk bakıyordu. Bugün üzerine beyaz tişörtünü ve siyah kot ceketini geçirmişti. Her daim elinde olan gümüş yüzükleri yine parmaklarında yerini almıştı. Özgür adı gibi özgür giyinmeyi sever keyfi ve kahyası nasıl isterse öyle hareket ederdi.

Bir gün ben de böyle özgür olabilecek miydim? diye düşünmüyor değildim.

İnsan sadece hapishaneye girdiğinde esir olmazdı. Sokaklar akşamları özgür olan fakat ruhları esir düşmüş pek çok bedenle doluydu. Sokaklar kırık ruhlar durağı gibiydi.

Benim de ruhum hapiste gibi,

Prangaların vurulduğu ruhum artık zincirlerini kırmak istiyor gibi,

Fakat her seferinde kafesine çarpan bir kuş misali çarpıp sadece yara alıyor gibi...

"Sana benim bakıcılığımı yapmanı söylemiyorum Özgür. Tercihler... Bedeller..." diye mırıldandım. Başım aşırı derecede ağrıyordu tabi bu aldığım alkol dozuyla ya da beynimin ırzına geçen müziğin sesiyle de alakalı olabilirdi.

Yine de çıkmak istemiyordum. Çünkü kendimi en çok burada özgür hissediyordum. Herkes ait olduğu yerde özgürdü.

"Ben dostlarımı yarı yolda bırakmam Karaca. Bedeli ne olursa olsun. Fakat artık toparlanman gerek. Her gece dağıtarak bir sonuca varamazsın." dedi bilmişlikle. Bana her daim yol göstermesinden hoşlanmıyordum. Çünkü herkesin kendi yoluydu. Demiştim ya,

Tercihler...Bedeller...

"Dağıtarak yaşamak da bir düzendir Özgür. Ben senin poker oynayarak kafanı dağıttığına nasıl takılmıyorsam sen de bana takılma. Ben de senin bir gün şerefsiz bir mafyanın elinde kalmanı istemiyorum ama sen yine de gidip oynuyorsun. Ve ikimiz de oraların pek de tekin yerler olmadığını biliyoruz." dedim, içimdeki sitem sesime de yansımıştı. Ben herkesin tercihine saygı duyarken neden herkes bana karışıyordu aklım ermiyordu. İçip içip dans etmek de beni rahatlatıyordu. Bundan kime neydi?

"Poker oynamazsam toparlanacak mısın?" diye sorduğunda kaşlarım çatılmıştı. Takıla takıla konuşmanın bu kısmına mı takılmıştı?

"Sözlerimden bunu mu anladın gerçekten?" diye mırıldandım. Ardından kalkıp yürümeye çalışacağım sırada deri ceketimin kolundan tutup engel oldu.

"Niye tutuyorsun bileğimi ya bırak!" diye bağırdığımda sinirle gülümsedi. Gülümsemesiyle bembeyaz dişlerini gözler önüne sermişti. Bu durumda sinirlenmesi gereken kişi bendim bu arada sana noluyor canım?

"Karaca sersem gibisin yere düşüyordun tuttum. Niye tutayım senin bileğini?" dediğinde derin bir nefes alıp küfür mırıldandım.

Evet tam bir rezildim.

"Hadi gel seni eve götürelim." dedi ardından elini omzuma atıp çıkışa doğru ilerlemeye başladı. Barmen de hazırladığı kadehi kendisi içsindi.

Tüm ipleri Özgür'ün eline bırakıp beni yönlendirmesine izin verdim. Neler olacağını biliyordum, her şey dünden farksızdı. Aynı yarından bir farkının olmayacağı gibi.

Özgür'ün öğrenci katına kadar motorla vardığımızda başımı bile dik tutamıyordum. Zar zor giriş önüne geldiğimizde Özgür yığılmama mücadelesi veren bedenimi kendine yaslayıp cebinden anahtarları çıkardı ve kapıyı açtı. İçeriye girdiğimizde odanın beyaz floresan lambayı açtığında gözlerim acıyla kısıldı ve yüzümü buruşturdum. Kulağımı tatlı bir melodi doldurduğunda Özgür'ün gülüşünün olduğunu anlayıp dirseğimi karın boşluğuna geçirdim.

Ben burada acılar içinde kıvranırken beyefendinin keyfine denecek söz yoktu. Aman ne güzel(!)

"Sabret az kaldı." dedi, kapalı gözlerime rağmen duyduğum hışırtılardan anladığım kadarıyla salondaki kanepeye yatak seriyordu. Ona minnet duymam için ufak bir sebep daha. Muhtemelen beni almaya gelmese parktaki banklarda sabahlardım. Yine de bu minneti onun bilmesine lüzum yoktu.

"Gel yat bakalım ufaklık." dedi ardından yaslandığım duvardan kafamı kaldırıp kendimi bir yığın gibi koltuğa bıraktım.

"Üzerindeki deri ceketi çıkarsaydın bari Karaca. Yemin ederim ömür törpüsüsün." dedi ardından yanıma yaklaşıp omuzlarımdan beni kaldırıp ceketimi asıldı. Aniden kaldırdığı için dönen başımla bir an kendimi uçuyor gibi hissetmiştim.

"Özgür." diye mırıldandığımda boğazından ne var dercesine, "Hmm." diye bir mırıltı kopmuştu. Tebessüm ettim.

"Sence kuşlar özgür mü?" diye sorduğumda yine kıkırdadı. Ceketi üzerimden çıkardığında başımı yastığa koyup gözlerimi hafifçe araladım ve cevap ararcasına yüzünde gezindi bakışlarım. O sırada ayağımdaki botların esaretinden beni kurtarmaya çalışıyordu.

"Özgürdür. Kanatları var sonuçta. Gökyüzü kadar özgür hissettiren başka bir şey tanımıyorum." dedi, ben başımı olumsuz manada salladım.

"Bence değiller. Tam kendini özgür hissettiklerinde insanlar sırf zevkleri uğruna onları kafese kapatıyor. Kısıtlı özgürlük özgürlük değildir ki." dedim fakat artık kelimeler ağzımda yuvarlanıyor ve mantıklı hale pek de bürünemiyordu. Üzerime pikeyi örtüp kanepenin önünde diz çöktü ve gözlerime baktı.

"Kendini kafese kapatılmış kuşlar gibi hissediyorsun değil mi? Peki neden o demirleri kırıp uçmak yerine kendini oyalıyorsun?" dediğinde gözlerimi daha fazla açık tutamayıp kapattım fakat yine de cevap verdim.

"Beş ayım kaldı Özgür. Sonra ben de kilidimi kırıp özgür olacağım."

🕊️🕊️🕊️

Daha beş veya altı yaşlarındaydım sanırım dışarı oyun oynamaya çıkmıştım kapının önüne. Sokaktaki çocuklarda Arnavut kaldırımı üzerine tebeşirle sek sek çizmiş zıplıyorlardı. Onlarla oynamak istediğimde kabul edip oyunlarına almışlardı beni, birlikte akşama kadar oyun oynamıştık. Daha sonra hepsini bir bir eve çağırdı anneleri. Hava soğumuş öyle diyorlardı. Ben kaldırım kenarının önüne oturup kararan geceyi izlemeye devam ettiğimde sadece bir sesin beni çağırmasını beklediğimi biliyordum. Hava soğumuştu dedim ya ama kimse beni çağırmıyordu. İşte ben o geceyi sokakta geçirdim belki bir merak eden olur diye. Burnum soğuktan akmaya başladığında iç çeke çeke oturmuştum ama yine de bir ses beni çağırmamıştı. Gözümü araladığımdaysa bembeyaz bir hastane odasındaydım. Fakat daha sonrasında yaşadıklarım o odaya tezat kapkaranlıktı...

Ben o gece anlamıştım aslında hayatta yalnız olduğumu. En çok da o gece anlamıştım aslında var olmadığımı. Çünkü biliyordum eğer olsaydım eksikliğim hissedilir yokluğum fark edilirdi.

Benim varlığımın uzay boşluğunda bile yeri yoktu. Duygularla var olurdu ya insan ben o gece gömmüştüm duygularımı bir de üzerinde zıplamıştım.

Ben o günden sonra bir defa daha ağlamamıştım. Güçsüzlük olduğundan değildi. Çok kıymetli gözyaşlarımın kendime bile değmeyeceğindendi sadece.

Ve ben o gece anlamıştım, herkes ait olduğu yerde özgürdü fakat ben kilitlerle kaplı bir kutu içinde büyümeye mahkumdum. Evimiz vardı mesela ancak asla sıcak olmamıştı. Yemek yerdik ailecek kimseden çıt çıkmazdı. Okulda disipline gitmiştim mesela ama çoğundan babamın haberi bile olmazdı. Olsa bile umursamazdı ya da.

Aile kavramı sadece okuldaki öğrendiğim sözlük bilgisinden, dört tane anlamsız harfin oluşturduğu bir sözcükten ibaretti sadece.

Fakat artık cümlelerime -di ekini getirten insanlar tanımıştım. Hayatım olan ve bana değer görmeyi hissettiren insanlar...

"Lan kalksana yine sızıp sızıp evi işgal etmiş! Alma lan sen de bunu eve içmeyiversin evin ayyaşı olup çıktı! Sana diyorum Karaca!"

Evet insan demek doğalarına aykırı olurdu... Hayvanlar...Hayvanlar ailemi.

"Allah belanı versin inşallah Burak! Başım çatlıyor zaten senin sesin de üzerine tuz biber oldu yemin ederim!" diye bağırıp bağırıp pikeyi üzerime daha da sıkı çektim ve gözlerimi açmama yeminimi sürdürdüm.

Burak Özgür'ün ev arkadaşıydı. Evet bir de benim arkadaşım. Her sabah arkadaşlığını sorgulayıp ben bu gereksize neden katlanıyorum sorusunu beynime boca eden koca bebek.

"Kızım sen iyice kendi evin belledin burayı ha. Benim olan sendir ayaklarına falan hiç giremem kimse kusura bakmasın. Benim olan senin falan değil kardeşim, misal bu koltuk benim tamam mı? Karaca içip içip sızsın diye beklemiyor o koltuk." dedi Burak hiddetle. Ellerimle kulaklarımı siper edip kendimi odadan soyutlamaya çalıştığım sırada kurtarıcımın sesi kulaklarımı buldu.

"Senin arpan mı fazla geliyor yine lan ne bu gürültü amına koyayım! Bir uyutmadın."

Bu da Batur. Evimizin direği. Batur'a neden mi bu kadar düşüyorum? Çünkü Burak'ın sesini kesebilen nadir bulunan bir insan müsveddesi.

"Gaz verip durmasına oğlum şuna. Şuna bak 130 metrekarelik salon gibi uzanmış evin içine. Ev ev değil sanki yol geçen hanı. Ben en son ikinizle ev tuttuk diye hatırlıyorum. Çoğaldık mı ne yaptık evin nüfusu iki katına çıktı!"

"Ne abarttın Burak. Sanki ev ev değil kraliçe Elizabeth'in sarayı. Alt tarafı koltukta sızmış kalmış kız amma boş yaptın."

Ve ailemizin son üyesi Eylül'de konuya dahil olduğuna göre ekip tamam demekti. Bugün sarı saçlarını özenle tarayıp ayırmış, yeşil gözlerini ortaya çıkartmak istercesine keskin bir eyeliner da sürmeyi ihmal etmemişti. Üzerine bugün göbeğinin üst hizasında biten ince askılı bir crop giymiş, altına da dar buz mavisi bir kot pantolonla günü kapatmıştı.

Eylül'le yaşıttık. Özgür benden iki yaş büyük, Batur da Özgürden bir yaş büyüktü. Burak'sa benden bir yaş büyüktü. Yani ekibin en küçük üyesi Eylül ve bendim. Batur yaşının da getirdikleriyle birlikte hepimizin ağabeyi gibiydi. Özgür akıl hocamızdı. Bir konu olduğunda çalınan kapı Özgür'e açılırdı.

Ben de grubun melankoliği. Ne kadar da etkinim değil mi? Her yerde kendimi belli ediyorum falan.

"Uyandım Allah'ın cezası. Mutlu musun?" diye Burak'a çemkirdiğimde gıcık bir şekilde gülümseyip başını salladı. "Ne kadar mesudum bilemezsiniz hanımefendi." dedi muziplikle.

Aptal herif ne kadar gıcık olsa da sevdiriyordu kendini.

"Siz niye yoktunuz dün Batur? Biz Özgür'le eve geldiğimizde saat bayağı geçti zaten." diye mırıldandığımda Burak sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi heyecanla atıldı.

"Sorma kardeşim başımıza neler geldi?" diye anlatmaya başladığında bu başlangıcın pek de hayra alamet olmadığını ezbere bildiğimde gardımı aldım. Bence de be Burak keşke sormasaydım. Bakalım ne haltlar yediniz yine...

"Baturcum abiciğim canımcım benim dün şu beni enseleyen bir çocuk vardı hani..." dedi hatırlamamı bekler gibi duraksadı, "Gürol muydu?" diye mırıldandığımda heyecanla başını salladı.

"Heh çok yaşa. O malın arabasını taşlamış! Zengin bebesi tabi polis molis işleri girişmiş araya. Ben de dün üstün güçlerimle nezarethaneden çıkarıyordum paşamızı." dedi. Neden hiç şaşırmamıştım acaba?

"Arabanın üzerine sevgili Gür-olcuğum canımı bir daha sıkarsan sana bir gürler ecelin olurum, yazdım. Onu niye söylemiyorsun lan." dediğinde hepimiz gülmeye başlamıştık. Bu çocuklar cidden başa belaydı.

Olay aslında şöyleydi, Burak nerede karşılaştıkları belirsiz Gürol'un kardeşini gözüne kestirmişti. Gürol da ben ağabeyim tavırlarıyla Burak'ı mahalleye çekip bir güzel mahalle dayağı attırmıştı-ki bence iyi de olmuştu- Daha sonra olanlar da malumumuz Batur sen kimin kardeşine bulaşıyorsun aslan parçası havasına girip çocuğun anasını ağlatmıştı.

Her zamanki şeyler işte.

Gülüşmemizin arasında Özgür, "Karaca sabah telefonun birkaç kez çaldı. Bir bak istersen." deyince kaşlarım çatıldı ve gece cebimden koltuğun köşesine fırlayan telefonumu alıp açtım.

Cevapsız 26 çağrı

İşte bu her zamanki bir şey değildi.

Bildirimi görmem içime bir endişe tohumunun serpilmesine sebep oldu. Yüzümün aldığı hali gören Özgür, "Ne oldu?" diye mırıldandığında parlayan ekranı ona doğru çevirip gösterdim ardından hızla annemi aramaya başladım.

"Karaca neredesin?" aniden gürlemesi alışık olmadığım bir durum olduğundan bir süre duraksadım. Nerede olduğumla ne zamandır ilgilenir olmuştu?

"Özgürlerdeyim ne oldu ki?" dediğimde seslice soluk verdiğini işittim. "Seni almaya geliyorum. Konum at." deyip telefonu suratıma kapattı ve beni dıtlayan melodiyle baş başa bıraktı.

Tam olarak neler oluyordu?

"Noluyor be?" diye sorduğunda Eylül omuz silktim. Ah onu bir de ben bilsem Eylülcüğüm.

"Neyse bir şey olmaz. Kalk da annen gelmeden bir şeyler ye. Aç kalma." dedi Özgür anaç bir tavırla. Onun sözüyle hepimiz ayaklandığımızda içim içimi kemiriyordu. Yeni kalktığım için onlar mutfağa ilerlerken ben mutfak yerine banyoya yürüyüp elimi yüzümü yıkadım.

Aynayla göz göze geldiğimdeyse kısık bir küfür mırıldandım. Mavi gözlerim umutsuzlukla bezenmiş içimdeki kargaşayı yansıtırcasına ruhsuzlukla bakıyordu. Kumral saçlarımsa panayır yeri gibi karmakarışıktı.

Üzerimde dünden kalan bej tonlarında omuzsuz büzgülü bluz ve varlığına şükrettiğim her kombinime uyan siyah dar pantolonum vardı. Dün de bunlarla uyuduğum için artık kendimi aşırı rahatsız hissediyordum. Tek gayem duş alıp uyumaktı.



Akan makyajımı zorlukla çıkardıktan sonra banyodan çıkıp mutfağa doğru yürüyüp küçük masanın etrafına dizilen arkadaşlarımın arasına sığıştım.

"Noldu güzellik ne bu surat beş karış?" dedi Batur omuz silkip çatalıma zeytin geçirdim ve ağzıma attım. O sırada Burak çayları dolduruyordu.

"Kuruntu yapıyorsun Karaca. Bir şey olmamıştır merak etme." dedi Eylül benden cevap gelmeyince yine ses çıkarmadım. Beynimin içi mahşer meydanı gibiydi. Biri zihnime girse muhtemelen geri çıkamazdı karmaşadan.

Sürekli düşünüyordum. Nereye kadar böyle gidecekti?

Beş ay sonra on sekizime girecek ve prangalarımdan kurtulacaktım güya. Peki ya sonra? Sonsuza kadar Özgür'lerde veya Eylül'ün evinde kalamazdım ya illaki bir şeyler yapmam gerekecekti.

Notlarım bok gibiydi. Çok parlak bir sicile de sahip olduğum söylenemezdi. Üç okul değiştirmiştim. Pardon üç okuldan atılmıştım demem daha doğru olacaktı.

Fakat tüm sistem sadece öğrenciyi suçlama odaklı olduğundan, suçu işleme sebeplerime inmeleri gerektiği yerde sadece yediğim haltlara baktıklarından böyle oluyordu. Kimse ne derdin var da böyle oluyor demiyordu ki? Nasıl bir sorunlusun sen ya bunu da mı yaptın? diye sormak tercihleri arasında birinci sırada yer alıyordu.

Oysa sorsalar anlatmaya dünden razıydım.

"Karaca telefonun." Burak'ın dikkatimi bölen sesiyle arka cebimdeki telefonu çıkarıp aramayı cevapladım ve deri ceketimi almak için salona girmiştim. Bizimkiler de kalkmamla ayaklanmışlardı.

"Anne?" diye açtığımda, "Aşağıdayım." dedi ardından suratıma kapatmayı umursamadan aramayı sonlandırdı. Ceketimi üzerime geçirip kapının önündeki süet siyah botlarımı ayağıma geçirdim ve son kez arkamı dönüp kısa bir baş selamı verdim.

"Bizi ara. Habersiz bırakma." dedi Eylül, kapanan kapı ise cevabı olmuştu. Annem kapının önündeki anayola arabasını park etmiş bekliyordu. Siyah Fiat'ın kapısını aralayıp ön koltuğa kurulduğumda kısaca üzerimi süzüp arabayı çalıştırdı ve eli telefona uzandı.

"Nasılsın?" diye sorduğunda gözlerimi üzerine diktim. "İlgileniyor musun?" diye tersledim. Öfkeyle nefesini verdi fakat umrumda bile olmadı. Hiç kimse kusuruma bakmasındı. Kimsenin öfkesi de sevgisi de ilgilendiğim bir mevzu değildi.

"Senin nasıl olduğun beni tabi ki ilgilendiriyor Karaca." dedi fakat daha üzerine ikimiz de ağzımızı açmadık. Çünkü sırf sessizliği bozmak için konuşma çabasını girdiğini ikimiz de farkınaydık.

On beş dakika civarı yolculuğun ardından hastanenin önünde durduğumuzda kaşlarımı çattım. Hastanede ne işimiz vardı?

"Neden hastaneye geldik?" diye mırıldandığımda, "Baban acil gelmemiz gerektiğini yazmış konumu da buraya atmış, şimdiyse telefonumu açmıyor." dedi fakat onun da sesine endişe bulaşmıştı.

"Gel hadi bir içeri girip bakalım." dedi ardından kapısını açıp kendini dışarıya attı. Ben de peşi sıra ilerledim. İçeriye girip güvenlik kontrolünden geçtikten sonra babamın tüm hastaneyi taş kadar sert bağırışlarını işittik.

"Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz lan? Böyle bir konuda karışıklık olmuş beyefendi diye işin içinden sıyrılabileceğinizi mi sandınız? Bu hastaneyi size dar ederim duydunuz mu beni?! En kısa zamanda da dava açacağım! Bu iş burada bitmedi!"

Seslerin geldiği tarafa koşarak yöneldiğimizde babamın sinirden kızarmış yüzünü doktorların onu sakinleştirme çabasıyla karşılaştık. Bir karı koca da köşede dolu gözlerle babamı izliyor benim yaşlarımda bir kız da duvarın dibine sinmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Beklemeden soluğu babamın yanında aldığımda gözlerinin doluluğuna şahit oldum.

Babamın ilk defa dik duruşundan ödün verdiğine şahit oldum.

"Kürşat neler oluyor?"

Annem aniden bağırınca babam sinirle parmaklarını kahvemsi tutamların arasına geçirip asıldı. Ardındansa duvara öyle sert bir yumruk geçirdi ki çocukluğumun yankısını duvarın çığlıklarında işitir gibi olmuştum.

Özür dilerim baba...

Söz veriyorum bir daha yapmayacağım.

Baba Loli'yi atma!

Ve daha nice çırpınışlarım gözümün önünde film şeridi gibi geçerken gözlerimi yumup kenarda bekledim.

Sonrasında duyduklarımsa hayatımın belki de geri dönülmez değişiminin ilk adım sesleriydi.

"2002 yılındaki doğumda bir karışıklık yaşanmış. Karaca Çetinöz sizin çocuğunuz değil."

Farklı bir kurguyla sizi baş başa bırakıyorum. Daha yolun başı olduğu için teori üretmeye erken olduğunu düşünüyorum fakat oylarınızı ve desteklerinizi bekliyorum. Yeni bölüme kadar sağlıcakla kalın...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.