“Bugün burada, sevgili İdil Karaca’yı son yolculuğuna uğurlamak için toplandık. Hepimizin yüreği buruk, ama onun anısını yaşatmak için buradayız.” Yalan. Yalan, yalan, yalan. Kimse üzgün değil. Sadece yalandan üzgünler. Çok sevdiğim arkadaşım İdil’in cenazesindeydim. Herkes ağlıyor, birbirine sarılıyordu. Herkes siyah giymişti. Bense aksine, bembeyaz kartopu gibiydim.Yüzümde tek bir mimik bile yoktu. Düz bir ifadeyle töreni izliyordum. En arka sıradaydım.Hava yağmurluydu. Bir kitapta okumuştum: “Birisi ölürse, şehir o kişinin ardından yas tutarmış… yağmur yağdırarak.”Artık bitsin istiyordum. Tören sıkıcı gelmeye başlamıştı. İnsanların sahte gözyaşlarını izlemekten yorulmuştum. Daha yapacak işlerim vardı. Gece çöktüğünde, herkes çekildiğinde, mezarlık sessizliğe gömüldüğünde…O zaman dönecektim buraya.Gerçek bir veda için.İdil’in mezarına çiçek ekecektim. Sessizce. Kimseye göstermeden.Çünkü o, gösterişi sevmezdi. İdil’in töreni bitmişti. Gece olmuştu. Eve döndüm. Beyaz kıyafetlerimi sessizce çıkardım.Yerine simsiyah bir şeyler giydim.Çamur da bulaşsa, kan da… fark edilmeyecek bir kıyafet.Yağmur botlarımı geçirdim ayağıma.Şemsiyemi, bir de küreğimi aldım.Sonra sessizce çıktım evden.Yol boyunca kafamın içinde uğultular vardı.Binlerce düşünce dönüp duruyordu.Her biri diğerinden daha ağır, daha karanlık.Ama hepsini susturuyordum.Çünkü bu gece sessizlik gerekiyordu.Bu gece yalnızca ben ve İdil vardık.Ve toprağın altındaki her şey.Mezarının hemen yanına oturdum.Gösterişli bir şey yapmışlardı mezarına. Mermerler, çiçekler, koca bir taş…Ama kimse tanımıyordu ki onu.İdil, o gösterişi sevmezdi.Sessiz sakin yaşayıp giderdi hayatına.Kimseye fazla yük olmadan. Kimseye fazla umut vermeden. Yanımda getirdiğim çantadan küreğimi çıkardım.Ve işime koyuldum. — 3 Ay Önce — İdil’le evde oturuyorduk.O sıralar bizde kalıyordu.Kendi evine pek gitmezdi. Gitmek istemezdi.O evde ne olduğunu bilmiyordum, ama oraya dair içinde kırık bir şeyler vardı.Ben sormuyordum, o da anlatmıyordu.“Aşkım, makarna yapayım mı?” dedim ona.Sesim biraz oyunluydu. Sanki cevabını bilmiyormuşum gibi.
Cevap vermedi. Zaten bu aralar pek konuşmuyordu. Sanki kelimeler boğazında birikip orada boğuluyordu. Ama ben yine de makarna yaptım. Her zamanki gibi domates soslu, üzerine biraz kaşar. Tabağı önüne koydum. Ama eli gitmedi. Göz ucuyla tabağa baktı sadece. Bir şey söylemeden. Sonra başını başka yöne çevirdi. İştahı kalmamıştı. Günden güne daha da silikleşiyordu. Yüzü iyice solmuştu, dudakları kuruydu. Sanki içinden bir şey eksiliyordu, yavaş yavaş. Ve ben… elimden hiçbir şey gelmiyordu. Yalnızca izliyordum. Sessizce. Aklımda bir soru vardı, neden bu kadar ölü gibiydi? Sanki mezardan alıp çıkartmıştım onu. Bu düşünceyle bir ürperti kapladı İçimi.