İçeriğe geç

Benim Hayalet Sevgilim

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Benim Hayalet Sevgilim

Bölüm 2

Giriş

13 KASIM 1979
İSTANBUL, BEYOĞLU.

“Yaşlanıp saçların ağardığında,

Uyuklarken ocağın başında, eline al bu kitabı.

Ve oku yavaş yavaş, düşleyerek bir zaman ki

Yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını.

Kaç kişi senin o mutlu inceliğini sevmişti?

Kaç kişi güzelliğini, yalan ya da doğru,

Ama bir kişi senin o gezgin ruhunu

Ve değişen yüzünün hüznünü sevdi.

Şimdi eğil de korlaşmış kütüklere,

Mırıldan biraz üzgün bir sesle:

Aşk nasıl alıp başını dağlara gitti

Ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlar diye?”

Genç kadın pikabın üzerinden plağı aldı ve bu defa şiirden ziyade rastgele bir plak aldı eline. Pikaba yerleştirdi, çevirdi ve iğneyi yerleştirdi yavaşça. İlk başta sıska ve titrek bir ses geldi. Plak döndükçe ses de alışıldık hâline dönuyordu.

"Bugün sen çok gençsin yavrum..."

Çalan şarkıyı duyunca yüzüne gayriihtiyari bir tebessüm kondurdu genç kadın. "Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni..."

Genç kadın yüzünde hâlâ tebessüm varken şarkıya eşlik etmek için dudaklarını araladı. "Doğarken ağladı insan. Bu son olsun, bu son..."

Ak bir su gibi sesi vardı genç kadının. Sanki birinin kulağına bir şiir mırıldanıyormuş gibi. Sanki fısıldıyormuş gibi. Öyle tarifsiz, öyle kusursuz, öyle eşsiz...

Dirseğini ahşaba yaslamış ve aynı eliyle başını desteklemiş şekilde camdan dışarıyı seyrediyordu. Hoyrat bir kar yağışı vardı. Okullar ve iş yerleri tatil edilmişti. Öğrenciler ve mesleğini sevmeyenler için bir ödül, hatta bir nimet olabilirdi; lakin genç kadın yaptığı işi seviyordu. Zira mesleği onun ruhuydu. Onun için sadece icra etmek değil, uzvu gibiydi. Sahnede birden fazla ruhu yeniden canlandırıyordu. Önce hissediyor, sonra oynuyordu lakin bu kadarla da sınırlı değildi. Yine hissediyordu, hissetmesine de bu hissetmekten öte bir şeydi.

Oynadığı karakterin acısını alıyordu, önce kalbine onun için bir mezar gömüyor, sahnede oynuyor; sonra ise oynadığı karakterin acısını kalbine kazdığı o mezara gömüyordu.

"Mutlu günler vadediyor sana yıllar ömür boyu..."

Galata Kulesi tam önündeydi lakin genç kadın, camdaki yansımasını seyretmeyi yeğliyordu. Özel bir husustan ötürü değildi. Öylesineydi işte. "Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni..."

"Sabahın köründe kim plak dinliyor?" diye bağırdı arka odalardan bir kadın sesi.

Ses içeriden gelen annesine aitti. Annesi iyi, hoş, güzel kadındı ama işte şu siniri de olmasa... Genç kadın camın kenarından hızla kalktı ve hverengi eski şifonyerden siyah kabanını aldı. Dışarda kar fırtınası olmasına aldanmadı. Botlarını dahi tam giyemeden hemen çıktı evden. Apartmanın uzun merdivenlerini inmekte hep zorlanırdı; yavaş yavaş inerdi, bilakis bu sefer hızla en alt kata inmeyi başardı.

Genç kadın mavi demir kapıyı ittirir ittirmez kar taneleri yüzüne üşüştü, rüzgâr saçlarını okşadı. Okşamak denemezdi aslında buna. Çekiyordu resmen saçı da işte maksat romantize etmek olsun. Önemli değildi.

Hızla düşen kar taneleri genç kadının kızıl saçlarını beyaza boyamıştı âdeta. Genç kadın yine aldanmadı buna da. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Pes etmedi, vazgeçmedi. Kara, kışa rağmen gitti o tiyatro salonuna. Yılbaşı için bir bir oyun çalışılıyordu ama malûm, bugün tatil olduğu için kimse yoktu. Bir tek genç kadın vardı. Mesleğini seviyordu işte. Öyle kelimelerle anlatılmaya yetmezdi. Verdiği değer gözle görülür bir hâldeydi zaten.

Genç kadın kapının kenarında duran büyük, uzun bir çiçeğin saksının içindeki toprağı biraz eşekleri. Aradığı anahtarı bulunca yüzünde zafer kazanmışçasına bir gülümseme oluştu. Anahtarı alıp çevirdi ve tiyatro salonunun kapısını açtı. Aşağıdan yukarıya kadar tıpkı bir üniversitenin amfisi gibi dizilmiş kırmızı koltuklar, kenarlarındaki küçük merdivenler ve o sahne... Kırmızının en güzel, en canlı hâlindeki perdesi ve o sahne... Ah, o sahne ne acılara şahit oldu. Kimi zaman gözyaşlarına kimi zaman kahkahalara boğuldu. Kimi zaman yoldaş kimi zaman sırdaş...

Kenarlardaki merdivenlerden çıkmak yerine direkt ortadan geniş bir adım atarak sahneye çıktı genç kadın. Bir adım, iki adım ve sahnenin en ortasına geldi. Sırtı seyircilere dönüktü lakin bir sorun olmazdı çünkü seyirci yoktu zaten. Ama olsun yine de seyirciler varmış gibi başını o boş upuzun kırmızı koltuklara çevirdi. Maksat anın tadonı kendi zihnince çıkarmaktı.

Genç kadın sahnede süzüldü bir kuğu misali. Üzerinde ak bir elbise vardı. Etekleri upuzundu. Sahnenin yarısını kaplıyordu âdeta. Usulca uçuşuyordu. Bir pazar sabahı rüzgârının perdeyi uçuşturması gibi. Bir kuğunun süzülüşü, güneşin doğuşu, durgun bir nehrin yavaşça dalgalanmaya başlaması gibi.

Bir keman sesi geldi derinlerde bir yerde. Hızlı ama eşsiz bir ritimdeydi. Kemanın ritmi, rüzgârın okşayıp geçmesiyle bedeni de süzüldü genç kadının. Ağladı, yıkıldı, kalktı. Kahkaha attı deliler gibi. Bu oyun... Ah, öylesine masum ama öylesine çılgıncaydı ki. Genç bir kadının bedeniydi ama göğsünde çarpan yürek yaşlı bir kadından farksızdı. Öylesine ama pek de öylesine olmayan bir karakterdi işte Ophelia...

Ophelia... Ah, insan aşkından ölür mü? Kim yapar? Nasıl yapar? Değer mi hiç? Koskoca cihanda milyarlarca insan varken tek bir kişi için ölmek! Tanrım ne korkunç şey öyle!

Sardı genç kadın kollarıyla kendini. Kendi sahnesini, kostümünü zihninde yarattı. Zihindi işte. Uçsuz bucaksız bir ufuk gibiydi.

Süzüldü sahnede, uçtu, kanat çırptı. Sonra bir ses hatta bir ışık. Bir flaş! Arkasını döndü, baktı. Işık söndü. Oysa az önce kapkaranlık salona ışık dolmuştu. Ne olmuştu bir anda? Kalbi hızlıca atıyor, göz bebekleri büyüyüp küçülüyordu. Sanki... Sanki ölüyordu! Evet, ölüyordu. Hayır, ölmüyordu. Başka bir şeydi bu. Hakikat...

Gözlerini açıp gerçekliğe kavuştu genç kadın. Keman sesi, ışıklar, o upuzun etekleri olan aktan elbise... Hepsi, hepsi! Hepsi yok oldu bir anda. Çıktığı girdap içine çekti hepsini.

İstemezdi. Gerçeği görmek istemezdi. Gerçekler acıydı. Hayal... Hayaller. Hayaller hep kuratırırdı. Ama genç kadın bilmezdi onlar daha kordu. Ateşin en kor hâliydi hayaller.

Wattpad: Saudaa_de

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.