İçeriğe geç

Benim Günahım Benim Ruhum

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Benim Günahım Benim Ruhum

Bölüm 2

2- Sakız?

1997

Sonbahar mevsimi. Solgun yapraklar ağaçların dallarından birer birer dökülüyordu. Diana'nın elime tutuşturduğu kağıtta ki adrese bakarak kaldırımda ilerlemeye devam ediyordum. Üzerimde ki sade kahverengi takım elbisenin belirli kısımları kırışmaya başlamıştı.

Saat 16:00 civarı elimde adresinin bulunduğu evin önüne gelmiştim. Elimde ki kağıdı avucumun içerisinde katlayarak cebime yerleştirmiş ve elimde ki çantayı sıkıca kavramıştım. Gözlerim hemen önümde duran müstakil, orta boyutta ve geniş bir bahçeye sahip olan evde dolaşmıştı.

Çimenlerin arasından geçen taş kaplı yoldan ilerlemeye başlamıştım. Hayatımda ilk kez bana yabancı olan bir yerde kalmak zorundaydım. Adımlarım merdiven basamaklarına kadar ulaştığında hızlıca bir kaç basamağı çıkmış, kapının önüne kadar gelerek yavaşça zili çalmıştım. Elimde ki çantayı kapının önüne bırakarak üzerimi üstün körü düzeltmiş, kapının ardından gelen ayak sesleriyle birlikte eğilerek hızlıca çantamı almıştım.

Kapı açılır açılmaz karşımda beliren olgun bir kadınla gözlerimi üzerinde gezdirmiştim. Minyon tipliydi, siyah; yer yer beyaz tellere sahip dalgalı, orta uzunlukta saçları vardı. Beyaz bir teni ve koyu kahve gözlere sahipti. Üzerinde siyah dizlerine kadar uzayan bir kalem etek ve beyaz bir gömleği vardı. Kafasında ki kırmızı bandanayla beraber dudaklarında tüttürdüğü sigara ilgi çekiyordu.

O da benim yaptığım gibi.. beni incelemişti. Hemen ardından kırmızıya boyanmış dudaklarını aralayarak ortama bir kıkırtı bırakmıştı.

"Bay kim? Sizsiniz, değil mi?"

Duyduğum sesle kendime gelmişcesine sirkelenmiş ve gülümseyerek cevaplamıştım;

"Evet, benim. Siz de bayan so-young olmalısınız."

"Evet, evet benim! Lütfen kapıda kalmayın, buyrun içeri geçelim." Heyecanla kurduğu cümlelerin ardından kapıdan çekilerek merdivenlere doğru yönelmiş, basamakları çıkarken evin hizmetçisi olduğunu tahmin ettiğim kadına seslenmişti.

"Latoya! Misafirimizin eşyalarını al lütfen tatlım." Çekingen bir tavırla alelacele içeriye geçmiş ve mutfaktan çıkarak bana doğru koşan hizmetçiye bakmıştım. Siyahi ve hafif balıketli olan bir kadındı. Üzerinde mavi bir elbise, beyaz bir önlük ve saçlarını örten beyaz bir bone vardı. Elimde ki çantayı ve üzerimde ki ceketi alarak yakında ki askılığa asmıştı.

"Ah, fırında ki tavuk yanacak aman Tanrım." kendi kendine konuşarak merdivenlere doğru ilerlemeye başladığında nazikçe onu durdurmuş ve elinde tuttuğu çantamı tekrardan kendime almıştım.

"Siz lütfen mutfağa dönün. Bunu ben yerleştirebilirim." Latoya yavaşça başını sallayarak teşekkür etmiş ve hızla mutfağa doğru ilerlemişti. Bende daha fazla zaman kaybetmeden bayan so-young'un peşinden ilerlemeye başlamıştım. Bana sırasıyla evi tanıtıyordu. Odalar, benim kalacağım yer, çalışma odası ve banyo..

Bu ev çok.. Garipti. Yani, normal bir evdi ama biraz dağınıktı. Banyoda asılı duran iç çamaşırları özellikle.. Bunun yerine otelde kalsam cidden daha iyi olurdu. Böyle bir yerde çalışmalarıma odaklanmak benim için imkansız gibiydi.

"Ne düşünüyorsunuz bay kim? Burada bence çok rahat ederseniz. Aylık 20 dolar.. Daha ucuzunu hiçbir yerde bulamazsınız."

Bayan so-young'un konuşmasıyla öksürerek ona doğru bakmıştım. Ah, kesinlikle yapamam..

"Ah ben, aslında bu bölge okuldan bir hayli uzak kalıyor bayan so-young. Bu yüzden ben en iyisi bir otel de-"

"Durun, durun lütfen. Biliyorum.. şuan biraz burası dağınık ve göze pek iyi hitap etmiyor anlıyorum.. Ama bence bahçeyi görünce fikriniz değişecek! İnanın bana."

Bayan so-young'un ısrarları ve beni dinlemeden banyodan çıkışıyla beraber mecburen onu takip etmeye başlamıştım. Beraber arka bahçeye çıkışımızın ardından so-young hiç beklemeden bahçenin bir sürü özelliğini saymaya başlamıştı. Fıskiyeler çalışılıyordu ve muazzam bir bahçe kokusu vardı doğrusu..

Gözlerim etrafta gezinirken aniden bakışlarım bir noktada duraksamış, gözlerim yerinden fırlarcasına büyümüştü. Bahçenin biraz ilerisinde, çimlerin arasında uzanan beden ilk anda dikkatimi çekmişti. Yüzüstü yatıyordu; bir kolu başının yanında kıvrılmış, diğeri çimlerin arasına, okuduğu kitabın üzerine bırakılmıştı.

Üzerinde açık sarı tişört, solgun; mini askılı kot şort salopeti vardı. Rüzgâr estikçe ensesine düşen birkaç tutam saç hafifçe hareket ediyor, kıvrılmış paçalarının arasından görünen bacakları güneş ışığında parlıyordu. Uzaktan bakıldığında, sanki dünyanın bütün telaşından kaçıp kendine küçük bir sığınak bulmuş gibiydi. Etrafındaki çiçekler ve uzun otlar onu yutmaya çalışıyor, o ise buna aldırış etmeden çimlerin üzerinde sessizce uzanıyordu.

Bir an için onu izlerken zamanın yavaşladığını hissettim. Açık renkli kıyafetleri, karşımdaki manzara bir anıdan çok eski bir yaz fotoğrafını andırıyordu..

"Ah, fıskiyeler bozulmuş olmalı.. Bu havada nasıl açıldı bunlar? Herneyse~ dediğim gibi bu bahçe çok güzeldir. Özellikle yeni yetişmeye başlayan nilüferlerim.. Sizce de değil mi?"

"Evet.. Evet çok güzel.." yutkunarak gözlerimi o taraftan çekmiş ve bayan so-young'a geri dönmüştüm.

"Ah, onu gördünüz değil mi?"

"O?.."

"Jeongguk.. O uğursuz çocuk." Kadın bıkkınlıkla bir nefes vermiş ve daha demin benim baktığım yere doğru bakarak sinirle o çocuğa seslenmişti.

"Jeon! Kalk oradan seni velet! Kaç defa dedim üzerini kirletmek yok diye sana!"

Jeongguk o an sadece başını okuduğu kitaptan kaldırarak bayan so-young'a kısa bir bakış atmış, hemen ardından ıslanan ve gözlerinin önüne düşen saç tutamlarını geriye tarayarak uzandığı çimlerin üzerinden kitabıyla birlikte kalkmıştı. Bunu hep yaşadığını o an anlamıştım. Adımları eve doğru yönelmeden önce gözleri merakla önce ben de gezinmişti. İlk defa birinin bakışları altında bu denli gerildiğimi hissetmiştim.

"Eve sakın o çoraplarla gireyim deme! Girmeden önce hepsini çıkart ve doğruca banyoya git!"

Dudaklarımı ıslatarak doğruca eve doğru koşan çocuğu izlemiştim. Hemen ardından bakışlarım hızlıca bayan so-young'a kaymıştı.

"Odanın kirası.. Ne kadar demiştiniz?"

•••

Akşam yemeğinde bayan so-young burada ilk gecem olduğundan ötürü benim sevdiğim tatlıdan hazırlarmıştı. Elmalı bir turta. Odama yerleştiğim süreç içerisinde ise farkına vardığım iki şey olmuştu. Çalışma odası jeongguk'un kaldığı odanın hemen karşısındaydı ve jeongguk.. benim çocukluğuma benziyordu.

Akşam yemeğine kadar annesiyle -yani bayan so-young- ile konuşma fırsatı edinmiştim. Bana jeongguk'un durumundan yakınıp durmuştu. "Oğlum küçüklüğünden beri kızlarla daha yakın. Onunla insan içine çıkamıyorum. Ergenliğinden beri evde kendi kendine makyaj yapmaya çalışırken kaç kez yakaladım! Ah.. babası.. Belki de babasını o küçükken kaybetmeseydik ve bir erkekle büyüseydi böyle olmazdı.." gibi bir sürü saçma cümle duymuştum ağzından.

Jeongguk.. sahiden de benim küçüklüğümdü.. Ama benim kadar pasif bir çocukta değildi. Akşam yemeğinde herkes toplanmış yemeklerini yerken, jeongguk hiç beklemediğim bir şekilde ilk kez benimle konuşmak adına bir soru sormuştu.

"Sen.. Kaç yaşındasın?" duyduğum soruyla gözlerim önümde ki yemekten yavaşça jeongguk'a tırmanmıştı. Annesi ise hızlıca araya girerek ona bakmış ve kaslarını çatarak konuşmaya başlamıştı.

"Saygı ekleri nerede bay jeon? Karşında yaşıtın mı var senin?"

Jeongguk bıkkınca göz devirdiği esna da bu sefer ben hemen araya girmiştim.

"Hiç sorun değil bayan so-young. Bunlar takıldığım şeyler değil."

Gözlerimi yeniden jeongguk'a çevirerek dirseklerimi masaya yaslamış ve hafifçe öne doğru eğilerek onunla göz temasına geçmiştim. O da gözlerini benimkinden çekmeden bana odaklanmıştı.

"32 yaşındayım, jeongguk."

Jeongguk kurduğum söylediğim şeye karşılık gülerek arkasına yaslanmış ve annesine dönerek göz kırpmıştı.

"Senden tam 8 yaş küçük. Bence.. sen de pek onun yaşıtı sayılmazsın anne."

Annesine yönelik kurduğu bu cümlenin ardından bayan so-young kıpkırmızı olmuştu. Kesinlikle fazlasıyla sinirlenmiş olmalıydı.

"Hemen odana, terbiyesiz!" Bayan so-young'u sakinleştirmek adına konuşmalar yapmaya başlamıştım ki; jeongguk bu durumu pek umursamadan odasına çıkmak adına çoktan ayaklanmıştı. O giderken bir kaç saniyeliğine arkasından bakmıştım ama sonrasında hemen bayan so-young'a dönmüştüm.

"Ben yapacağımı biliyorum ama.. böyle bir uğursuzu evde tutmak benim hatam.. gidecek.. Göndereceğim onu."

Gitmek mi? Mümkünatı olamazdı..

"Bayan so-young, sinirle karar vermemelisiniz."

"Hayır bay kim, artık dayanamıyorum. Onu gençlerin yetiştiği dini bir yurda vereceğim. Öncesinde yapmadığım, umut beslediğim hataydı."

Kesinlikle çıkmazda hissediyordum.. ben zaten onun için bu evde kalmayı istemiştim. O giderse.. ne yapardım?

"Ben.. İzin verirseniz ben ona rehberlik edebilirim."

Bayan so-young bana şaşkın gözlerle bakmıştı.

"Siz mi?"

"Evet.. Siz demiştiniz. Jeongguk bir erkekle yetişmiş olsaydı belki de böyle olmazdı.. Değil mi? Onu o tür bir yere gönderirseniz emin olun daha kötü bir sonuç alırsınız. Belki de.. daha çok adınız çıkar ama ben buradayken.. ona cidden samimi bir rehber olurum."

"..."

•••

O akşamdan sonra tam tamına 1 hafta geçmişti. Bayan so-young bana güvenmiş ve jeongguk'u göndermekten vazgeçmişti. Bu bir hafta içerisinde jeongguk ile ufak ufak etkileşimler de bulunmuştuk ve her birinde.. kalbim daha önce hiç atmamışta yeni yeni can bulmuş gibi hızlanmıştı.

Çok şey öğrenmiştim onun hakkında. 19 yaşında olduğu, sakız çiğnemeyi çok sevdiği -sırf bu yüzden annesinin ona sakız çiğneme yasağı getirdiği-, resim çizmeye bayıldığını, tıpkı benim gibi kırmızı renkte ki meyveleri daha çok sevdiğini.. İnci küpelere bayıldığını ama annesi ve toplum yüzünden kulağını deldiremediğini..

Bu tür ayrıntılar.. Bunların hepsini bana bir anda anlatmamıştı elbette. Her küçük etkileşimimiz de ağzından cımbızla laf almıştım resmen. Ona dürüstçe anlatmıştım olanları. Kendine çeki düzen vermezse annesinin onu buradan daha "sıkıcı" bir yere göndereceğinden bahsetmiştim. O da mecburen annesinin kalıplarına uygun "daha erkeksi." bir hâle bürünmüştü. En azından gündüz..

Çünkü annesiyle yaptığım gibi onunla da bir anlaşma yapmıştım. Annesi gündüzleri burada yokken ve geceleri o uyurken yine rahat hissettiği gibi olacaktı ve ben onu gözetecektim. İlk başta bunu neden yaptığımı anlamamıştı.. Ama zamanla bana güvenmişti. Şimdi onun suç ortağı gibi bir şeydim.. Ve o şimdilik böyleydi. Şimdilik sanki yanlış bir şey yapıyormuş gibi tüm bunları gizlemek zorundaydı.. Ama vakit geldiğinde; Églantine'm en az ben kadar özgür kalacaktı.

•••

Çalışma odasındaydım. Okula geçmeden önce hazırlamam gereken evraklara bakınıyordum. Tam bu esna da jeongguk elinde ki kahvaltı tepsisiyle çalışma odamdan içeriye girmişti. Gözlerim anında kağıtlardan kalkarak onu bulurken; üzerine giydiği kıyafete bakmıştım. Annesi evde olduğundan mütevellit üzerinde bebek mavisi bir gömlek ve beyaz kumaş pantolonu vardı.

Ben onu incelerken o da elinde ki tepsiyi umursamaz bir tavırla masama doğru getirerek hiç düşünmeden dosyalarımın üzerine bırakmıştı. Bakışlarım bir tepsi de, bir de jeongguk arasında gidip geliyordu. En sonunda ağzında ki sakızı şişirerek dışarıya kocaman bir baloncuk olarak çıkardığında, gülmeden edememiştim.

Yine dayanamamış ve yasağı çiğnemişti..

Gözlerimde ki gözlüğü çıkartarak masaya bırakmış ve yavaşça arkama yaslanarak onu seyretmeye devam etmiştim.

"Evet?"

Kaşlarımı kaldırarak ona bakmıştım. Bir şey bekliyordum. Bir şey demesini.. çünkü jeongguk normal de sabahları annesinin zoruyla ben kahvaltıya aşağıya inmezsem; eline bir tepsi alarak kahvaltımı yukarıya kadar çıkarırdı. Aslında bunu istemediğimi belirtsem bile annesi.. takıntılıydı işte. Jeongguk ise bu durumda hep tepsiyi bırakır ve direkt çıkıp giderdi..

Bu seferse.. bekliyordu?

Ben onun ne yapacağını ya da ne diyeceğini çözümlemeye çalışırken, yavaşça masaya doğru eğilmiş ve avuç içlerini masaya yaslayarak bana doğru bakınmıştı.

"Sadece söylemek istedim.. pastırmandan bir kaç tane yedim. Bunu sakın anneme ispiyonlayayım deme."

Oh, bu uyarı.. Bu zamana kadar onu ispiyonlayacak hiçbir şey yapmamıştım. Buna rağmen bana bunu söylüyordu. Belki de bu deneyimsiz saf çocuk.. Sadece muhabbet açmaya çalışıyordu.

"Bak jeongguk-"

"Jeon! Dolapta ki sakızlardan biri eksik! Çabuk buraya gel!" Lafımı bölen şey bayan so-young'un öfkeyle bağırması ve ayak sesleri olmuştu. Bunu jeongguk'ta duymuş olacak ki, hemen yüzümün dibinde patlattığı pembe renkte ki sakızı hızlıca ağzının içine çekmiş, bir kaç kez daha çiğnedikten sonra ağzından çıkartarak benim çeketimin yakasına yapıştırmıştı.

Benim.. benim ceketimin yakasına..

Ben daha ne olduğunu anlayamazken şaşkınlıkla onu seyretmiş, onun doğrularak hızla odamdan çıkıp gidişini izlemiştim. Bayan so-young'un odama girmesine saniyeler kalaysa aklım başıma gelmiş gibi hızlıca yakamda ki sakızı almış, ne yapacağımı bilmez bir halde bayan so-young içeriye girdiği an hızlıca ağzıma atmıştım.

Normalde sakız çiğneme huyum dahi yoktur..

"Bay kim, jeongguk'u gördünüz mü? Sakızlardan biri yok.. ah kesin o aldı."

Ağzımda ki sakızı yavaş yavaş tedirgin bir şekilde çiğnerken gülümsemiştim. Hemen sonrasında ise başımı iki yana sallayarak ağzımda ki sakızı dudaklarımın arasından çıkarmış, bayan so-young'a göstermiştim.

"Sakızı ben aldım bayan so-young.."

"Oh.. Ben.. üzgünüm, bugün sizi hiç aşağıda bile görmedim.. Aklıma gelmemiştiniz. Rahatsız ettim kusura bakmayın."

Gülümseyerek onun odadan çıkışını izlemiş ve rahat bir nefes vermiştim. Odanın kapısı aralık bir şekilde kalmışken hemen o aralık yerden bana bakan bir çift ışıltılı kahve gözler görmüştüm.. Jeongguk.. kapının ardından gülümseyerek bakıyordu bana.. onu ele vermediğim için sevinmiş olmalıydı..

Ona baktığımı anladığı an ise tekrardan koşarak kendi odasına kaçmıştı. Ah.. benim küçük Églantine'm..

Dudaklarımın arasından çıkartarak parmak uçlarımda tuttuğum pembe sakıza kaymıştı gözlerim.. Sanırım.. Bir yeni akışkanlık edinmek zorundaydım. Çünkü artık.. Églantine'm bir çok kez bana bunu yaptıracak gibi duruyordu.

Parmak uçlarımda tuttuğum sakızı yavaşça tekrardan ağzıma almıştım. Arkama rahatça yaslanarak çiğnemeye başlamıştım. Sanki her çiğneyişimde damağıma yayılan o tat.. onun tadı gibiydi..

•••

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.