"Bazen kurtulmak için koştuğumuz yol, bizi daha karanlık kuyulara atabiliyor.
Benim de kurtuluşumun tek yolu bu sırrı mezara kadar saklamak."
Koşuyorum durmadan. Bacaklarımın arasından kan akıyor ama konuşuyorum kanakmanı umursamamaya çalışarak. Durursam esaret altına yeniden girerim. Durursam kendi ölümümü her gün görür, her gün yaşarım. Durursam ben aslında her gün bir kez daha ölürüm. Koştukca nefesim ciğerime yetişmiyor, canım çok yanıyor, ağrım git gide artıyor ama durmuyorum. Çünkü biliyorum, durursam geri dönüşü olmayan bir hayata mahkûm kalırım. O yüzden duramam, asla duramam. Beni bulmamalılar.
Benim bedenim ölmüşken, ruhuma parangalar vurulup yaralar açılmışken asla son kalan kırıntılarımın da ölmesine izin veremem.
Ben 10 ay önce ölmüş, ama daha 1 saat evvel yeşermeye başlayan o umuda tutunarak koşmalıyım. Onun da ölmesine izin veremem. Koşarken tökezledim, ama koşmaya devam etmek için titrek bacaklarıma kalan tüm gücümle yüklendim.
Hayır hayır! Pes etme! Koş!
Nihayet ana yola vardığımda artık bacaklarımda tâkât kalmamıştı. Ellerimle karnımı tutuyorum ve bu dayanılmaz acının beni bu kadar kıvrandırmasına inanamıyorum.
Canım bu kadar yanmamalıydı. Ben bu acını çekecek yaşta değilim ki!?
Bir araba görüyorum. Evet evet, bir araba geliyor. Kurtulmaya bu kadar yaklaşmamın verdiyi sevincle yolun ortasına koştum ve arabanın önüne atladım. Zar zor frene basarak durdurulan arabadan yaşlı bir çift endişeli gözlerle dışarı çıkarak yanıma geldi. Beni baştan ayağa kontrol eden yaşlı çiftin acıdan buruşmuş yüzüm, uzun beyaz bol bir elbise ve elbisenin eteklerinde kuruyan ama ayağımdan yere damlayan kanı görüp gözleri kocaman açıldı.
Nine, nolur bir tek şoka giripte donma, lütfen!!!
"Kızım noldu sana? Ne bu hal?" diyen kadının sözleri ile için rahatladı. Yalvaran gözlerle bakıp son kalan direncimle konuşmaya çalıştım. Sesim istediğimden daha cılız ve kesik kesik çıkıyordu.
"Lü..üü..ütfen bana yaa..aa..rdım edin, ama ne ha..aastahane..e..ye götürmeyin, ne de polise haa..a..ber vermeyin. Lü..ütfe..n, size yalvarıyorum." dedim ve karnımdaki sancıların git gide dayanılmaz boyut aldığı için inlememe engel olamadım.
"Annen baban nerede kızım, noldu sana?" diyen dede de aynı bu yaşlı kadın gibi benim bu halimi görüp şaşkınlığa uğramıştı.
Dayanamıyordum ne bu acıya, ne de bu yorğunluğa. Son kez sesimi onlara ulaştırmak için konuşmaya çabaladım. Güç de olsa konuştum.
" Be..ee..n bayılmak üz...ere..eyim. O yüzden beni evi..inize götü..ürün bana yardım edin. Uyandığımda he..er şeyi anlat..acağım size. Sö..öz ver..iyo..rum." dedim ve artık kararan gözlerim, titreyen bacaklarımla ayakta durmaya halim kalmadığını yere diz çöktüğümde anladım. Son kez "lü..ütfen' dedim ve bilincimin kaybolduğunu anlayarak karanlığa göz yumdum.
********************
Alarmın sesiyle yatakta öyle bir zıpladım ki, yatağın bir gün dayanamayıp kırılacağına artık emin oldum. Elimle çalar saati kapatıp gözlerimi ovuşturdum. Yataktan kalkıp bugünkü planlarımı düşünmeye başladım ve anında gözlerimi kocaman açtım.
Tabii ya, bugün benim ilk iş günüm. Yani ilk staj günümdü.
Üniversiteni bitirememiştim ama işletme mezunu olmama az kalmıştı. Zaten ODTÜ üniversitesinde okuyordum ve burs veren holding buradan stajyerler alma kararı almıştı. Bu yüzden en başarılı öğrencilerle toplantı yapılmış ve her birine farklı projeler verilmişti. 1 hafta sonra yeniden düzenlenen toplantıda sunumum çok beğenilmiş ve seçilen 5 kişi arasında sadece ben İstanbuldaki holdinge gönderilmiştim. Diğer 4 kişi ise Ankaradaki şirkette staj yapmaya başlayacaklardı.
Herhalde çoktan başlamış olmalılar.
1 ay önce olan biten her şeyden sonra kaldığım ev holding tarafından ayarlanmıştı. En sevindirici hal bu olsa da, Ankaradaki evimizden ayrılırken, arkadaşım Selinden de ayrılmak zor gelmişti. İnsanlara soğuk davranabilirdim, çok az konuşabilirdim ama bu onlara alışmadığım anlamına gelmiyor. Ben tüm hisslerimi, acılarımı, sevincimi, hepsini içinde yaşarım. Çünkü hayat bana öğretti böyle olmayı. Selin de benim içimdekileri gören nadir kişilerden biri olduğu için daima benim en yakın arkadaşım olarak kalacaktı.
Evet, içimi gören. Çünkü ona ağzımı açıp tek kelime bile etmemiştim kendim hakkında. Sorduğu sorulardan özel hayatımla ilgili olmayanları cımbızla seçer, sadece onlara cevap verirdim. Bu durumumu yadırgamadan benimle evini, hayatını paylaşan ve her daim yanımda olan biricik Selini sevsem de bunu gösteremediğimi biliyordum.
Dedemi ve anannemi kaybettiğim günden bu güne kadar daha kapanık bir hâle gelmiştim. Şimdi ise kimsenin yanında kendim gibi olamıyordum. Sadece ders çalışırken ve anlatırken ben, ben oluyordum insanların yanında. O kadar.
Tek başıma kaldığımda aynanın karşısına geçip konuşmam beni deli yapmıyor tabiki.
Hızlıca duş alıp hazırlandım ve siyah dizüstü, belden genişlenen bir elbise giyindim. Koyu kahve gür ve parlak saçlarımı sadece tarayarak omzumdan geriye atarak açık bıraktım. Tek bantlı ince topuklu ayakkabılarımı da giyindikten sonra küçük bir siyah çantayla işim bitmişti.
Beyaz tenli olduğum için siyah elbiseler beni fazla beyaz gözüktürse de buna pek takılmam. Bir elbise bana yakışıyorsa ve aynaya baktığımda kendimi güzel buluyorsam benim için sorun değil onun ne kaç para olduğu, ne de görünüşü.
Bana anannem öğretmişti insanların ne dediğine asla bakma diye. Ben de ona söz vermiştim o zamanlar böyle yapacağıma.
'Asla biri ne düşünür gibi şeyler yüzünden kendimi sevdiğim şeylerden mahrum bırakmayacağım!' diye de söz vermişdim.
Anahtarları alıp evi kilitledim ve katın asansörüne binerek düğmeye bastım. Aşağı kata inip aradığım taksiyi bulur bulmaz oturdum ve iş yerinin adresini verdim. Yarım saat sonra büyük camlı gökdelenin karşısında durmuştu. Taksiye ücretini verip arabadan indim.
Büyük gökdelenin tepesine başımı arkaya atarak baktım.
"Kutsay Holding" yazısına bakarak gülümsedim ve derin nefes aldım. Bu yaşta böyle uluslararası bir holdingde çalışmaya başlamak artık kaderin benim yüzüme güldüğünün ilk işareti olmalı.
Kapıdan geçerken güvenlik bariyerine iş kartımı okutarak geçtim. Bu ara etrafa da bir göz ayıyordum. Buradaki kadınların hepsi dergiden firar etmiş mankenlerdi sanki. Yalnışlıkla podyum yerine burada ellerinde belgeler yürüyorlardı zannettim ilk başlarda. Sanki hepsi özenle seçilmiş insanlardı.
Asansöre binerek 43. kata bastım ve bana verilecek işi düşünmeye başladım. Acaba büyük bir iş vererek geldiğim ilk gün gönderirler mi beni? Patronun da baya görsel olarak takıntılı biri olduğunu dediler. Acaba bana karşı tepkisi ne olacak?
Bizim Ankara'daki toplantıda sunum yaparken patron da oradaymış ama kimseye önem vermeden yalnızca sunuma odaklandığım için görememiştim. Karalıkta duvara vurulan ekranla da zaten kimsenin yüzünü görmüyordum. Neyse, burada artık tanış oluruz.
Hadi bakalım, ilk iş günüm hayırlı olsun.