O saray... O devasa, soğuk taşlardan yapılmış hapishane. Bizi koyun gibi sürdükleri, yıkadıkları, yağladıkları o Harem. Adım Alexandra'ydı ama orada sadece bir 'hiç'tim. Bir cariye adayı, bir köle. Valide Sultan'ın süzgün bakışları, Mahidevran denilen o kibirli kadının nefreti... Hepsi üzerimdeydi. Bize "Başınızı eğin, gözlerinizi yerden kaldırmayın, Padişah geçerken nefes bile almayın" demişlerdi.
Ama benim ruhum isyankârdı. Benim vatanımı yakmışlardı, ailemi katletmişlerdi. Kimdi bu adam? Bu dünyanın sahibi sanılan Padişah? Ondan korkmayacaktım.
Harem koridorunda bekliyorduk. Müzik başladı, kızlar dans etmeye başladı. Derken bir hareketlilik oldu. Ağalar bağırışmaya başladı. "Padişahım!"
Ve o girdi. Sultan Süleyman.
Önce heybetini hissettim. Ardından adım seslerini. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Diğer kızlar birer birer yere kapandı, başlarını eğdiler. Ben de eğdim, korkudan değil, doğru anı beklemek için.
O tam önümden geçerken, sanki görünmez bir el başımı yukarı kaldırdı. Kuralları unuttum. Korkuyu unuttum. Sadece o mavi gözleri görmek istedim.
Ve gözlerimiz buluştu.
Dünya o saniye durdu.
Bana baktı... Hayır, sadece bakmadı; beni gördü. O buz mavisi gözlerde nefreti, korkuyu, ezilmişliği değil; bir ateş, bir isyan, bir meydan okuma gördü. Benim içimdeki o vahşi, o yaralı ruhu gördü. Padişah'tı, cihanın hakimiydi ama o an sadece bir adamdı. Karşısında eğilmeyen, ona meydan okuyan o kızıl saçlı köleye şaşkınlıkla, belki de hayranlıkla bakıyordu.
O an anladım. Benim kurtuluşum bu adamın gözlerindeydi. İntikamım, gücüm, geleceğim... Hepsi bu mavi gözlerde saklıydı. Başımı eğmedim. Gözlerimi kaçırmadım. O bana baktıkça ben daha da dikleştim.
Sonra gülümsedi. Hafif, belirsiz bir gülümseme... O gülümseme benim hayatımın dönüm noktası oldu. Alexandra o saniye öldü. O gülümsemeyle birlikte, bu sarayın, bu imparatorluğun kaderini değiştirecek olan Hürrem doğdu. Süleyman bana baktı ve o an, ben onun kalbini fethedeceğimi biliyordum.