Dışarda yağmur taneleri kurumaya yüz tutmuş çimleri ıslatırken ikinci kez anne olma duygusunu tatmıştı Müjgan. Yıl 1975. Ekimin son mısraları, 28’i… Sonbaharın kendini hissettirmeyi sevdiği, acı dolu zamanlardı. Ancak bunlar Müjgan’ın umurunda bile değildi. Gözleri, dokuz aydır karnında taşıdığı yavrusunun küçücük bedenindeydi.
Minik kızını kucağına verdiklerinde onun buruş buruş suratına bakarken bu duyguyu ne kadar çok özlediğini fark etmişti. Anne olmak ziyadesiyle kutsal bir şeydi ona göre. Bu kutsal ana ikinci kez nail olmanın mutluluğuyla şükretti yaratıcısına. Gözlerine baktı miniğinin. Kulaklarını tüm seslere kapadı ve yüreğinin derinine, en derinine inip ona fısıldayan sesi dinledi. Bu esnada yavrusunun gözlerine bakıyor, ruhuna ulaşmaya çalışıyordu. Birkaç saniyeliğine durdu ve bekledi. Kurumuş, çatlamış dudaklarını diliyle ıslattı. Hafifçe araladı o dudaklarını. “Füruzan…” deyiverdi bir anda. Fısıltısı yalnızca kendi kulaklarına ulaşmış olmalıydı ki biraz daha gür bir biçimde tekrarladı söylediği kelimeyi. “Füruzan. Füruzan olacak adı.” Başını kaldırıp yanında duran kadınlara baktı. “Adı gibi geleceği de parlak, güzel olacak benim kızımın.” Kadınlar Müjgan’a bakarak gülümsedi. İçlerinden yaklaşık elli yaşında olanı bebeği annesinin kucağından alarak altını bezledi. Süheyla’nın küçülen kıyafetlerini Füruzan’a giydirdi. Daha sonra ahşap kapının ardındaki babasının yanına götürdü. Âdem, kızını hassasiyetle kucağına alırken gözyaşlarını tutamadı. “Füruzan.” Dedi yaşlı kadın. Âdem, başını sallamakla yetindi. Kızının cennet kokusunu ciğerlerine doldurdu. Kulağına ezan okudu.
“Senin adın Füruzan. Senin adın Füruzan. Senin adın Füruzan.”
***
Hayatları sürekli bir koşuşturma içinde geçerken mutlu olmayı ve mutlu etmeyi en temel vazifeleri haline getirmişti Öztürk ailesi. Onlara göre bu dünyada nefes alan her varlık, mutlu olmayı sonuna kadar hak ediyordu.
Anne Müjgân Öztürk otuz beş yaşındaydı. Her sabah uyanır, ahıra gider ve ineklerin sütlerini titizlikle sağar, kümesteki yumurtaları güçlükle ama narince toplar, dört kişilik çekirdek ailesine kahvaltı hazırlardı. Kahvaltı bitiminde kızlarının yardımıyla evi toplar, bahçe işlerine koşardı.
Baba Âdem Öztürk otuz sekiz yaşındaydı. Boş zamanlarında eşine ve bahçe işlerine yardım eder, fabrikaya çalışmaya gider, akşamları ailesi ile doyasıya vakit geçirirdi.
Abla Süheyla Öztürk ise on üç yaşındaydı. Süheyla daha çok kardeşiyle ilgilenir, annesine yardım ederdi.
Gelelim Füruzan’a… Füruzan sekiz yaşında, aykırı olmayı seven, çocukluğunu keyfini çıkara çıkara yaşayan haylaz bir kız çocuğuydu. Ancak sorumluluklarını bilirdi. Füruzan’ın yufka gibi bir yüreği, kimsede rastlayamayacağınız bir merhameti vardı. Bilime ve okumaya olan merakı hiçbir zaman son bulmazdı. Köyün gelecekteki doktoru derlerdi ona buralarda. Hazır buralar demişken… Burası Bingöl’ün Alatepe köyü. Hikâyemizin başladığı yer.
***
Herkesin bir hayat hikâyesi vardır. Acıları, korkuları, sevinçleri, beklentileri, aşkları, hayal kırıklıkları, umutları, hüzünleri, kederleri… Herkesin bir kaderi vardır. Yaşanmış ve yaşanacakları vardır. Her birimizin bir ölümü vardır. Ölüm… En acı gerçek, kaçınılmaz bir son. Bazı ölümler erken gelir. Bazısı ise uğramak bilmez ruhunuza. Burada ölümler çabuk gelecek, hayaller, hayatlar yarım kalacak. Acıları, en sonunda ölümleri olacak. Kendinizi hazırlayın, çünkü bu hikâye sizi çok ağlatacak…
Füruzan’ın Günlüğünden Bir Sayfa:
“Hatırladıkça korkuyorum anne, üzerime değen kirli ellerin sahibinden korkuyorum. Her bir dokunuşu tenimi yakıyor. Kendimi kullanılıp kenara fırlatılmış bir bez parçası gibi kirli hissediyorum.
Canım yanıyor anne, dudağımın kenarından sızan kanın tadını hiç sevmiyorum. Yaralarımı yakan tuzlu gözyaşlarımı hiç sevmiyorum. Özlüyorum anne, seni ve babamı çok özlüyorum…”