İçeriğe geç

BENİ DENİZ DOĞURDU

Bölüm 1 · 6 dk okuma

BENİ DENİZ DOĞURDU

Bölüm 1

beni deniz doğurdu

Köprüden önce son çıkış bence su. Buna köprünün üstünde karar verdim. ''Deniz'den geldim, denize giderim ben.'' dedim. Anneme bu adı verenler düşünsün. Çünkü toprak beni sahiplenmedi. Yerçekimi vardıysa ne olmuş, konmadım ki. Uçmadım da. Asılı kaldım. Dünyanın a'rafıydı belki bu. Az kişiydik orada. Birbirimizi gördük, ama bakmadık. Öyle yerlere bakılmaz. Öyle yerler açık, öyle yerler yara, öyle yerler tenha. Bakmadık işte. Köprüden önce son çıkış bu, anneme anlattım.

''LUUUP diye atlasam şimdi nolur,'' dedim. ''Belki de buradan böyle geçilir; ama varılmaz.''

''Aynı şey değil anne,'' dedim. ''Mutlaka aynı şey değil.''

Annem evham, annem telaş, annem vaha çünkü dayımı deniz yuttu. Dayım on yedisinde bir güzel adamken, anlaşılmaz. ''Ben bundan mı kıyıyım anne,'' dedim. ''Ben bundan mı kalanım?'' Ben neden suyun suya vurduğu yerde duranım? Ama beni Deniz doğurdu, BENİ DENİZ DOĞURDU! Bundan mı sallanır, bundan mı vururum, bundan mı taşar, anlaşılmaz.

Yani ben hiçbir şey anlamadım. Anlamayan herkes kadar da anlattım. Kime mi, doktorum Fuat'a. Fuat aslında annemin doktoru fakat delirme bayrağını elinden aldıktan sonra daha çok beni dinler oldu.

Şu son üç ayda üç intihar gördü bizim ev. Önce annem, sonra kız kardeşim, en son ben. İntiharın ölmeden edilebilir şekillerine vakıf olmalıyız ki şimdi hepimiz hayattayız. Yaşayıp yaşamadığımız hakkında net bir şey söyleyemiyorum.

Annem intihar furyasını başlattığında günlerden pazardı. Her sabah gibi bir sabah değildi. Menemeni yumurtası biraz daha pişsin diye sofradan kaldırıp ocağa koyarsan, ki bu oldukça sevgisiz bir koyuştur, domatesin suyu biraz daha yukarı çıkar. Çıkmıştı. Annem, masanın ortasında duran çaydanlık altlığının üzerine, küt diye indirmişti teflon tavayı. Öyle vıcık vıcık bir şeye ekmek banıyorduk dört kişi. Hayat bilgisinde bize çekirdek aile diyorlar.

Zorla kımıldayan ağızlardan hiç de nazik düşmeyen zeytin çekirdekleri, elle bölünen ekmekten dökülen kırıntılar, kareli masa örtüsünün daha çok beyaz kısımlarına damlamış portakal reçeli.Yapış yapış bir suskunluk. Sürekli bir cam açık gibi. Sigara dumanı sinmiş tüm eşyaya. Küçükken ne olduğunu anlayamadığımız, babamın o tuhaf, kalın sigarasının dumanı. Televizyon yine kapalı. Bir ses olsa hafifleyecek belki çığlığımız.

Kahvaltıdan kalktığımızda, babam her zamanki gibi odasına çekilip kapısını kapatmıştı. Üstelik oldukça sevgisiz bir kapatıştı bu. Salon evde olduğu günlerde babamın odası olarak adlandırılırdı. Bir kuşumuz var, adı Yeşim.Babam ona, ''Aferin kızımaaa, gel kızım.'' diyor, ''Öpücük öpücük.'' diye sesleniyordu. Kız kardeşimin boğazındaki yutkunuş, yumruk olup iniyordu böyle sabahlar kalbime.

Babam otlarını sarıyor, annem bulaşıkları makineye dolduruyordu, babam otlarını yakıyor, annem ilaçlarını içiyordu, birazdan ikisi de uyuyacak. Ömrümün yirmi yılı böyle geçti.

Her sabah gibi bir sabah değil ya, bu kez annem uyumuyor. Balkona çıkıp ölü çiçeklerine su veriyor, onlarla konuşuyor. Gülüyorum. Çürüyüp gittiklerine bir gün bile inanmıyor. ''Su verince nasıl da açacak kızlarım benim.'' Kardeşimin boğazına bakıyorum. Sanırım duymamazlıktan geliyor.

Çocukken, böyle anne ve babamızın kendi köşelerinde uyuştuğu sabahlar, İrem’le mutfak penceresinden yarı belimize kadar aşağı sarkar, kaldırıma tükürürdük. Tükürük şekillerimizi de bir şeylere benzetirdik. Yaratıcılık yoksunu bir dönemdi. Annemin uyanması bir bebeğin uyanması gibi olur, yatak odasından ağlama sesi yükselirdi. Şaşırmazdık çünkü hep ağlardı. Acıya karşı bağışıklığımız kendiliğinden kuvvetlendi. Ya da kendiliğinden değil, bilmiyorum. Bildiğim tek şey tükürmeye devam ederdik. Fil, kelebek, kelebek, annem ağlıyor... Ağzımız kupkuru kalana kadar süregiderdi oyunumuz.

O sabah annem çiçeklerine su vermiş, belki kendince kızlarıyla vedalaşmış, banyoya girmişti. Bu kez banyodan ağlama sesi yükseldi. Babam o koyu dumanın altında çoktan sızmıştı.

İrem’le ara ara cep telefonlarımızdan kafamızı kaldırıp birbirimize bakıyorduk. Filler, kelebekler, annem ağlıyor. Birimiz de kalkıp banyo kapısını çalmıyor, ''Neyin var anne?'' demiyoruz, çünkü bu acı, sınırımızın epey altında kalıyordu. Üstü çoktu bizde. Üstü şöyleydi.

Babam vardı, babam yoktu, babam yok olsundu. Annem öğle uykularına saklanan bir Deniz ki, öyle uykularım olmadan anlamam zordu kaçtığı yeri. Uyanınca, senelerdir yalnız girdiği yatağında, dizlerini karnına doğru çeker, önce yavaş yavaş, sonra bağıra bağıra ağlardı. Ağlaması geçmeyince titremesi başlardı. Titremesi başlayınca tırnaklarını avucuna geçirir, ellerini sıkardı. Kardeşim ya da ben, karşı komşumuz Gülenay Abla’nın kapısına koşardık böyle durumlarda. Gülenay Abla, esasen dev bir kadın, yalınayak ya da süslü ev terlikleriyle şangır şungur geçerdi bizim daireye.

Ellerini sıktı mı zordu annem, minicik parmaklarımız kolonyalarla bileklerini ovardı, sonra dişlerini sıkardı, tokatlar inerdi o güzel yüzüne, sularla ıslatılır saçları, soğanlar koklardı.

Ambulans gelirdi sonra mutlaka. Başlangıçta her mahalle gibi bir mahalleydik. Ambulans sesinin yaklaşmasıyla camlar açılır kafalar dışarı çıkardı. Sayıca hiç de az değillerdi. Biriyle, özellikle sokakta çocuklarıyla oynadıklarımızdan biriyle, göz göze gelmekten nasıl da utanırdım. Sanki benim bir suçum varmış gibi. Çocukları bizimle görüşmeye devam ederse, onların başına da böylesi gelebilirmiş gibi. Zamanla gelen ambulansa alıştı insanlar. Perdelerin arkasından şöyle bir göz atıp, bizeyse girdiler içeri. Döndüler işlerine. Bilirdi herkes durumu, alışmışlardı. Birazdan genç komşularının koluna bir iğne girecek ve sakinleşecek. Birkaç saate dönecekler eve. Olan hep çocuklara olacak. Yazık.

Biz de alışmıştık aslında. Kaç defa ağlayabilirsin ki aynı sahneye? Bakarsın. Donarsın. Şaşarsın da bu hissizliğine. İşte annem banyoda boğulur gibi ağlıyordu bu kez. Sonra çıktı. Ellerine baktım, sıkmıyordu. Saçlarını havluya sarmamış, kuşağını başarısızca bağladığı bir bornoz geçirmiş üstüne. Bacaklarını sabırsızca tıraş etmiş olmalı ki diz kapağından aşağı ağır bir kan pıhtısı ilerliyordu. Her sabah gibi bir sabah olmadığı için geldi sarıldı. Bir bana, bir İrem’e. ''Beni hiçbir zaman affetmeyeceksiniz.'' dedi. Bornozunun cebinden çıkardığı ilaç kutularını mahçup bir çocuk gibi göstererek, ''Ben bunları içtim, kardeşin sana emanet.''

''Gülenay Ablaaaaa!'' diye çığlık attı İrem. Acının o kadar alışılamayanı da vardı.

Ben ağlamadım. Bağırmadım. Şaşırmadım da. Hatta annemin yüzüne baka baka gülmemişimdir inşallah. Çünkü babam uyuyordu. İnsanın annesi ölürken babası uyur mu?

Ne kadar sonra bilmiyorum, evimiz ne ara böyle kalabalıklaştı ve anneme üstünü kim giydirdi gerçekten bilmiyorum, ambulans sesi duyuldu.

''BABA AMBULANS!'' diye odasına girip dürttüm kalkması için.

''Hığğ…'' dedi sadece.

Kapattım kapısını. Yoktu bilsinler. Annem ölürken babamdan utandım. Sonra kendimden. Yok olmak istedim.

Eve nereden girdiğini bilmediğim insanlar yardımıyla, sinir krizinin ortalarında, dişleri kenetlenmiş yarı baygın annemi ambulansa yerleştirdik. Babam uyuyor, hemşire annemin başını okşuyor, ''Geçecek birtanem.'' diyordu. Annemin gözünden son bir damla yaş aktı. İnsan ölürken bile şefkate kayıtsız kalamıyordu, anlaşılmaz.

Annemin ölemeyişinin üzerinden bir ay geçmişti ki kız kardeşim bonzaiden yoğun bakıma kaldırıldı. Bonzai öldürür diye içtiklerini, bunun ilk içişi olmadığını belirten de bir not bırakmış babama. Hastaneye kaldırılırken ben evde yoktum. Suriye Pasajı’nda bir arkadaşımla çay içiyor, edebiyat konuşuyor, anne ve babamdan gelen telefonları da itinayla meşgule alıyordum ki mesaj geldi:

''İrem intihar etti, Bakırköy'e gel çabuk.''

İrem ölmek ister mi?

Taksiye atlayıp acil servise giden yolda, camı açıp yarı belime kadar aşağı sarktım. Bütün rüzgârlar geçti yüzümden, bütün ışıklar, bütün bayram sabahları. Tükürdüm, ağzım kupkuru kalana kadar tükürdüm o pencereden aşağı, neye benzediğimizi göremecek kadar hızlı geliyordu artık hayat, hızlı geçiyordu şeritler, hızla ilerliyorduk sona.

Hastaneye ulaştığımda doktor,

"Yaşı çok küçük,'' dedi. ‘’yazık.’’ Bu ne demekti anlamadım. Anlamayan herkes kadar da, neyse.

Eşe dosta akrabaya, utanıp, gıda zehirlenmesi geçirdi dediler. Annem ağladı. Babam sustu. Ben dondum. Ağlayamadım. Acı çekmediğimden değil, ağlamak onların tarafı diye bu tarafta kaldım. Hasta anneme baktım, müptezel babama, dev bir komşumuz Gülenay Abla'ya. Hastane bahçesinde, bir kolunda başı örtülü bir kadın, ötekikolunda güvenlikle oturan gencecik adama baktım. O da bana baktı. Sigarasını ağzına kadın uzatıyor, dumanı dışarı verecek gücü yok. Gözlerimi geri aldım.

Üç gün sonra İrem evimize geri döndü. Bir sürü ilaç içti, hâlâ içiyor. Şimdi on dokuz yaşında, balık gibi bakıyor dünyaya. Modern tıp katkılarıyla biz bir kuşak böyle bakıyoruz aslında. Ev yara, sokak yara, ırk yara, kimlik yara. Ölmek isteyenleri uyuşturup gülümsetiyor, ölmek istemeyenleri vuruyor, kesiyor, yakıyoruz. Her sabah bir dünya daha bitiyor, anlaşılmaz.

Ben de anlamadım işte. Kardeşimin elinden tutup en yüksek tepeye çıkmak, dünyaya ve tüm kaybettiklerimize tükürmek istedim sadece. Ve bağırmak,

FİL

KELEBEK

KELEBEKLER GİBİ

UÇALIM

MI

İREM?

''Yani,'' dedi Fuat ''Bir uçurum mu düşlüyorsun?''

Anlamadı. Ben çıktım, annem girdi içeri. Fuat onu dinledi. Bekledim. Sonra çıktık. Eve dönen yolda,

''Köprüden önce son çıkış bence su.'' dedim, buna köprünün üstünde karar verdim. Belki de buradan böyle geçilir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.