İçeriğe geç

Beneath the Throne of Daisies

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Beneath the Throne of Daisies

Bölüm 1

Bölüm 1- Yeni Soytarı

Doğanın yeniden uyandığı, baharın iliklere kadar hissedildiği serin bir gündü.

Drakenhold Krallığı, zorlu geçen kışın ardından bereketle ödüllendirilmiş gibiydi. Ucu bucağı görünmeyen altın sarısı buğday tarlaları, karın altından yeniden filizlenen yemyeşil çayırlar ve parça parça bulutlarla süslenmiş masmavi gökyüzü... Sanki bütün krallık aynı anda yeniden nefes alıyordu.

Bu huzuru uzaktan yükselen tok bir ses böldü.

"Ve karşınızda... saray soytarıları!"

Taştan amfitiyatroyu dolduran binlerce kişi aynı anda ayağa fırladı.

Alkış sesleri dalga dalga tribünlere yayılırken çocukların heyecan dolu çığlıkları meydanı doldurdu. Ellerindeki tahta kılıçları havaya kaldıran minikler birbirlerinin önüne geçmeye çalışıyor, omuz omuza oturan yaşlılar bile bastonlarını havaya kaldırıp alkışlara eşlik ediyordu. Gençler ıslık çalıyor, satıcılar tezgâhlarını bir anlığına unutup gösteriyi daha iyi görebilmek için boyunlarını uzatıyordu.

Aylar süren sert kışın ardından Drakenhold uzun zamandır ilk kez böylesine neşeliydi.

En ön sırada oturan küçük bir kız heyecandan annesinin kolunu çekiştiriyor, sahneyi göstererek durmadan gülümsüyordu.

Tam o sırada rengârenk kostümleriyle saray soytarıları sahneye çıktı.

Kalabalığın coşkusu daha da büyüdü.

Soytarılar kusursuz bir uyum içinde gösterilerine başladı. Kimi havada art arda taklalar atıyor, kimi ince iplerin üzerinde yürüyerek seyircilerin nefesini kesiyor, kimi ise havaya fırlattığı hançerleri tek tek yakalayarak alkış tufanını daha da büyütüyordu. Her başarılı hareketten sonra taş amfitiyatro tezahüratlarla yankılanıyor, seyirciler bir sonraki gösteriyi merakla bekliyordu.

Gösteri kusursuz ilerliyordu.

Aralarından bir kişi eksik olmasına rağmen bunu kimse fark etmiyor, aksine saray soytarılarının neden krallığın en yeteneklileri olarak anıldıkları bir kez daha gözler önüne seriliyordu.

Fakat bu heyecana ortak olmayan biri vardı.

Amfitiyatronun en üst kısmında, siyah ahşaptan oyulmuş tahtında oturan Drakenhold Kralı Arthur...Sırtını tahtına yaslamış, gösteriyi tek kelime etmeden izliyordu.

Ne alkışlıyor...Ne de en ufak bir tebessüm ediyordu.

Sol gözünün üzerinden kaşına kadar uzanan yara izi, yıllar geçmesine rağmen hâlâ ilk günkü kadar belirgindi. Koyu kahve gözleri ise sahnedeki her hareketi dikkatle takip ediyor, sanki eğlenceyi değil olası bir tehdidi izliyormuş gibi en küçük ayrıntıyı bile kaçırmıyordu.

Kalabalık için bugün bir şenlikti.Arthur içinse yalnızca yerine getirilmesi gereken bir görev.

Tam o sırada...

Havayı yaran ince bir ıslık sesi duyuldu.Soytarıların sahneye çıkmak için kullandıkları taş koridorun penceresinden fırlayan bir ok, doğruca kralın tahtına doğru ilerliyordu.

Hedef Arthur'un sağ eliydi.

Gösteriye kendini kaptıran binlerce kişi hiçbir şeyin farkında değildi. Müzik çalmaya devam ediyor, çocuklar gülüyor, alkışlar amfitiyatroda yankılanmayı sürdürüyordu.Yaklaşan tehlikeyi yalnızca Arthur ve hemen yanında bekleyen şövalyeler fark etmişti.

"Majesteleri!"

Şövalyeler hiç düşünmeden gümüşten yapılma kalkanlarını kralın önünde eğilerek bir duvar gibi yükselttiler.ok sertçe bir sesle tahtın kolçağına saplandı.Bir anlığına meydandaki bütün sesler Arthur'un kulaklarında silinmiş gibiydi.

Şövalyelerden biri hızla öne çıktı.

"Majesteleri, iyi misiniz?"

Arthur hiçbir telaş belirtisi göstermedi.Sakin bir ifadeyle tahtın kolçağına saplanan oku tuttu ve tek hamlede yerinden çekti.Bakışlarını okun ucundan gövdesine doğru gezdirdi ardından soğukkanlı bir sesle konuştu.

"Bu bir suikast değil."

Şövalyeler şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.

"Majesteleri?"

Arthur cevap vermedi.Gözleri, okun geldiği taş koridora çevrilmişti.Pencerenin önünde kapüşonlu bir adam dimdik Arthur'un karşısında duruyorduKaçmıyordu,PaniklemiyorduAksine...Arthur'un gözlerinin tam içine bakıyordu.Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.Sanki vermek istediği mesaj yerine ulaşmıştı.

Bir sonraki saniye arkasını dönerek koşmaya başladı.Arthur hemen ayağa kalktı hiç vakit kaybetmeden şövalyelere döndü

"Koridoru çevirin!"

Arthur'un pelerininin etekleri taş zeminde savrulurken gür sesi taştan tiyatro duvarlarında yankılandı.Kısa bir duraksamanın ardından ikinci emri verdi.

"Kimse dışarı çıkmayacak!"

Bir anda meydan karıştı.

Az önce kahkahalarla yankılanan amfitiyatroyu bu kez panik ve bağırışlar dolduruyordu. Çocuklar korkuyla ailelerine sarılıyor, satıcılar tezgâhlarını bırakıp neler olduğunu anlamaya çalışıyor, müzisyenler çaldıkları ezgiyi yarıda kesiyordu.

Şövalyeler tek bir an bile kaybetmeden harekete geçti.Bir kısmı kralın etrafında savunma hattı oluştururken diğerleri sahneye atladı. Soytarıların kullandığı taş merdivenleri ikişer üçer çıkarak okun fırlatıldığı koridora doğru koşmaya başladılar.

Koridorun diğer ucunda siyah pelerinli adam hız kesmeden ilerliyordu.Sola döndü.Dar taş koridoru neredeyse ezbere biliyormuş gibi tek bir an bile duraksamadan geçti.Arkasında yankılanan zırh sesleri giderek yaklaşıyordu.Sonunda geniş ana hole ulaştı.Tam çıkış kapısına yönelmişti ki iki yandaki muhafızlar mızraklarını çaprazlayarak önünü kesti.

Kaçış yolu kapanmıştı.

Kapüşonlu adam arkasına baktıPeşindeki şövalyeler de yalnızca birkaç adım gerisindeydi.

Kıstırılmıştı.

Tam o anda...

Yan koridorlardan birinden ikinci bir kapüşonlu belirdi.Elindeki küçük bez torbayı hiç düşünmeden holün ortasına fırlattı.Torba yere çarpar çarpmaz gri renkli ince bir toz bulutu hızla etrafa yayıldı.Muhafızlar istemsizce geri çekildi.Neye uğradıklarını şaşırmışlardı

"Bu da ne böyle!"

Görüş birkaç saniye içinde neredeyse tamamen kapanmıştı.İki kapüşonlu fırsatı kaçırmadı.Tozun içinden geçerek yeniden koşmaya başladılar.kaçtıklarını dumanın içinde zor seçen General öfkeyle kılıcını çekti.

"Yakalayın şunları!"

Koridorlar, zırhların taş zemine vurduğu sert seslerle yankılanıyordu.İki adam yalnızca kraliyet ailesi ve üst düzey görevlilerin kullanabildiği uzun koridora daldı.Koridorun sonunda yüksek bir pencere vardı.Pencereden aşağıya kalın bir halat sarkıyordu.Her şey önceden hazırlanmıştı.

İlk kapüşonlu pencereye ulaştı ve hiç vakit kaybetmeden halata tutundu.Tam aşağı inmeye hazırlanırken arkasındaki adam fısıldadı.

"Çabuk... geliyorlar."

İlk adam dönüp ona baktı.

"Ya sen?"

İkinci kapüşonlu yaklaşan şövalyelere göz attı.Artık kaçamayacağını anlamıştı.Başını hafifçe salladı.

"Git."

"Hayır."

"Git dedim."

Belindeki hançeri tek hamlede çekti.Parlayan çelik, halatı tek darbede ikiye ayırdı.İlk adam kesilen halatla birlikte aşağı doğru kaybolurken ikinci kapüşonlu arkasını döndü.

Tam o sırada şövalyeler üzerine atıldı.Kolları arkadan sertçe tutuldu.Yere diz çökmeye zorlandı.General hiç vakit kaybetmeden sertçe kapüşonunu çekip çıkardı.Koridor bir anda sessizliğe gömüldü.Şövalyelerin yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa bıraktı.Karşılarında diz çökmüş kişi...

Drakenhold'un baş soytarısıydı.

...

Birkaç dakika sonra Baş soytarı, elleri zincire vurulmuş hâlde yeniden amfitiyatroya getirildi.Az önce kahkahalarla dolan taş basamaklar şimdi ölüm sessizliğine bürünmüştü.Binlerce göz, diz çöktürülen soytarıya çevrilmişti.

Arthur ağır adımlarla tahtından indi.Taş basamaklardan aşağı yürüyerek baş soytarının önünde durdu.Adam titreyen elleriyle başını kaldırdı.

"Majesteleri... Yemin ederim... Ben yapmadım."

Sesi çatlıyordu.

"Lütfen... Beni dinleyin..."

Arthur'un ifadesi değişmedi.Yavaşça sağ elini kaldırdı.Avucunu adama doğru çevirerek tek bir hareket yaptı.soğuk kanlı sesini hiç kaybetmeden

"Yeter"

Baş soytarının sesi boğazında düğümlendi.Arthur delici gözlerini üzerinden ayırmadan tek cümle söyledi.

"İdam edin."

İki şövalye adamın kollarına girdi.Baş soytarı çırpınmaya başladı.

"Hayır! Lütfen, Majesteleri!"

Arthur arkasını döndü.Pelerini taş zeminde sessizce savrulurken tek bir kez bile duraksamadı.Baş soytarının son çığlığı bütün amfitiyatroda yankılandı.

"Lütfen ona söz verdim ben!"

Keskin bir kılıç sesi duyuldu.Ardından derin bir sessizlik çöktü.Arthur birkez olsun arkasını dönmeden yürümeye devam etti.

Amfitiyatro yavaş yavaş boşalmaya başladı.Az önce kahkahalarla yankılanan taş basamaklarda artık yalnızca alçak sesli fısıltılar dolaşıyordu. Kimisi baş soytarının gerçekten suçlu olduğuna inanıyor, kimisi ise bu kadar hızlı verilen hükmün ağırlığını kendi içinde sorguluyordu. Fakat hiçbiri bunu yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemedi.

Çünkü Drakenhold'da kralın verdiği kararlar sorgulanmazdı.

Güneş ufka doğru alçalırken meydandaki kan izleri kumla örtüldü. Devrilen sandalyeler kaldırıldı, kırılan tahta parçaları toplandı, yarıda kalan şenliğin izleri birkaç saat içinde tamamen silindi.Sanki o gün hiç yaşanmamış gibiydi.Hayat kaldığı yerden devam etti.

...

Ertesi sabah...

Sarayın yüksek pencerelerinden içeri süzülen güneş ışıkları,Arthur'un çalışma odasının taş duvarlarını aydınlatıyordu.Odanın ortasında duran geniş masanın üzeri eski kitaplar, tomarlar ve haritalarla doluydu.Arthur, masasının başında oturmuş, bir elindeki oku diğer elindeki kitaplarla karşılaştırıyordu. Okun ucuna kazınmış yabancı sembolü bulmaya çalışıyor, sayfaları sabırla çeviriyordu.o anda Kapı üç kez vuruldu.Arthur başını bile kaldırmadı.

"Gir."

İçeri giren şövalye sessizce kapıyı kapattı, ardından birkaç adım ilerleyip diz çöktü.

"Majesteleri..."

Arthur'un gözleri hâlâ kitabın satırlarında dolaşıyordu.

"Rapor ver."

"Emredersiniz."

Şövalye başını eğerek konuşmaya başladı.

"Dün kaçan ikinci suikastçıyı henüz bulamadık. Ancak kuzey ormanında bazı ayak izlerine rastladık. İzler nehir kıyısında kayboluyor."

Arthur sayfayı çevirdi.

"Dikkatli olun."

Şövalye başını kaldırmadan bekledi.Arthur bu kez kitabı kapatıp kısa bir an durdu.

"Tuzak olabilir."

"Emredersiniz."

Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.Şövalye söylemek istediği başka bir şey varmış gibi tereddüt etti.Arthur bunu fark etmişti.Kitaptan gözlerini ayırmadan sordu.

"Başka?"

Şövalye derin bir nefes aldı.

"Majesteleri... Halk endişeli."

Arthur'un sayfayı çeviren eli durdu.İlk kez başını kaldırıp karşısındaki şövalyeye baktı.O soğuk koyu kahve gözler odadaki havayı bir anda ağırlaştırmıştı.

"Ne hakkında?"

Şövalye istemsizce başını biraz daha eğdi.

"Bahar şenliğinde yaşananlar... ve baş soytarının ihaneti."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Şehirde söylentiler yayılıyor. Üstelik ticaret ortaklarımız da şenlikteydi. Yaşananlara bizzat tanık oldular."

Arthur tek kelime etmeden dinlemeye devam etti.

"İnsanların güvenini yeniden kazanmak için... bir şey yapılması gerektiğini düşünüyorlar, Majesteleri."

Arthur birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.Sonra pencereye doğru yürüdü.Aşağıda Drakenhold sokakları her zamanki hareketliliğiyle yaşamaya devam ediyordu. Esnaf dükkânlarını açıyor, çocuklar sokaklarda koşuyor, insanlar dün yaşananların gölgesine rağmen günlük hayatlarını sürdürüyordu.Arthur bakışlarını şehirden ayırmadan konuştu.

"Halledeceğim."

Şövalye başını eğdi.

"Emredersiniz, Majesteleri."

Arthur yeniden masasına döndü.Masasının üzerinde duran okun ucundaki sembole son bir kez baktı.Sonra kitapları bir kenara ittip derin bir nefes aldı.bunlar yaşanırken sarayın demirden dış kapısı ağır bir gıcırtıyla açıldı İçeriye işlemeli, koyu renkli bir at arabası girdi.Arabacı dizginleri çekince tekerlekler taş zeminde yavaşça durdu.

Kapı açıldı.İlk inen kişi, omzuna küçük çantasını atan genç bir adamdı.Meraklı gözlerle etrafına baktı.Yüksek surlar...Taş avlular...Gökyüzüne uzanan kuleler...Dudaklarının kenarı hafifçe ısırdı.

"Demek burası Drakenhold..."

Arabacı duyacak kadar yüksek sesle homurdandı.

"Dışarıdan göründüğü kadar neşeli değildir."

Genç adam gülümseyerek omuz silkti.

"Neşeyi ben getiririm."

Arabacı istemsizce burnundan kısa bir nef çıkardı.

"Umarım o özgüvenin uzun sürer."

Genç adam kahkaha atarak saraya doğru yürümeye başladı.Şehrin sokaklarından geçerken bir manav tezgâhının önünde durdu.Annesinin eteğine sıkıca tutunmuş küçük bir çocuk, ürkek gözlerle etrafına bakıyordu.bunu görenGenç adam çömeldi.Önce yanaklarını şişirdi.Sonra gözlerini şaşı yaptı.En sonunda da burnunu komik bir şekilde buruşturdu.Çocuk birkaç saniye ona baktı.

Sonra dayanamayıp küçücük bir kıkırdama kaçırdı.Genç adam da aynı şekilde kıkırdadı.

"Ehehe..."

Ayağa kalktı.Sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti.Sarayın ana kapısına vardığında onu gösterişli kıyafetler giymiş orta yaşlı bir adam karşıladı.Adam elindeki listeye baktı.Ardından gülümseyerek başını kaldırdı.

"Lucien, değil mi?"

Genç adam başını salladı.

"Ta kendisi."

"Hoş geldin. Ben sarayın yeni baş soytarısıyım."

Lucien kısa bir selam vererek baş soytarının elini sıktı

"Tanıştığıma memnun oldum."

"Gel. Diğerleri seni bekliyor."

Birlikte uzun koridorlardan geçmeye başladılar.Duvarları süsleyen tabloların ve devasa sütunların arasından ilerlerken içerideki diğer soytarılar da onlara katıldı.İçlerinden biri alçak sesle mırıldandı.

"Majesteleriyle göz göze gelmemeye çalış."

Bir diğeri güldü.

"Bir de mümkünse konuşma."

Lucien kaşını kaldırdı.

"O kadar mı korkunç?"

Soytarılardan biri omzunu silkti.

"Korkunç değil."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Daha beter."

Lucien hafifçe güldü.

"Peki bizi neden apar topar çağırdılar?"

Koridorda yürüyen herkes aynı anda sustu.Yeni baş soytarısı derin bir nefes aldı.

"Çünkü birkaç gün önce bahar şenliğinde...başımıza hiç beklemediğimiz bir felaket geldi."

Lucien'in yeni olgunlaşmış bir kestane gibi parlayan kehribar gözlerinde şaşkınlık belirdi ardından baş soytarı devam etti

"Birkaç gün önce düzenlenen bahar şenliğinde... Majestelerine bir suikast girişiminde bulunuldu."

Lucien'in yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.

"Bir adam, gösteri sırasında Majestelerine ok fırlattı."

Koridorda yalnızca ayak sesleri duyuluyordu.

"Kaçmayı başardı."

Lucien sessizce dinliyordu.

"Ama..."

Baş soytarı kısa bir an duraksadı.

"Eski baş soytarımız, kaçmasına yardım ederken yakalandı."

Lucien'in adımları istemsizce yavaşladı.

"İdam edildi."

Koridorda kısa bir sessizlik oluştu.Yanlarında yürüyen genç soytarılardan biri Lucien'e baktı.

"İyi misin?"

Lucien birkaç saniye boşluğa baktı.Sonra dudaklarının kenarını hafifçe kaldırdı.

"İyiyim."

"Sadece... beklediğimden daha ilginç bir ilk gün oldu."

Diğerleri de yeniden yürümeye başladı.Baş soytarı konuşmayı değiştirdi.

"Neyse... Bugünü dinlenerek geçireceksiniz.Yarın akşam Majestelerinin davet ettiği soylular için yeni bir gösteri düzenlenecek.Bu kez hata istemiyorum."

Soytarılar hep bir ağızdan,

"Emredersiniz."

dediler.Baş soytarı onları kalacakları odalara götürdü.lucien odaya girer girmez hemen iki üç parça eşyaaını bir kenara atıp kendini yatağa attı,derin bir iç çekti

"Ahhhh burdakilerle işim çok zor olucak gibi"

Lucien yorgundu ama içi hâla kıpır kıpırdı drakenhold hayal ettiğinden daha kasvetliydi belki ama aynı zamanda da hayal ettiğinden daha da büyüktü.Lucien odada biraz durduktan sonra zaman geçirmek için sarayı keşfetmeye karar verdi rastgele etrafta gezinirken Arthur'un çalışma odasının önünde durdu birkaç saniye kapıya baktı

Normalde kilitli olan kapı bu sefer açıktı.Lucien kapı deliğinden içeri göz gezdirdi.İçeride kimse yoktu. Lucien bu odanın yasak olduğuna,sadece kral çağırılırsa girilebiliceğine dair 15 dakika boyunca baş soytarı tarafından öğütlenmişti ama içindeki merak duygusuna yenik dütü

"Sadece bakıp çıkıcam ne olabilirki"

Dedi kendi kendine ve içeri girdi.duvarlarda bulunan kraliyet tabloları ilk dikkatini çeken şey oldu.masanın üstünde ve yerlerde duran kitaplardan birkaçına eğilip baktı ardından hızlıca ayağa kalkıp ellerini belinde birleştirdi

"Düşündüğümden daha sıkıcıymış"

Dedi kendi kendine tam o anda Lucien'in bedeni panik haline geçti nefesi hızlanmaya kalbi hızlı hızlı atmaya başladı göz bebekleri küçüldü.Ensesinde şah damarının yanında bir milim hareket etse boynunu kesicek soğuk metal kılıcı hissetti.Lucien neye uğradığını şaşırmıştı en ufak bir ayak sesi bile duymamıştı.ardından soğuk tok bir ses çalışma odasında yankılandı

"Burda ne işin var"

Lucien sesi tanımamıştı bu sesi hayatında ilk kez duymuştu Yavaşça arkasını döndüğünde kılıcı tutan kişiyi görünce yüreği ağzına gelmişti

Karşısında Drakenhold kralı Arthur vardı

Bölüm sonu

3 yorum