İKİ YIL ÖNCE
Bzztt.
Bzztt.
Bzzzttttt.
Alarm.
Aklımdan ilk geçen düşünce alarmımı kapatmam ve sabah dersime yetişmem gerektiğiydi. Normalde tam bir sabah insanıydım. Ama ikinci sınıf olmamla birlikte almam gereken ders kredisi artmıştı ve kredi yükümle birlikte okula ödeyeceğim harçta artmıştı. Ailemden gelmeyen paraları da hesaba kattığımda tüm işlem tek bir sonuçla bitiyordu; ÇALIŞMAK.
Part time olarak girdiğim asistan işimde full time asistanlığa geçmiştim. Aslında her kızın çalışmak isteyeceği bir işim vardı. İyi para getiriyordu ve durduk yere "coco" diyebiliyorsunuz. Doğru tahmin, Coco Chanel de asistanlık yapıyordum. New York'ta ufak bir şubede çalışıyordum. Ama yine de Coco Chanel denildiğinde arkadaşlarım ilk beni gösteriyordu. Aslında dönüp bakınca hayatım gayet iyiydi. En azından Coco Chanel gibi bir bar da şarkı söylemek zorunda değildim. Ama Coco Chanel de hayatta değildi. Ne diyordum? Evet hayatım gayet iyiydi, iyiden de öteydi. Yine de bir şeyler eksikti. Yanımda olmasını çok istediğim ailem burada değildi. Beni okutmak için Amerika'ya göndermişlerdi. Bin bir uğraş, bin bir çaba sonucu buraya gelebilmiştim. Fakat burada kalmakta kolay değildi. Her gün metroda farelerle uğraşıyordum. FARELER! Dışarıda en ufak bir menüye bile saydığım paraları anlatmıyorum.
Neyse ki evde yemek pişirmeyi seviyordum ve ev hayatıma katlanabileceğim iki mükemmel ev arkadaşım vardı. Ailemin yokluğunu unutturmasalar da yokluklarını katlanabilir kılıyorlardı. Onlar benim için fıstık ezmesine reçeldiler ya da waffle'a nutella mı demeliyim? Amerika’ya geldiğimde ilk onları tanıdığım için şanslıydım. Karşıma “gerçekten” arkadaş, dost olabileceğim Marta ve Lauren çıkmıştı. Biri İtalyan diğeri Fransız ev arkadaşlarım, aynı zamanda dostlarım. Onların varlığı her şeyin daha katlanabilir olmasını sağlıyordu.
Yataktan kalkıp hızla dişlerimi fırçalamaya yöneldim. Aklımdan bu günkü kombinimi planlıyordum. Eğer okuldan sonra işe geçmek istiyorsam kıyafetlerimin düzgün olması gerekiyordu. Bu yüzden siyah bot, siyah kumaş pantolon ve gözlerimin yeşilini ortaya çıkartması için de yeşil kumaş crop bir gömlek giymeyi tasarladım. Moda okulunda okumanın en güzel yanlarından biri kendi kıyafetlerinizi tasarlayabilmenizdi. Atık kumaşlarla tasarlayabildiğim şeyler sınırsızdı. Bu yeşil gömlek ise atık kumaşlarla tasarladığım en iyi parçaydı.
Telefonumdan programımdaki ilk derse baktım; Moda Tarihi. En kötü olduğum derslerden biri değildi. Yine de en iyi olduğum derslerden biri de değildi. Ben dikişte, insanları giydirme kısmında iyiydim.
İtalyan ev arkadaşım Marta'nın kapısının açık olup olmadığına baktım. Hala uyuyor olmalıydı. Diğer ev arkadaşım Lauren'ın odasının önünden geçerken içeriden sesler duydum. Misafiri hala evde olmalıydı. Dün gece Skytower isimli bir mekâna gitmiştik. Ben Lauren’ı arkamda bırakıp tek başıma oradan ayrılmıştım. Koridoru geçip açık mutfağımıza daldım. Kahve hazır değildi, mükemmel. Benden önce kimse kalkmadığı için hazırlanmamıştı. Bugün maalesef ki kahvesiz bir gün olacaktı. Dairemizden çıkarken yolda sesli kitap dinlemeye karar verdim. Uzun yolculukların en çok bu yanını seviyordum. Aslında moda tasarımcısı olmayı da kitaplar yüzünden istemiştim. Kimsenin kitaplardaki karakterlerin sahip olduğu kıyafetleri tasarlamadığını fark ettiğimde bu tam bana göre bir iş gibi gelmişti. İlk koleksiyonumun hayali karakterlerin giydiği kıyafetlerden olmasını istiyordum. Küçükken Açlık Oyunlarını okuyup Cinna'ya âşık olmuştum. Cinna'nın Katniss için yaptığı elbiseler benim de hayalimde giymek istediğim elbiselerdi. Beraber muhteşem bir ikili oluyorlardı. Başkan Snow’a cesurca karşı gelmişlerdi. Sözsüz, sadece bir tasarım mucizesiyle Snow’a karşısında kimin durduğunu göstermişlerdi. Kıyafet tasarlamak bu yüzden kendimi cesur hissetmemi sağlıyordu. Bir kitapta yaşıyormuş gibi hissediyordum.
Metro durduğunda ve ben durağıma geldiğimde bir buçuk saat geçmişti bile. Hızlı adımlarla okulumun yolunu tuttum. New York Moda Enstitüsü harcı yüksek bir okuldu. Bir dersini bile kaçıramazdım. Sıkıcı da olsa devamsızlık yapmamam lazımdı. Notlarımı yüksek tutmam ve ailemi gururlandırmam gerekiyordu.
Ders bittiğinde, herkes yollarına dağıldığında saatime bakıp işe geç kalıp kalmadığımı hesaplamaya çalıştım. Tam zamanlı çalışıyordum fakat dersim olduğu günler müsamaha gösterip hafta sonları bu eksikliğimi tamamlamama izin veriyorlardı. Zaten bir moda evinde çalıştığınızda o kadar da müşteri olmuyordu. Sadece asistanlık yapmanın gerektirdiği bazı getir götür işleri vardı.
Okul ile işimin arası yürüyerek kırk dakikayı bulmuyordu. Sabah dersi almamın en güzel yanlarından biri de sonbahar da saat on gibi dışarda yürümek şahane oluyordu. Yolumun üzerinde bir bagel alıp sabah içemediğim kahvem için de para ödedim. Bu ay normalden fazla harcamıştım. Normalden az kazanıp normalden fazla harcamanın cebinize zararı olduğunu herkes bilirdi. Ben ise bu çukura her ay düşüyordum.
İşe vardığımda arka kapıdan hızlıca soyunma odalarının olduğu bölmeye gittim. Sıradan bir Chanel mağazasını düşünün, şimdi bir de soyunma odalarını düşünün. Emin olun o güzel, şık mağazanın yanında o soyunma odaları bir tuvalet gibi kalıyor. Ama gerçek hayatta herkes sizi kandırır. Herkes paranızın peşindedir ve paranızı aldığında da adios, artık ne durumda olduğunuz umurlarında bile değilsinizdir.
Kıyafetim onca metro yolculuğuna ve de derse rağmen bozulmamıştı. Hala görüntü de iyiydim. Makyajım ise apayrı bir konuydu. İş arkadaşım ve gerçekten, gerçekten minnettar olduğum Kerri'nin makyaj çantasını dolabından ödünç alıp makyajımı tazeledim. Açık kahve saçlarımı tepeden at kuyruğu şeklinde topladım. Uzun gözüküyordum. İnce olduğumu söyleyemeyeceğim çünkü haddinden fazla kalçam ve haddinden fazla göğsüm vardı. Topuklu çizmelerimi düzelttim ve patronum Heatcliff'in yanına gittim. Kendisi ismine yakışır suratsız biriydi. İnsan oğluna bu ismi koymadan önce çocuğunun geleceğini hatta çocuğunun etrafındaki insanların geleceğini düşünürdü. Yine de patronumun durumunda ailesi kesinlikle etrafındaki insanları düşünmemişlerdi.
"Geciktin."
"Merhaba patron, ben de seni gördüğüme sevindim. İnan bana topuklularla kırk dakika boyunca yürümek hiçte kolay değil."
"Melissa, sen de normal bir New York'lu gibi taksi tutabilir yürümekten kurtulabilirdin. Gecikmenden kaynaklı geç çıkacağını biliyorsundur. Şimdi Vogue dergisine yetiştirmen gereken kıyafetler var, sağ köşede göreceksin. Orada fazla oyalanma, en fazla bir saat kalabilirsin. Kıyafetleri doğru kullandıklarından, işleri bittikten sonra da anlaşmalı kuru temizlemecimize bırakabilirsin. Kuru temizlemeciden sonra hemen buraya gelmeni istiyorum. Bugün özel müşterilerimiz gelecek burada bana yardım etmeni istiyorum. Dergiyle olan işlerini tamamla, buraya ışınlan. Işınlanırken de yeni açılan Çin mutfağından kızarmış noodle istiyorum. Ekstra olarak da kızarmış fasulye ve yahni de eklesinler. Yahni de az soya sosu olsun, fazla susam ve soya sosu biliyorsun beni öksürtüyor."
Heatcliff'ten ne kadar hoşlandığımı siz de tahmin edebilirsiniz değil mi?
Evet sıradan bir günüm işte böyle geçiyordu. Okul, iş arasında eziliyordum. Yine de şikayetçi olamazdım. Gerçekten istediğim hayatı yaşıyordum, öyle değil mi? Herkesin yaşamak istediği hayatı yaşıyordum. Şikâyet etmek için herhangi bir söz hakkım yoktu.
Elbiseleri alıp hızlıca yola koyuldum. Yarım saat sonra Vogue dergisinin olduğu binaya girmiştim. Daha önce buraya uğramışlığım vardı. Vogue dergisinde birkaç arkadaş bile edinmiştim. Sadece binanın güzelliği beni her seferinde şaşırtıyordu. Bir gökdelende çalışıyorlardı. Diğer dergiler de bu gökdelende çalışıyorlardı. Bildiğiniz tüm kanallar da bu gökdelende toplanmıştı. Hem dergiler hem de TV kanalları, bu da gözlere şenlik bir bina girişi oluşturuyordu. İnsanlar koşturuyor, düzensiz bir kaos oluşturuyorlardı.
Vogue'a teslim etmem gereken kıyafetler yeni sezon koleksiyonumuzdan daha çıkmamış parçalardı. Hepsi ağız sulandırıcı derecede güzeldi. Minik çantalar, minik etekler, minik elbiseler, minik ceketler; her taraf minik kıyafetlerle doluydu. Elim kolum dolu şekilde asansöre bindim. Otuz dördüncü kata basmak üzereyken bir ses duydum. İşte bu sesle beraber hayatım değişmeye başlayacaktı. Bana öncü olan hayatımın aşkıyla tanışmamı sağlayan ses buydu.
"Asansörü durdurun!"
Asansöre binen adam ufak tefek ama elinde birçok koli olan biriydi. Tiz sesinden bahsetmiyordum bile. Ufak tefek dediğim bu adam umpa lumpa sayılabilecek bir kısalıktaydı. İkimizin elinde bulunan yüklere baktım, benim yarı boyumda olan birinin benim boyum kadar koli taşıyabilmesi şaşırtıcıydı.
"Ah güzel, siz de otuz dördüncü kata çıkıyorsunuz benim gibi, bana yardım edebilirsin o halde."
"Ben sadece elbiseleri teslim edeceğim." dememle elime, elindeki kutulardan birkaçını bırakması bir olmuştu.
"Tatlım elbiseleri teslim et, bekle ve al. Bilirim sizin gibi asistanların yaptığı işleri benim yanımda dur da sana faydam dokunsun. Emin ol faydam dokunacaktır. Virgil'in herkese faydası dokunur, yardımımı istemeyenlere bile."
Bu sözlerinin daha sonra aklımda birçok kez yankılanacağını bilseydim söylediği sözlere içimden o kadar gülmezdim.
Asansörün kapısı açıldığında ikimiz de otuz dördüncü katın şatafatlı girişine yönlendirildik. Uzun koridor yine uzun bir bankoyla karşılanıyordu. Doksanların ofis tarzıyla, modern ofis tarzı birleşmişti. Kırmızı renk, loş bir aydınlatma ve bolca metal görüyordum. Aklımda hepsini oturtamasam da birlikte hoş göründüklerini itiraf etmem gerekirdi.
Virgil, abartılı bir asaletle önümden yürümeye başladı. Bir yandan da bağırarak bizi bankoda karşılayan sekreter kıza emirler yağdırıyordu. Kızcağız ne olduğunu anlayamadan benim gibi Virgil'in elindeki kolileri üstlenmişti. Arkalarında sessiz bir şekilde ilerlemek işime geliyordu. Onlar düz ilerlerken ben sağdaki çekim odalarından birine girdim. Vogue'da olmanın en güzel yanlarından biri çekim odalarında bulunan sınırsız yiyeceklerdi. Sabahtan beri sadece bir bagel ve bir kahveyle durduğum için burası benim için cennet gibiydi.
Elbiseleri, moda sorumlusuna teslim ettikten sonra ceketimi çıkartıp bir yönetmen koltuğunun arkasına astım. Bu koltuk genellikle fotoğraf çekimlerini yapacak fotoğrafçı içindi. Yine de her geldiğimde kendimi çekimin kıyafetlerini tasarlayan sorumlu gibi hissettiğim için ceketimi asmak keyfimi yerine getiriyordu. Beş dakikalığına ceketimin yönetmen koltuğunda asılı kalması herhangi bir sorun çıkartmazdı.
Ceketimi bırakıp ilerideki büfeye doğru ilerledim. Daha öğlen olduğu için büfe brunch şeklinde hazırlanmıştı. Cupcakeler, kruvasanlar, çeşitli ekmekler ve tahta bir tabak üzerine konulmuş peynirler ile iştahım daha da açılmıştı. Elime bir tabak alıp kruvasan, peynir ve tarçınlı ekmek ile doldurdum. İçecekler kısmına gittiğimde ise taze portakal suyu sıktıklarını gördüm. Çekimlerde bulunmaya bayılıyordum.
Tüm tabağı elime alıp az önceki çekim sandalyesine doğru ilerlemeye başladım. Bir yandan da aç midemi bastırmak için kruvasanı ısırmıştım bile, evet ne geliyorsa başıma aç midem ve merakım bir de üstüne çenemin düşüklüğünden kaynaklı geliyordu. Çünkü ben sabırsızdım. Kruvasanı ısırdığım sırada Virgil'in ters ters ceketime ve sandalyeme baktığını fark ettim.
"Sensin demek! Tatlım o ağzındakini hemen yut, tabağını bir kenara koy ve ceketini al. Kimse benim sandalyemi kullanamaz, dahası askılık yapamaz. "
Daha fazla konuşmasına izin vermeden sandalyeden hemen ceketimi aldım. Başıma bela açıp açmadığımı bilmiyordum.
"Seni sevdim güzelim, fazla konuşmuyorsun. Yanımda taşıyabileceğim kadar da güzelsin bir de üstüne elin çabuk. Çekim boyunca yanımda durmanı istiyorum. "
"Ama...benim mağazaya geri dönmem gerekiyor. Heatcliff beni beklediğini, sonraki müşteride onun yanında olmamı istediğini söylemişti..."
"Ona Virgil Costrado'nun seni istediğini ve burada kalacağını söyle. Problem çözüldüğüne göre, artık birileri ışıklarımı açabilir mi? Mankenlerim nerede! Bu kızları kimse giydirmedi mi! Ben geleli on dakika oldu ve yine işler ben konuşmadan çözülmüyor."
Virgil'in sözlerinden sonra Heatcliff'i arayıp mağazaya geri dönemeyeceğimi geveleyerek söylemiştim. Beni şaşırtan bir şekilde “Virgil Costrado” dediğimde beni ikiletmeden gelmememi heyecanlı bir şekilde söyledi. Kafa karışıklığıyla birlikte Virgil'ın kim olduğunu çözmeye çalışıyordum. Telefonumu çıkartıp Google'dan aratmaya başladım. Önüme şaşırtıcı görseller düşüyordu. Neredeyse tüm dergilerde gördüğüm moda çekimlerini bu adam yapmıştı. Bu ufak tefek, minnacık adam bir cevher gibiydi. Vogue için çalışıyor olması bir mucizeydi. Suriye de savaş sırasında fotoğraflar çekmişti. Times da sürekli kapak fotoğraflarını bu adamın çektiği fotoğrafları kullanıyordu. Bu adamla gerçekten arkadaş olmam gerekiyordu. Hayallerimi gerçekleştirmeme yardımcı olabilirdi. Onun etrafında olmak bana sahiden yardımcı olacaktı. Virgil’in asansörde karşılaştığımızda söylediği sözler kulaklarımda yankılandı. Adam haklıydı, Virgil'in herkese faydası dokunuyormuş gibi gözüküyordu.
Virgil ile tanıştıktan sonraki saatler tam bir karmaşa içerisinde geçti. Herkese emirler yağdırıyor, bağırıyordu. Tam bir kaos ortamıydı. Benim görevim ise kıyafetlerin mankenlerin üzerinde düzgün durup durmadığını denetlemekti. Fakat sonra Virgil bana yeteneğimi gösterebilmem için ek bir iş daha vermişti. Mankenlerin kıyafetleri yanında bir de takılarıyla da ilgilenmem gerekiyordu. Yapabileceğim bir iş istediğinizde tüm yaşam enerjimi o işe vermekte üstüme yoktu. Üstelik bu işle birlikte kendimi gösterebilme fırsatı da elde etmiştim. Heatcliff’in bu halimi görse yüzünde belirecek memnuniyetsiz gülümsemesi gözümün önüne geldi. Gülümsemem genişledi ve bütün çekim boyunca arı gibi oradan oraya koşturdum.
Çekim toplamda yedi saat sürdü. Akşam dinlenmemiş olmama, sabah erkenden okula ardından mağazaya ve sonra çekime olmama rağmen kendimi aşırı enerjik hissediyordum. Sürekli çekimlerde bulunmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Doğamda bu vardı, yapmam gereken iş kesinlikle buydu. Ellerim karıncalanıyordu. Kalbim hala hızlı atıyordu. İşin verdiği adrenalini üzerimden atamamıştım. Kıyafetleri toparlamaya başladım. Dezenfekte et, ütü gezdir, askıla ve poşete koy şeklinde ilerliyordum. Bugün kuru temizlemeciye teslim edemeyecektim o yüzden poşetlere koymam önem arz ediyordu. Kıyafetleri almış çıkarken başka kapıdan gelen sesler duymaya başladım.
"Elbiseci kız da ne işti? Asansörden Virgil ile birlikte inip bir anda kostümleri o düzenlemeye başladı. Bu büyük bir haksızlık."
"Virgil'in sürekli ona baktığını gördün mü?"
"İnanamıyorum, yeni sevgilisi olmasın?"
Kapıdan çıkıp ilerledim. İnsanların dedikodu yapmaları ve işime burunlarını sokmaları hoşuma gitmiyordu. Mantığım basitti, düzdü. Ben kimsenin işine karışmadığım sürece kimsenin de benim işime karışmasını istemiyordum. Ama sürekli, sürekli birileri işime karışmak hayatıma burnunu sokmak için can atıyordu. Türkiye'den bu yüzden kaçmıştım. Türkiye de herkes birbirinin işine burnunu sokuyordu. Sen onlar hakkında konuşmasan da senin hakkında konuşanlar sürekli oluyordu. Dedikodu kesinlikle durmuyordu. Nereye gidersen git peşini bırakmıyordu.
Asansöre doğru ilerledim. Sabahtan bu yana bir sürü aksiyon yaşamıştım. Düşüncelerimi toparlamaya ve tekrar bir sesli kitap açmaya karar verirken asansörün kapısı tutuldu. Gelen sabah aynı asansörde karşılaştığım yüzdü. Üstündeki takım elbise gitmiş, kot pantolon ve siyah bir t-shirt giymişti. Boynundaki fuşya fular dikkatimi çekti.
"Tatlım, senin de burada olacağını tahmin etmiştim. Sabahki gibi bir karşılaşma bekliyorsan artık beni tanıdığını düşünüyorum."
"Sadece asansöre binmiştim efendim."
"Efendim mi, tatlım bunları aştığımızı düşünmüştüm. Ben Virgil ve sen de sen olduğuna göre yollarımıza bu şekilde devam edebiliriz. Ne dersin şimdi benimle birlikte yeni açılan mekanlardan birine gelmek ister misiniz? Erkek arkadaşım da orada olacak. Güzel bir yüz elbette mekânda yanımıza insan çekmemize yarayacaktır. Hem başka arkadaşlarım da gelecek. Seni onlarla tanıştırabilirim. Yorgunluğu atmanın yolu bedene başka bir yorgunluk aşılamaktır."
Dediklerini düşünmeden kabul etmek istedim ama yorgundum ve başka bir maceraya ihtiyacım yoktu. Karşımda duran adamı tanımıyordum. Ayrıca o "erkek arkadaşım" mı demişti? İşte şimdi o konuşan kızların bu bilgiyi bilmemelerine gülümsüyordum. Belki de dediklerini direkt kabul etmeliydim. Yine de ağzımdan çıkan sözcükler şaşırmama sebep oldu.
"Neden olmasın, Virgil."
"Evet, işte bu güzelim! Biliyordum. Beni reddetmeyeceği ve kabul edeceğini biliyordum. Tabii bu hayatta kimse Virgil’i reddedemez. Emin ol seninle bu akşam çok ama çok eğleneceğiz."
Günlerden cuma olması işime gelmişti. Ertesi gün öğlene kadar işe gitmeme gerek yoktu. Bugünde işe gittiğimi hesaba katarsak çalışma saatlerimi bu hafta doldurmuş olmam gerekiyordu.
Sokağa çıktığımızda Virgil New York'ta hiç başıma gelmemiş bir şey yaşattı. Özel arabacı, kapının önüne gelip durdu. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde sessiz bir el hareketiyle beni çağırdı. Metroyu kullanmak daha çok işime geliyordu. Tanımadığım biriyle aynı arabada olmak istemiyordum. Yine de bütün bunları benim kabul ettiğim gerçeğiyle yüzleşip sağ ön koltuğa yerleştim.
"Güzelim, şimdilik ön koltukta oturmana izin veriyorum ama dönüşte orada oturmayacağını bil."
"Dönüşte taksi veya metro kullanırım diye düşünmüştüm."
"Cıkcıkcık, Mr.Big Carrie'yi hiç gece tek başına bıraktı mı?"
"Aslında evet çoğu zaman Carrie tek başına eve döndü. Hatta Mr.Big çoğu zaman pisliklik yapmakla ve kendini düşünmekle meşguldü."
"Ah tatlım iyi ki ben Mr.Big'den çok Stanford'um ve emin ol benim Stanford olmamın sana yaşatacağı bir çok ayrıcalığı olacaktır."
"Teşekkürler Virgil, bu akşam beni çıkartıp bunca dokunaklı cümle kurduğun için." Alaycı bir gülümseme iyiden iyiye dudaklarıma yerleşmişti. Bu adamla konuşmak hoşuma gidiyordu.
"Dungeon'a gidince bu kelimeleri daha çok duyacağım tatlım, daha çok duyacağım."
Ağzımı açık tutmamak için kendimle savaştım. Cidden ağzımı kapatmam uzun sürmüştü. Bahsettiği restoran New York'ta yeni açılmıştı. Bugün randevu için arasam bile seneye ancak boş yer bulabilirdim. Virgil sağlam bağlantılara sahipti, popüler bir adamdı artık bundan emindim.
Arabayı kapının önüne çekip anahtarı valeye verdi. Üzerimdeki kıyafetlerin uygunluğunu düşünmek için geç kalmıştım. Keşke yeşil gömleğim yerine siyah bir kazak giyseydim diye düşünmeye başlamıştım. Siyah her şekilde kurtarıcı olurdu. Yeşil gömlekle dikkat çekmek istemiyordum. Burada bulunan herkes tasarım giyen insanlardı, benim üzerimdeki gömlek kendi dikimimdi. İçimden en azından benim gömleğimde eşsiz bir tasarım diye düşünmeden edemedim.
Dungeon asma katı olan bir restoran bardı. Hem bar kısmıyla göz kamaştırıyordu hem de restoran kısmıyla. İkisi de ayrı ayrı hizmet veriyordu, koca mekânda localar direkt göze çarpıyordu. Her şekilde bu mekâna uyum sağlayamayacağımdan emindim. Ben sıradan bir kızdım. Lüks beni aşardı. Aldığım en lüks eşya Chanel çantamdı. Onu da mağazada asistan olarak çalıştığımdan alabilmiştim. Ayrıca çalışan indirimimi de kullanmıştım.
"Tatlım, kapıda durmasana öyle. Bak Emilio orada bizi bekliyor. Yanında da menajerliğini yaptığı şu yetenekli çocuğu getirmiş."
Virgil elimden tutup beni çekiştirmeye başladı. İlk tanışmamıza göre fazla samimi davranıyordu. Bu akşama ihtiyacım vardı. Sürekli okul ve iş düzeyinden sıkılmıştım.
Emilio'nun masasına gittiğimde Emilio'ya bakmaktan yanındaki kişiyi görmediğimi fark ettim. Kafamı çevirip karşımdaki adama baktığımda ise benim için her şey durmuş gibiydi. Ne diyorlardı? Midenizde kelebekleri hissediyordunuz öyle değil mi? Benim beynimin içi vızıldamaya başlamıştı. Sanki kelebeklerin sesi beynimin içindeydi. Beynimin içini oyuyorlarmış gibi hissediyordum. Ağzımdan tek bir kelime çıkmamasının sebebi de bu olmalıydı çünkü beynim bomboştu.
Karşımda duran kişi de şaşkın bir şekilde bana bakıyordu. O da konuşmuyor ve beni inceliyordu. Ya da iyice paranoyaklaşmıştım ve olayları kendi görmek istediğim gibi görüyordum.
Emilio'nun ve Virgil'in konuştuğunu duyuyordum. Sadece dedikleri ilgimi çekmiyordu. Hala hareketsiz bir şekilde duruyordum.
Karşımdaki kumral mükemmelliğe bakıyordum. Saçları James Dean tarzında kesilmişti. Gülümsemesi dolgun dudaklarında ilgi çekici gözüküyordu. Badem şeklindeki gözleri açık kahveydi, ki bu bir erkekte en sevdiğim görüntüydü. Karşımda duran kişi tüm benliğiyle hayallerimdeki erkekti. Teni mükemmel bir karamel rengindeydi. Yutkunduğunda âdem elması hareket etti.
Ancak dolgun dudakları hareket ettiğinde kendime gelebildim. Yanaklarımın kızardığına emindim.Elini bana uzatarak konuştu;
"Chris Goméz, hizmetinizdeyim."