İçeriğe geç

Ben Medusa

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Ben Medusa

Bölüm 2

Ölü Bedenler Senfonisi

Daha fazla kahkahalarına dayanmayacağımı düşündüğüm sırada kalan iki büyük yaratıcının ortaya çıkması herkesi sessizliğe boğmuştu. Az önce dalga geçen kişilerin yüzlerinde dahi acıma duygusu ortaya çıkmıştı, hiç kimse bu tarz berbat bir sonunun olmasını istemezdi. Canını kurtarmaya çalışıp koşuşturanlar, oldukları yerde durup kalanların yanı sıra olanları film izler gibi heyecanla izleyenlerin sayısı da göz ardı edilemezdi. Zeus vişne ağacının yanına gücünün verdiği yetenekle uçmuştu, mermer beyazı teni ve iri yapı vücuduyla heykellerden farksızdı.

Hades ise düşmanının geçmesini beklemiş, ardından toprağı yararak enerji verim bölgesinin ayak uçlarına kadar inmesini sağlamıştı. Sessizce yere oturan toprak parçası sanki yüz yıllardır oradaymışçasına çimenlerle birleşmişti. Hatta ağaç normalde olduğundan iki kat sağlıklaşmıştı. Zeus'un aksine yaratıcılık gücünü kullanırken hiçbir zorlanma belirtisi göstermemişti. Beyaz gözlerinin hemen altından başlayarak yanlara doğru ikişer santim uzayan sürme tam tersi renkte, kapkaraydı. Kar tanelerinden daha kusursuz saçları at kuyruğu misali bez parçalarıyla toplanarak omuzlarından aşağı sarkıtılmıştı. Parmaklarındaki gümüş yüzükler güneşe değdi anda ışıl ışıl parıldamıştı.

"Hangi kendini beğenmiş yaratıcı bir ölümlünün önünde diz çökmesini ister ki?" Baş parmağının ucuna işaret parmağını bastırarak söylemişti. Kendinden emir tavırları hayran kalınacak cinstendi, öyle ki diğer yaratıcılara bakmaya hiç zahmet etmemişti. "Acınası." Zeus'un yanına geçti.

O an fark etmiştim, benim haricimde kimse kalmamıştı. Belki de gitmemem gerekiyordu ama ayağa kalkar kalkmaz ilk işim tam tersi yöne arkama bakmadan koşmak olmuştu. Kalbim dakikada yüzlerce kez çarpıyor olmalıydı, resmen göğsümden fırlayacak gibiydi. Atığım adımlar o kadar büyüktü ki birkaç santim daha bacaklarımı açabilsem yere yapışmış olurdum. Kapüşonumun havalanıp omuzlarıma düşmesini önemsememiştim bile. Botlarımdan çıkan ses otlar tarafından emilse de yakalanma korkum artıyordu. Aslında kafalarını hemen yana çevirseler kaçtığımı görebilirlerdi, sadece umursamıyorlardı.

Yarın ki enerji verimine gelmeyecektim, en azından birkaç gün saklanmalıydım. Hayatım boyunca Athena'nın sığınağında konaklamıştım, peki ya şimdi nereye gidecektim? Kalabileceğim bir yer var mıydı ki? Aklıma gelen tüm sorular ciğerinin her gün parçalanmasıyla cezalandırılan Prometheus'un başına gelenler gibi hissettiriyordu. O da kurallara uymamıştı, şimdi ise her günü ciğerinin yenilmesiyle sonuçlanıyordu. Bana da mı aynı cezalardan vereceklerdi? Yaşadığı acıları aşağı yukarı tahmin etmeye çalışıyordum, mide bulandırıcıydı. Onun yanında olabilseydim sarılıp teselli etmeye çalışırdım.

Ormanlık alanının sonuna geldiğimde dışarı çıkmadan son kez düşündüm, geri dönüş yoktu. Yapacaktım, ayağımı dışarı atar atmaz artık insanlarında olduğu yeri görebilmeye başlamıştım. Olimpos on binlerce yıldır insanların girmesi yasaklanan şehirler arasındaydı, pek büyük olduğu söylenemezdi: İki golf sahası büyüklüğündeydi. Yani tasarımların girmesine izin verilen kısmın boyutu bu kadardı, geriye kalan üç büyük parçası dünyanın dörtte birine eşitti. (Gezegenin farklı bölgelerine dağıtılmıştı.) İçerisinden dışarıya bakıldığında başka şehirleri görmek mümkün değildi, girdiğiniz andan itibaren huzur dolmanız uğruna geriye kalan tüm iğrençlikleri kapatacak ileri düzey teknolojili kapatıcılarla etrafı sarılmıştı.

Yılda belki iki kez dışarıya çıkardım, çıktığımda ise sokaklarda yürüyüp geri dönerdim. Gezmeyi pek sevmezdim, Athena'nın sığınağı yetiyordu. Hava iyice kararmadan geceyi geçirecek bir yer bulmalıydım. Beni gören kişiler parmaklarıyla göstermemeliydi, kapüşonumu çekip başımı önüme eğdim. Ortalama hızdaki adımlarla yürümeye başladım. Sulama sistemleri yeni çalışmıştı, yerler ıslaktı. El ele tutuşup aynı şemsiyenin altında yürüyen çiftle beraber sistemler tekrardan çalışmıştı. Gümüş tüylü köpek kaldırımın başından sonuna koşturuyor, sahibini arıyordu. Her sokakta topu topu üç insan anca vardı.

"Köpekleri severim." Geçmişteki köpeklerin aksine yeni tasarlanan türler alışa gelmedik renklerdeydiler, tuvalet eğitimleri doğdukları andan itibaren oluyordu, saldırgan değillerdi, kişinin isteğine göre konuşanlarını da üretiyorlardı. Eğer olurda sahibi bakmaktan bıkmışsa sokaklarda gezintiye çıkarıyor, terk ediyordu. Başı boş dolaşan köpekleri yetkililer görüp öldürüyordu. "Sahibi var mı acaba?" Konuşurken kendi kendime mırıldanıyordum. Sorumun cevabını merak ediyor olsam da bilmemem en iyisiydi, sahipsiz ise moralim tamamen dibe vuracaktı.

"Daha fazla salam cheddar peyniri, daha da fazla cheddar kokusu, cheddar!" Sürekli aynı şeyleri söylüyordu veya benzer cümleler kuruyordu. Cümlesinin sonu salamla bitiyorsa olabildiğince kelimeyi uzatıyordu. Kürkünün aksine bıyıkları bembeyazdı. Ayaklarımın hemen dibinde durup kafasını yavaşça yukarı kaldırdı, yutkunduğunu net şekilde görmüştüm. "Bir tasarım... Burada başı boş mu geziyor? Efendi Prometheus'un aradığını sonunda bulduk sanırsam." Üzerime üzerime zıplamaya başladığında iterek ara sokaklara koşuşturmuştum, hala peşimden geliyordu. "Efendi... Efendinin aradığı siz misiniz? Siz Medusa mısınız?"

"Sence Medusa olsam kafamı yerden kaldırır mıydım? Muhtemelen Athena'yı düşünüyor olurdum!" Sesim çok cılız çıkmıştı. "Korkuyorum uzaklaş." Takip etmeye devam edeceğini biliyordum, boyunun ulaşamayacağı yükseklikte bir yer bulmalıydım, sonrasına ondan kurtulup karar verecektim.

Ara sokak demek doğru olmazdı, şehirdeki her binanın en az altmış katlı olarak tasarlandığını düşünürsek sadece diğerlerinden tenha yerler bulmak mümkündü. Yerlerde asırlardır hiç çöp, kir yoktu: Haliyle de üstüne çıkabileceğim veya arkasına saklanabileceğim büyük çöp tenekeleri görmekte imkansızdı. Dikkatli bakılınca yürüyen herkesin başlarını dik tutmadığını fark ettim, neon ışıklı tabelalar gözlerini alıyordu. Her renkten parlak tabelalar gelişi güzel şehrin tümünü kaplamıştı. Rüzgar esmiyordu, sıcaklık yaşam için ideal sıcaklıktaydı. Gökyüzü gece olmak üzere olmasına rağmen hala masmaviydi çünkü arka arkaya çıkan üç ay (Arka arkaya duracak şekilde sarı, kırmızı, beyaz.) havanın erken kararmasını engellemişti.

Köpeğin adımı bilmesi canımı sıkmıştı, cidden hemen arama ekipleri mi çıkmıştı? Köpeğin tasmasında Adı Vivek, delirmişse cheddar verin." yazıyordu. Keşke sahibine köpeğinin zaten delirdiğini söyleyebilseydim. O Prometheus'un köpeği olamazdı, başına gelenler daha önce anlatmıştım. Kurtulması imkansızdı, normalde olsa kahkaha atarken karnıma sancılar girerdi. Yalan attığına herkesle bahse girebilirdim.

"Görüşürüz Vivek." Bana yetişmesine izin verdim, üzerime atlayacağı esna da tüm gücümle koşarak karşı binanın ikinci katındaki pencere pervazına tutundum, bastığım tuğla çıkıntısı sayesinde rahatlıkla yukarıya çıkabilmiştim. "Eminim cheddar yerine alternatif yiyeceklerde bulabilirsin."

Konuşmadan yüzüme bakıyor, gümüş kaşlarını çatıyordu. Sessizliğini koruyarak yere oturdu, inmemi bekleyecekti. Arkamı dönüp kaçabilmem için yer aradığımda nerede olduğumu anlamıştım, tereddüt etmeden içeriye atladım. Gerçi... Atladım kelimesi ortama uymuyordu, birinci katın zemininden itibaren ikinci katın havalandırmalarına varana dek geri dönüştürülecek eşyalarla doluydu. Kısacası rahatça ayak basmıştım. Bazı yerler yığılmadan dolayı tepe oluşturmuştu, bazılarıysa alçaktı. Geri dönüşüm malzemeleri makineler tarafından alınıp yere bırakıldıkça minik tıkırtılar yükseliyordu. Çıkan sesler rahatsız edici değildi, kulağa oldukça hoş geliyordu. Sanki tüm diyarın en iyi orkestrası 7/24 konser veriyordu. Evet, burası ölü bedenlerin fabrikasıydı. Tabiri caizse ölü bedenler senfonisiydi.

Bastığım yer alçakta kalan kısımlardandı, yaklaşık iki metre ötem de en büyük tepelerden biri başlıyordu. Makineler üzerine yeni bedenler bırakınca çıkan tınıyı kolayca işitmiştim. Müzikle aram olmamasına rağmen tüm notaları anlayabiliyordum. Ayağımın altındaki bedenler çok eskiden getirilmiş olmalıydı, renklerini kaybetmişlerdi. Fabrika sınıf ayrımını saçma bulmamın nedenlerindendi: Öldüklerinde yaratıcıların, tasarımların, insanların, bedenleri aynı yere gidiyor, aynı berbatlıklara maruz kalıyordu. Yolun sonu herkes için aynıysa tüm saçmalıkların manası neydi?

Ölümsüz olarak nitelendirilen yaratıcılar dahi ölüyordu, birbirlerini katlediyorlardı. Bilmediğimizi sanıyorlardı fakat son ayrıntısını dahi biliyorduk. Fabrikalar yaşam formlarının denetlemesiyle çalışmıyordu, bütün işlerini makineler yapıyordu. Yine de başkalarının olup olmadığını kontrol etmiştim, kimsecikler yoktu. Makinelerin kör noktası diye vasıflandırdığım köşeye geçip oturmuştum. Tahmin edebildiğiniz üzere alçak noktalardandı. Dizlerimi karnıma çekerek gözlerimi yumdum.

Uyuyup dinlenmeli miydim? Ya da sabahı mı beklemeliydim? Sabah olunca hakkımda çoktan karar vermiş olurlardı, bana da cezamı almak düşerdi. Kaçabilir miydim? Cezam böbreğimin bir parçasının her gün yeniden yenilmesiyse kesinlikle denemeliydim. Ne olursa olsun enerjik kalmalıydım, uyumalıydım. Vivek sabah oluncaya dek beni pencerenin önünde bekleyecek miydi? Beklememesini umuyordum, aksi halde başka çıkış bulmak için epeyce uğraşmam gerekecekti.

Uykuya daldığımda birtakım rüyalar görmüştüm: Cam fanusun içerisindeydim, dakikada beş-altı kez nefes alıyordum. Mor saçlarım gitmişti, yerine beyaza yakın sarı saçlar gelmişti. Platin sarısına benziyordu. Pembemsi dudaklarım soluklaşmış, neredeyse tenimle aynı tona gelmişti. Üzerimde ölü bedenler senfonisine harfiyen uyan gri kıyafetler vardı, ölmüştüm. Saçlarımın rengi niye bu denli solmuştu? Nefes alıyorsam nasıl ölmüştüm ki? Belki de saatlerce aynı rüyada takılıp kalmıştım, aynı ölü bedeni izliyordum. Hiçbir değişiklik olmuyordu, açı dahi değişmiyordu. Beden kulak acıtıcı yükseklikte çığlık atarak olduğu yerde dikilmişti.

Tepenin en üstüne bırakılan ceset döne döne üzerime yuvarlandığında rüyam yarıda kalmıştı. Lanetler okuyarak kaldırmaya çalışsam da başaramamıştım, benden katça ağırdı. Yüzüme sıçrayan kanlardan yola çıkarak onun yaratıcı bedeni olduğuna karar kılmıştım. (Kanları ay ışığında parlamazdı.) Kenara atılarak önce gövdemi, akabinde vücudumun kalan kısmını kaçırmıştım. Ayağa kalktığım esnada birkaç beden daha yuvarlanmaya başlamıştı, kıl payı kurtulmuştum. Onlar yuvarlandıkça gözlerim fal taşı misali açılıyordu. Elimi ağzıma götürüp çığlığıma engel oldum, hepsi yaratıcı bedenleriydi!

Onları kim öldürmüştü? İnsanlar ile tasarımlar yapamazdı, başka bir yaratıcı öldürüyordu. Belki hata vermiş robotlarda yapmış olabilirdi ama neden sadece yaratıcı bedenleri gelsindi ki? Diğer tepelerin üst kısımlarına dikkat ettiğimde aynı durumun sadece bu tepe de söz konusu olmadığını fark ettim. Cesetleri fabrikaya geldiğine göre çoktan otopsi yapılmıştı. Aslında hiç umursanmamışta olabilirdi. Katilleri biliniyorsa (Ki muhtemelen o katil nüfuzlu biriydi.) saklanması ihtimali yüksekti. Başımı yine belaya mı bulaştırmıştım?

Cesetlerin gözlerindeki renk açık gri hal almış, adeta buğu yapmıştılar. Bedenlerinin geri kalan kısımları dumanda bırakılmışçasına gri toz lekeleriyle kaplanmıştı. Birazdan anlatacağım kısımların yanında şuana kadar anlattıklarım hiç kalıyordu: Dumanlar yer değiştiriyordu, yılan kıvrılmasını anımsatan hareketleri sayesinde bedenlerin üzerinde geziyorlardı.

"Ciddi olamazsın Medusa! Son yirmi dört saattir başını nasıl bu denli belaya sokarsın?" Kendi kendime konuşuyordum. "Sabah olmak üzere."

Henüz beni bulamamalarının tek sebebi hiç aramaya başlamamış olmalarıydı. Aksi halde kesinlikle bulurlardı ya da bulmalarına da gerek kalmazdı, kalbimde güneşin özünden parça taşıdığım sürece onlara muhtaçtım. Eninde sonunda geri dönerdim, güneşin özünü kontrol altında tuttuğum güç azaldığı andan itibaren bedenim parçalara ayrılmaya başlayacaktı. Acı çekerek öleceksem beş-altı gün gecikmemin ne anlamı vardı ki? Oraya gidecektim, korkarak cezamı almaktansa başımı dik tutarak kendimden emin şekilde karşılarında duracaktım.

Pencerenin dibine gelerek Vivek'in hala orada durup durmadığına emin oldum, gitmişti. Pervaza tutunarak aşağı inmeye çalıştığımda az kalsın düşecektim, ayağım kaymıştı. Düşmekten çok duvara yüzümün sürtebilecek olması daha çok korkutuyordu. (Bu olursa muhtemelen üzerindeki çıkıntılar düşmemin etkisiyle yüzümü zımpara gibi kesecekti.) İnmeye çalıştığım otuz saniye sanki ömrümden otuz saniye götürmüştü. Olumlu tarafından bakacak olursam inmeyi başarmıştım. Sürekli kayan kapüşonumu düzeltip Olmypos'un yolunu tuttum. Takip edilme hissim hiç yok olmamıştı, biri tarafından takip ediliyor olabilir miydim?

Kesinlik olmadığından panik yapmak istemiyordum. Güzelliğimden dolayı birçok kişi hayranlık besler, beni gizliden gizliye izlerdi ama hiçbiri uzun sürmezdi. Rahatsız etmemeye çalışırlardı, kendilerini saklamak uğruna aşırı çaba harcamazlardı. Arada sırada arkama dönüyordum. Neon tabelaların dahi ışık vermediği yerlere özellikle bakıyor, takipçimin kim olduğunu çıkarmaya uğraşıyordum. Siluetini dahi görememiştim henüz.

"Belki de abartıyorumdur, bana öyle geliyordur." Etrafımda yürüyen kişiler olmadığından duyabilecek kimse de yoktu, onun dışında. Olduğum yerde durup ses çıkarmasını, şaşırıp herhangi bir belirti vermesini beklemiştim. Hiçbirini yapmasa yani gerçekten takip ediliyor olmasam dahi kafamı toparlamalıydım. Ayaklarımı aynı hizaya getirerek gözlerimi kapadım, seslere odaklanmıştım. "Eğer oradaysan takibe son ver!"

Takipçim durmak yerine üzerime koşmayı tercih ettiğinde koşmaya başlamıştım: Kahverengi cübbe giyiyordu, yüzü kapüşonlusunun altında görülmüyordu. Sadece pembemsi dudaklarını görmek mümkündü. Ha bir de çikolatalı sütle aynı tondaki tenini ayırt edebilmiştim. Boyunun uzunluğu erkek olma ihtimalini artıyordu. Simsiyah deri botları oldukça parlaktı. Oldukça da hızlı koşuyordu, gününü Athena'nın sığınağında koşuşturma içinde geçiren bana bile yetişmek üzereydi. Üstelik adımlarını büyük atmıyordu, daha çok hızlıca yürüyordu.

"Medusa!" Kapüşonumu tutup durdurmaya kalktı. Attığım çığlık kulaklarını tıkamasını sağlamıştı. Cübbemi orada bırakarak kurtulduğum anda kaçmayı sürdürdüm. "Bir anlaşama yapabiliriz. Hemen durman gerek, seni öldürecekler!"

"Sen her kimsen dinlemek istemiyorum!" Durup bana zarar verme ihtimalini göz ardı edemezdim. İyiliğimi dahi düşünse sapıkça takip etmesi tehlikeli oluşunun göstergesiydi. "Uzak dur benden." Neredeyse Olimpos'a varmıştım. Peşimdeki tasarım olamazdı, onu tanımıyordum. Yaratıcı olsa direkt hizmetkarları aracılığıyla huzuruna çağırırdı. İnsan olmalıydı, manevi evime adımımı attığım anda kurtulacaktım.

"Bu son uyarım!" Durduğunu duymuştum, koşmuyordu.

"Umurumda değil."

İçeriye girdiğimde kafamın yarım santim üzerinden bir ok geçmişti. Korkarak elimi ağzıma götürdüm, karşımdaki bir tanrıydı. İçeriden dışarısı görülemediği için onun girmesini bekledim, zaten yanına gidemezdim de. Donup kalmıştım. İçeriye girerken oldukça sakindi, kapüşonunu çıkardığında şok geçirmiştim. O Prometheus'tu.

Sizce Medusa'yı neler bekliyor?

Bölüm sonu

1 yorum