
Bazı geceler insan uyumak için yatağa girmez.
Sadece kendisinden birkaç saatliğine kaçmak ister.
O gece benim yaptığım da buydu.
Yatağın içinde sırtüstü yatmış, tavana bakıyordum. Perdelerin arasından sızan sokak lambası tavanda soluk, dikdörtgen bir ışık oluşturmuştu.
Uzun süre o ışığa baktım.
Sonra onu bir pencereye benzettim.
Bunu fark ettiğimde kendi kendime güldüm.
Gece üçte tavandaki ışığı pencereye benzetmek ya çok uykusuz olduğunuz anlamına gelirdi ya da kafanızın içinde gereğinden fazla yer kaplayan şeyler vardı.
Ben ikincisinden emindim.
Kafamın içinde uzun zamandır fazla fazla şey vardı.
İnsanlar.
Konuşmalar.
Yarım kalmış cümleler.
Söylenmeyenler.
Bir türlü hatırlayamadığım ama hatırlamam gerektiğini hissettiğim bazı şeyler.
En kötüsü de buydu.
Bir şeyi unutmuş olduğunuzu bilmek.
Çünkü unutulan bir şey, gerçekten unutulmuş sayılmazdı.
Bazen zihniniz bir kapıyı kapatırdı.
Ama anahtarı içeride bırakırdı.
Gözlerimi kapattım.
Sabah yapacaklarımı düşünmeye başladım.
Çamaşır.
Markete gitmek.
Annemin aramasını geri dönmek.
Buzdolabındaki sütü kontrol etmek.
Ve son zamanlarda her gece yaptığım gibi, hiçbir sebep yokken geçmişi düşünmemeye çalışmak.
Sonuncusunda yine başarısız oldum.
Babamı düşündüm.
Onu neden düşündüğümü bilmiyordum.
Belki de bazı insanlar öldükten sonra insanın aklına daha çok geliyordu.
Babamın yüzünü hatırlamaya çalıştım.
Garipti.
Yüzünü biliyordum.
Ama hatırlayamıyordum.
Sanki bir fotoğrafın üzerinde parmağımı gezdiriyor ama yüz kısmına hiç dokunamıyordum.
Dokuz yaşındayken öldüğünü biliyordum.
En azından bana anlatılan buydu.
Annem yıllarca aynı şeyi söylemişti.
“Baban artık yok.”
Ben de buna inanmıştım.
Çocuklar söylenen şeylere inanır.
Çünkü alternatifleri yoktur.
Gözlerimi daha sıkı kapattım.
Ve uyudum.
Bir pencerenin önünde duruyordum.
Dışarıda yağmur yağıyordu.
Ama yağmurun sesi yoktu.
Bunu ilk fark ettiğimde garipsemedim.
Rüyalar garipti.
İnsan rüyasında havada yürüyebilirdi ve bunu sorgulamazdı.
Birinin yüzü değişebilirdi.
Bir kapının ardında deniz çıkabilirdi.
Ama sessiz yağan yağmur bana nedense çok gerçek geldi.
Pencere eskiydi.
Ahşap çerçeveleri koyu kahverengiydi.
Camın üzerinde yağmur damlaları vardı.
Elimi cama koydum.
Soğuktu.
Karşı tarafta eski bir apartman görünüyordu.
Üç katlı.
Üçüncü katta tek bir pencere yanıyordu.
Kırmızı.
Öyle hafif turuncu bir ışık değildi.
Gerçekten kırmızıydı.
Sanki odanın içinde bir lamba değil, küçük bir yangın yanıyordu.
Pencereye yaklaştım.
Karşıdaki binanın üçüncü katındaki kırmızı ışığın önünde bir kadın duruyordu.
Yüzünü göremiyordum.
Ama bana baktığını biliyordum.
Bazen bir insanın size baktığını anlamak için gözlerini görmeniz gerekmez.
Kadın elini kaldırdı.
Ben de kaldırdım.
Sonra kadın işaret parmağını dudaklarına götürdü.
Sus.
Ardından arkasını döndü.
Ve odanın içinden başka biri geçti.
Bir erkek.
Çocuktu.
On yaşlarında.
Bir an durdu.
Başını kaldırdı.
Bana baktı.
Yüzünü göremedim.
Ama nedense içimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı.
Sanki onu yıllardır tanıyordum.
Sonra çocuk pencereye doğru koştu.
Kadın onu kolundan tuttu.
Çocuk dönüp bana baktı.
Dudakları hareket etti.
Bir şey söyledi.
Sesini duyamadım.
Ama ne söylediğini anladım.
“Pera.”
Gözlerimi açtım.
Saat 03.17’ydi.
Nefes nefeseydim.
Odam karanlıktı.
Bir süre tavana bakarak nerede olduğumu anlamaya çalıştım.
Sonra yavaşça doğruldum.
Kalbim çok hızlı atıyordu.
“Pera…”
Kendi ismimi fısıldadım.
Nedenini bilmiyordum ama rüyadaki çocuğun sesini hatırlamaya çalışıyordum.
Ses yoktu.
Sadece dudaklarının hareketi.
Pera.
Telefonumu elime aldım.
Ekrana baktım.
03.17.
Telefonu tekrar bıraktım.
Bir süre sonra uyumaya çalıştım.
Ama kırmızı pencere gözlerimin önünden gitmedi.
Sabah olduğunda rüyanın büyük kısmını unutmuştum.
Gerçekten.
Sadece birkaç görüntü kalmıştı.
Yağmur.
Kırmızı pencere.
Bir kadın.
Ve bir çocuk.
Çocuğun yüzünü hatırlayamıyordum.
Ama adını hatırlıyordum.
Aras.
Bunu nereden bildiğimi bilmiyordum.
Çünkü rüyada kimse onun adını söylememişti.
Yine de biliyordum.
Aras.
Mutfağa gidip kahve yaptım.
Kahve makinesinin başında beklerken telefonum çaldı.
Annem.
Ekrana baktım.
Açmadım.
Bir dakika sonra tekrar aradı.
Yine açmadım.
Üçüncü kez aradığında telefonu kulağıma götürdüm.
“Alo?”
“Uyandırdım mı?”
“Anne, saat on.”
“E biliyorum.”
“Öyleyse niye uyandırmış gibi konuşuyorsun?”
“Sesin uykulu.”
“Çünkü uyuyordum.”
Annem güldü.
Sonra birkaç saniye sustu.
“Rüya gördün mü?”
Elimdeki kaşık havada kaldı.
“Ne?”
“Rüya gördün mü diyorum.”
“Nereden çıktı şimdi?”
“Bilmem.”
Annemin sesinde garip bir şey vardı.
“Gördüm.”
“Ne gördün?”
“Bir pencere.”
Sessizlik.
Annem hiçbir şey söylemedi.
“Anne?”
“Nasıl bir pencere?”
Sorusuyla birlikte içimde bir şey gerildi.
“Eski.”
“Başka?”
“Yağmur yağıyordu.”
Annemin nefesi değişti.
“Pencere kırmızı mıydı?”
Kaşık elimden düştü.
Bir metal sesi mutfakta yankılandı.
“Sen nereden biliyorsun?”
Annem cevap vermedi.
“Anne?”
“Boş ver.”
“Hayır. Sen nereden biliyorsun?”
“Rüyadır.”
“Sen sordun.”
“Unut gitsin.”
Telefonu kapattı.
Ben birkaç saniye telefonu kulağımda tuttum.
Sonra ekrana baktım.
Arama sona ermişti.
Annemin korktuğunu anlamıştım.
Ama neden korktuğunu bilmiyordum.
Öğleden sonra dışarı çıktım.
Hava kapalıydı.
Yağmur başlayacak gibiydi.
Bir kafeye girdim.
Her zamanki masaya oturdum.
Telefonumu çantamdan çıkarırken gözüm karşıdaki binaya takıldı.
Üç katlı eski bir apartman.
Üçüncü katta tek bir pencere.
Kırmızı ışık.
Donup kaldım.
Bardağı elimden düşürmedim.
Ama düşürecekmişim gibi hissettim.
Pencereye baktım.
Sonra tekrar baktım.
“Tesadüf.”
Bunu kendi kendime söyledim.
Bir insan aynı rüyayı gördüğü için aynı pencereyi gerçek hayatta görmüş olabilirdi.
Şehirde kırmızı ışıklı pencere görmek dünyanın sonu değildi.
Kendimi ikna etmeye çalışıyordum.
Tam o sırada pencerenin önünden biri geçti.
Bir kadın.
Durdu.
Bana baktı.
Yüzünü gördüm.
Kalbim hızlandı.
Rüyamdaki kadın.
Sandalyeden kalktım.
Çantamı aldım.
Kafeden çıktım.
Sokağa adım attığım anda yağmur başladı.
Aynı anda.
Rüyadaki gibi.
Apartmanın kapısına yürüdüm.
Zile baktım.
Üçüncü kat.
Parmağımı zile götürdüm.
Sonra durdum.
“Ne yapıyorsun Pera?”
Gerçekten bilmiyordum.
Bir yabancının evine gidip “Sizi dün gece rüyamda gördüm” demek hayatım boyunca yapabileceğim en mantıksız hareketlerden biri olabilirdi.
Ama parmağım zile bastı.
Bir kez.
Sonra içeriden ayak sesleri geldi.
Kapı açıldı.
Karşımda rüyamdaki kadın duruyordu.
Yüzü bembeyazdı.
Beni görünce gözleri büyüdü.
Ve bana bakıp tek bir şey söyledi:
“Sen…”
Sanki karşısında bir insan değil, yıllardır beklediği bir hayalet varmış gibi.
“Beni tanıyor musun?” diye sordum.
Kadın cevap vermedi.
Gözleri doldu.
Sonra fısıldadı:
“Pera.”
İçim ürperdi.
“Adımı nereden biliyorsun?”
Kadın kapıyı biraz daha açtı.
“İçeri gir.”
“Hayır.”
“Lütfen.”
“Sen kimsin?”
Kadın birkaç saniye bana baktı.
Sonra:
“Defne.”
İsim içimde hiçbir şey uyandırmadı.
Ama yüzünü görünce garip bir şekilde ağlamak istedim.
“Biz daha önce tanıştık mı?”
Defne’nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
“Evet.”
“Ne zaman?”
“Çok uzun zaman önce.”
“Ne kadar?”
Defne başını eğdi.
“On dört yıl.”
Bir an sustum.
“Ben seni hatırlamıyorum.”
“Biliyorum.”
“Beni neden tanıyorsun?”
Defne cevap vermedi.
İçeri girmem için kenara çekildi.
Salona girdim.
Duvarlarda eski fotoğraflar vardı.
Bir ev.
Bir bahçe.
Üç çocuk.
Fotoğrafa yaklaştım.
Ve olduğum yerde kaldım.
Fotoğraftaki çocuklardan biri bendim.
Yanımda Defne vardı.
Üçüncü çocuk ise…
Aras.
İsmini görünce değil.
Yüzünü görünce tanıdım.
Rüyadaki çocuk.
Ama bu kez yüzü vardı.
Fotoğrafın arkasında bir tarih yazıyordu.
17 Temmuz 2009.
Defne yanıma geldi.
“Hatırladın mı?”
Başımı salladım.
“Hayır.”
“Hatırlayacaksın.”
“Ne oldu o gece?”
Defne fotoğrafa baktı.
“Her şey.”
“Ne demek bu?”
Defne bana döndü.
“Sen Aras’ı çok severdin.”
Kalbim hızlandı.
“Aras kim?”
Defne’nin yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
“Bunu gerçekten hatırlamıyorsun.”
“Hayır.”
“Çocukken ona evleneceğini söylerdin.”
İstemeden güldüm.
“Ben mi?”
“Evet.”
“Peki şimdi nerede?”
Defne’nin gülümsemesi kayboldu.
“Bilmiyorum.”
“Yaşıyor mu?”
Defne cevap vermedi.
Tam o sırada salondaki eski telefon çaldı.
İkimiz de irkildik.
Defne telefona baktı.
Sonra bana.
“Sen açma.”
“Niye?”
“Çünkü seni arayan kişi…”
Telefon ikinci kez çaldı.
Defne’nin yüzü bembeyaz oldu.
“…seni benden önce bulmuş olabilir.”
Telefon üçüncü kez çaldı.
Ben ahizeye doğru yürüdüm.
Ve tam elimi uzatırken, karşı taraftan çok uzaklardan bir erkek sesi duyuldu.
“Pera.”
Elim havada kaldı.
Sesin sahibini görmemiştim.
Yüzünü hatırlamıyordum.
Ama kalbim onu tanıyordu.
Ve o an, hayatım boyunca unuttuğum bir şeyi ilk kez gerçekten özlediğimi hissettim.
